• $8,4627
  • €10,2838
  • 500.875
  • 1441.33
04 Ekim 2010 Pazartesi

Hıncal Uluç'la anlaşamadığımız konu

İşin uzmanı değilim ama birileri akustiğinin kötü olduğunu söylüyorlar, öyleyse ciddi bir hata var ve çözmek gerek... Ve tabii ki ben de bir İstanbullu olarak şehrin ortasında bir hayalet binayı kabullenemiyorum.
Ama Hıncal Abi'den farklı olarak ben 'Asmayalım da besleyelim' diyorum... AKM'yi yıkmayalım, koruyalım, bu şehrin bir simgesini yaşatmaya devam edelim...
Bir kere 'Mimari değeri yok' diye küçümsenemez AKM... Sırtını deniz manzarasına dönmüş, böyle bina mı olurmuş! Elbette olur... AKM, yüzünü Türkiye'nin meydanına dönüyor, binanın içine girip dışarıya baktığınızda meydanla bütünleşiyorsunuz, arada hiçbir engel yokmuş gibi o meydan merkezin içinde yaşıyor. Mimari olarak hedeflenen budur ve doğrusu çok da başarılı bir çalışmadır bu açıdan...
Hadi hiç bu detayları göz önünde bulundurmayalım...
Diyelim ki çok kötü bir bina... Her şeyiyle yanlış yapılmış... Estetikten yoksun, hatta çirkin olduğunu kabul edelim.
Yine de yıkmayı düşünen önce o binanın mimarının imzasının altında ezilir. Modern Türk mimarisinin en önemli isimlerinden Hayati Tabanlıoğlu'nun binası o. Öyle kolay mı bu imzayı yok edivermek?
Kaldı ki, dünyanın pek çok yerinde Tanrı katına ulaşmış mimarların ölümsüz eserlerinin kusurları bulunur. Modern mimarinin açmazlarından biridir adeta bu. Le Corbusier'nin meşhur evlerinden biri sürekli su aldığı için hiç kimse yaşayamaz mesela. Ama o ev korunur, saklanır, bir mimari miras olarak kuşaktan kuşağa aktarılır.
Los Angeles'ta Frank Gehry'nin imzasını taşıyan bir konser salonu var... Gehry, platin tabakaları çok seviyor ve binalarının dış yüzeyini öyle kaplıyor. Ancak hesap edemediği bir kusuru var Los Angeles'taki konser salonunun: Güneş ışığı o tabakalara yansıyınca karşıdaki gökdelenlerde çalışanları, yaya kaldırımında yeşil ışık bekleyenleri yakmaya başladı!
Bu kusurlar Gehry'nin mimari değerini azaltır mı? Bilakis, 'Bu kadar kusur kadı kızında da olur' diye yorumlanır ve aksaklıkların düzeltilmesi için uğraşılır. Nitekim öyle yapıldı.
Hıncal Abi, Gehry'i iyi bilir. Bilbao Guggenheim'ı Türkiye'deki herkesten önce gezmişti. Bilmem dikkat etti mi, oradaki platinler paslanıyor epey zamandır. Şimdi kalkıp da modern mimarinin başyapıtı ilan edilen bu binayı yıkıp, yerine 'paslanmaz çelikten' başka bir bina mı dikilse?
O yüzden AKM kusurlarıyla yaşatılmalıdır. İçi yapılırsa ne ala, ama iki yıldır hiç kimsenin içine bir çivi çakmaya niyeti yok galiba. Hayati Tabanlıoğlu'nun kendisi gibi mimar olan oğlu Murat Tabanlıoğlu yıllardır AKM'yi diriltecek projeler sunuyor. Ancak öyle anlaşılıyor ki 'yıkım kararına' kamuoyunu hazırlamak, 'Çılgın Proje' gibi içi boş bazı sözlerle oyalayarak AKM'yi diriltecek hiçbir adım atılmıyor.
Restorasyon bahanesiyle kapatıldı, iki yıldır hüzünlü bir şekilde bakıyor Taksim Meydanı'na...
Madem çivi dahi çakılmayacak... Madem bu şekilde bırakılacak...
O zaman bari olduğu gibi açılsın... Gerekirse orada hiç temsil yapılmasın, o bina yine de bir 'performans merkezi' olarak değerlendirilir.
Hıncal Abi, bir önceki Bienal'in küratörüne kızmıştı. Ama onun yerine Bienal'in 'Hayalet binalar' temalı bir iş için AKM'yi nasıl kullandığını görseydi belki o da duygusal olarak AKM'ye bağlanırdı.
Mesela Başbakan'ın, Hıncal Uluç'un ya da diğer yıkımcıların AKM'yle duygusal bağının olmaması zaten. Ama sırf bu ülkeyi yönetenler beğenmiyor diye, başka insanların, sayıları epey de fazla olan isimlerin hassasiyetlerinin üzerinden buldozer geçemez.
Hiçbir somut önemi olmasa bile bu binanın, insanların ona atfettiği bir değer var. Sırf bu yüzden bile korunmalıdır AKM.
Kaldı ki, İstanbul'un çağdaş bir konser salonuna, modern bir opera binasına, Sydney Operası benzeri bir projeye gerçekten ihtiyacı varsa...
Bunun için pek çok alan var... Birçok bölge tıpkı Bilbao örneğinde olduğu gibi bu projeyle canlandırılabilir, soylulaştırılabilir.
Her yer bitti de illa Taksim Meydanı mı kaldı?
Ben Hıncal Uluç'tan bunu savunmasını isterdim.

