• $8,4223
  • €10,1654
  • 491.992
  • 1441.33
06 Ekim 2010 Çarşamba

Bu bedeli ödemeye hazır mıyız

Karşı karşıya olduğumuz kimi tehditlere karşı hepimizin ortak bir duyarlılığının olması belki beklenemez ama gıda konusu herkesi ilgilendiriyor. Çünkü herkes yemek yiyor, besleniyor.

İşte 'Food Inc' yiyecek üzerinde oynanan oyunları, GDO'lu gıdaları, yanlış beslenen hayvanları, bunun sonucunda doğan hastalıkları, kapitalizmin soframızdaki yemeği bile nasıl sömürdüğünü ve özünde hepimizin tehlikede olduğumuzu gösteriyor.

Belgeselin sonunda birkaç tane de öneri var.
Biri, süpermarketlerde alışveriş yaparken aldığımız ürünlerin ne içerdiğine dikkatlice bakmak. Ne olduğunu bilmediğimiz bir madde görüyorsak o ürünü almamak.

Bir diğer öneri de mümkün olduğu kadar yerel üreticilerden gıda temin etmek. Mümkünse çiftliği, mezbahayı, kasaba kadar kendimiz tespit etmek. Hatta kıyma alacaksak bunun tek bir hayvanın kıyması olduğuna özen göstermeliyiz; farklı farklı hayvanlardan kesilen etlerin işlenmiş halindense...

Aslında bu belgesel bir anlamda en başa dönmeyi, en basit yaşam tarzını, süpermarketsiz, dev şirketlerin olmadığı eski yılları öneriyor. Kapitalizm canavarına karşı mücadelenin bu tür bir 'komün' yaşantısından geçtiğini gösteriyor. Amerikalı tüketici için belgeselin sonunda pek çok iletişim adresi var; gıdalar nereden temin edilir, nereden daha fazla bilinçlenilir.
'Food Inc' eminim izleyen pek çok kişiyi etkilemiştir. Son yıllarda yiyecek üzerine yapılan belgesellerin hepsinin böyle bir özelliği var. Ben bile 'Supersize Me'den beri McDonald's'a ve genel olarak bütün fast-food'lara acayip mesafeliyim. Kilo vermek ya da fit kalmak için değil; genel olarak sağlıksız oldukları kanıtlandığından.

'Food Inc' de düpedüz ürkütücü bir belgesel. İzlediğimden beri kesin olarak tavuk tüketmeyi -serbest dolaşım ya da organik değilse- neredeyse tümden kestim. Paketlenmiş içecekleri, meyve sularını, hazır limonataları vs. almamaya başladım. Dahası, canımın istediği, canımın çektiği her şeyin -dondurma dahil- evde yapılabilir olduğunu görmeye, daha fazla mutfakta vakit geçirmeye, daha fazla 'ev işi' yemek tüketmeye başladım. En azından böylece kullandığım ürünler üzerinde belli bir oranda kontrol sahibi olmaya başladım.

Doğal olarak, dışarıda yemek yediğim yerlerin de sayısında epey bir kısıtlama oldu.

Ancak bu geçişin epey masraflı olduğunu da belirtmem gerek. Hele gıdaya çok ama çok ucuza ulaşılabilen Amerika Birleşik Devletleri'nde. Eğer sağlığınıza ve ne yediğinize çok dikkat etmiyorsanız bu ülkede günde birkaç dolara karnınızı doyurabilirsiniz.

Süpermarketlerde Türkiye'de altın fiyatına satılan etler indirime gidiyor, Amerikalı tüketici bunları toptan satın alıyor ve buzluklara dolduruyor.
Ama bu ucuzluğun bir bedeli olduğunu da 'Food Inc' benzeri 'uyandırma şoklarıyla' öğreniyoruz; doğal dengesi bozularak mısırla beslenen inekler, normal zamanından daha kısa sürede gelişen ve talep doğrultusunda göğüs kısmı geniş tavuklar... Ve bunlarla beraber yıllar içinde çıkan salgın hastalıklar, vak'alar, hatta ölümler... Birkaç dolara biftek yendiği için...
Amerika'da dikkatimi çeken bir gelişme oldu bu sefer. Zincir olmayan bazı hamburgercilerde, restoranlarda mönülerin altına bir not düşülüyor: 'Etiniz organik olsun mu? Çimle beslenmiş dana kıyması kullanılmasını ister misiniz?' gibi. Mezbahaların, çiftliklerin adlarını yazanlar bile var.
Bu tercihler birkaç dolar fazladan hesaba ekleniyor. Lezzeti de değişiyor, riski de doğal olarak azalıyor.