Biniş kartı tarihe karışıyor
Uçak yolculuğu her anlamda değişiyor, çoğu zaman iyiye mi gidiyor emin değilim ama... Bu haftaki Time dergisinde 'Yolculuk trendleri' var. Kendi ilk 10'larını hazırlamışlar.
İki madde dikkatimi çekti.
Girilen ülkelerden alınan kişi başı ücret bunlardan biri... 2011'den itibaren Almanya hükümeti ülkelerine giren herkesten belli bir ücret talep edecek ve bu ek vergi olarak uçak biletlerine yansıyacak... ABD, hali hazırda bazı ülke vatandaşlarından 14 dolara kadar ücret almaya başlamış bile... Ülkesine, yani adamına göre muamele var bu ücretlendirmede tabii ki... Kriz ekonomisi yeni kazanç kapıları doğuruyor demek ki...
Ama her şey kötü değil.
Bu yılın yolculuk trendleri arasında gözümle uygulandığını gördüğüm ve hoşuma giden bir gelişme daha var...
Biniş katının tarihe karışacak oluşu. Bu yönde epey ilerlemiş Amerika'daki hava yolculuğu.
'Smart phone' tabir edilen iPhone, Blackberry gibi cihazlardan check-in yapıyorsunuz, biniş kartınız e-mail olarak yollanıyor, bu e-mail'de yer alan bir barkodu da güvenlik kapılarında, uçağa biniş esnasında tarayıcıya okutuyorsunuz.
Havayolları giderek eskisi gibi şeritli kağıtlarla biniş kartı üretmek yerine barkod sistemine geçiyor, barkodu da illa ki bir kağıda basmak gerekmiyor.
Hem çevreye daha duyarlı... Hem de 'Biniş kartımı kaybettim, bir türlü bulamıyorum' gibi küçük gerginlikler de ortadan kalkıyor.
ABD içinde pek çok yolcu da bu yöntemi benimsemiş, biniş sırasında telefonlarını taratıp uçağa geçen pek çok kişi gördüm.

Sadece bir e-mail bekliyorum
Sevgİlİ Ferhat Boratav...
Biliyorum ki e-mail yollamayı çok seviyorsun. Beraber çalıştığın arkadaşlarına makaleler gönderiyorsun, CNN'de yöneticiyken (pek başarılı olamadın ya neyse) düzenli kurum içi bülten yollardın, atamaları e-mail'le duyurursun, fotoğraf bile eklersin, hatta dışarıdan ders verdiğin İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin işleyişine ilişkin görüşlerini, sıkıntılarını da e-mail'le yollarsın...
Peki bir tane e-mail'i benden neden esirgiyorsun?
Çok basit bir soru sordum... Pensilvanya'ya Fethullah Gülen'i görmeye giden ekibin masraflarını kim karşıladı? Hanut mu değil mi?
Ek olarak, bir 'hanut' geziye giden kişinin üniversitede gazetecilik dersi verip veremeyeceğinin etik dilemmasını da görüş olarak belirtebilirsin...
Keep in touch.
Bilmeyenler için not: 'Hanut gezi' tabiri gazetecilerin şirketler, kurumlar, ve kişiler tarafından ağırlandıkları, ceplerinden hiç para çıkmayan 'organizasyonlar' için kullanılıyor.

<p>Bedir Acar: </p><p>'Kur'an'da iki yerde geçen ve Hz. Ya'kūb'un ikinci adı veya lakabı olan İ

Vicdan öldüğünde geriye ne kalır?

Milli Eğitim Bakanı Selçuk, emekli öğretmenlerle çevrim içi bayramlaştı

İşgalci İsrail, içlerinde hamile bir kadınında bulunduğu ailenin tüm fertlerini öldürdü

Mehmetçiğin dikkati Doğu Akdeniz'de faciayı önledi