Ancak et, genel olarak da bütün gıda piyasası dev şirketlerin kontrolünde olduğundan böylesi küçük üreticilerin yaşama şansı da ancak tüketicinin desteğine bağlı. Küçük üreticinin sayısı az olduğu için sattığı ürünün de bedeli pahalı.

Ama hiç değilse bu bilincin gelişmesi, giderek yayılması önemli. Bir tür sivil hareket sonuçta bu; dev şirketlere karşı ufak ama önemli adımlar.
Türkiye'deki et fiyatlarına da bu açıdan bakmak gerek. Yerel üreticiler giderek yok edildiği için Türkiye'de dünyanın en pahalı kırmızı etlerini yiyoruz. İthal et hem hükümet tarafından bir nimet gibi sunulurken hem de tüketici tarafından bir kurtarıcı olarak karşılanıyor. Ama illa ki bir bedeli olacak. Peki bu bedelin ne olduğunu tartışmaya hazır mıyız? İşte bunu hiç sanmıyorum.

Fatih vs. Yiğit
- Fatih Altaylı kendine özgü, orijinaldir... Yiğit Bulut çakma...
- Fatih Altaylı ve eşi birbirinden bağımsız birer isim olmuştur... Yiğit Bulut ismini eşi üzerinden yapmıştır... 
- Fatih Altaylı gazetecidir... Yiğit Bulut 'medya çalışanı'...
- Fatih Altaylı'yı tanımlayan bazı kodlar vardır: Ferrari, Patek Philippe, Galatasaray vs... Yiğit Bulut'un bu tarz bir gustosu yok...
- Fatih Altaylı görüşlerine katılın katılmayın, basında en gerekli meziyetlerden birine sahiptir; 'yazmayı' bilir... Yiğit Bulut kendince bir üslup tutturmak için çok kasar, bol bol çift tırnak kullanır ama maalesef 'yazmayı' bilmez...
- Fatih Altaylı hep Patronlar Katı'ndadır, Patronlar Katı'nda olmayı sever... Yiğit Bulut ise Patronlar Katı'nda sadece 'ziyaretçi kartı'yla bulunur...
- Fatih Altaylı'nın görüşlerine tepki duyar okur... Yiğit Bulut'un her şeyine...
- Fatih Altaylı kendi kendine bir yere gelmiştir... Yiğit Bulut bulunduğu yere getirilmiştir...

Bu mu Vogue kızı
Dünkü Milliyet'in Cadde ekinde Vogue'un yazı işleri müdürünün 'Bu aralar ne moda' sorusuna yanıtları var.

İçlerinden biri Nick Hornby'nin '31 Şarkı' kitabı. Hornby'nin kitabı Türkçe'de yeni yayımlanmış olabilir ama bu kitaba şimdi 'moda' demek epey komik kaçıyor.

Nick Hornby'nin modası geçeli herhalde bir 10 yıl olmuştur ama hayatını etkileyen 31 şarkı üzerine denemelerinin yer aldığı kitabı İngiltere'de 2003'te çıkmıştı.

Bir moda dergisinin yedi sene gecikmeli trend belirlemesine de ilk kez rastlıyoruz olsa gerek.


<p>Akşam Gazetesi Spor Müdürü Kenan Karcı Süper Lig'de tüm  merak edilenleri Ezgi Aşık'a anlattı.</p

Süper Lig'de şampiyon kim olur?

Şırnak Valisi Pehlivan, Cudi Dağı'nda konuşlu üs bölgelerinde incelemelerde bulundu

Bayram alışverişinin kalbi Eminönü ve Mısır Çarşısı sessiz

Toroslar'da baharla yeşile bürünen yaylalar görenleri kendine hayran bırakıyor