• $7,3403
  • €8,8135
  • 406.315
  • 1528.4
29 Kasım 2010 Pazartesi

Beni yak, kendini yak, her şeyi yak

Dün, beni en çok arkadaşım ve meslektaşım Tolga Akyıldız'ın kısacık bir tweet'i etkiledi: 'Ben oradan trene bindim.'
Haydarpaşa Garı'nın ortak hafızamızda yer etmesini, bir şehre ait olmayı, bir şehri oluşturan binalarla da duygusal bir ilişki yaşanabileceğini bundan daha güzel anlatan bir cümle olamaz.
Ben de orada trenden indim.
Hayır, tahta bavulumla merdivende İstanbul'u fethetmek için değil. Evime dönüyordum.
Eskişehir-İstanbul arasında yataklı bir trendi. Sekiz tekilayı galiba yarım saatte dikmiştim, kafam iyi, camdan yıldızları sayıyordum.
Öyle sızmıştım...
Sabah gözümü Haydarpaşa'da açtım.
O gün bu ülkede gizliden gizliye mucizeler yaşandığını, bazı kurumların tüm engellemelere rağmen kahramanca ayakta kaldığını da düşündüm.
Birkaç aile araba satacak diye demiryollarının engellenmesi durdurulmuş, ama bu Cumhuriyet kurumu her şeye rağmen dimdik ayakta kalmış, imkansızlıklarla mucize gerçekleştiriyordu.
Hakkını yemeyelim, AKP hükümeti Cumhuriyet'in kuruluşundan beri demiryollarına en fazla yatırım yapan hükümet oldu. Kazalara, aksaklıklara rağmen tren medeniyetini geliştirmek için uğraştılar. Bir 'yapan adam' olarak Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'dan hep gurur duydum.
Ancak bu çalışkanlıklarını gölgeleyecek adımları da oldu.
Aynı AKP hükümeti birkaç sene önce taşınmazların satılıp karayolu yapılmasına dair bir yasayı geçirdi. Bu yasa Haydarpaşa'yı da kapsıyordu, nitekim yeni bir proje doğrultusunda Haydarpaşa'nın yıkımı da gündeme geldi.
Protestolar, itirazlar yükseldi ve sonunda 1908'de yapılan bu efsanevi tren garı hayalete dönüştü. Kaderini beklemek üzere.
Dün, Haydarpaşa'da yangın çıktığında nasıl olur da aklımıza bu binanın yıkılma rantı, beklentisi gelmez; nasıl yangın bu yasadan, bu ranttan bağımsız düşünülebilir.
Bilakis, tam da bu paranoya, bu kolayca 'ilintilendirme' ihtimali yüzünden daha fazla tedbir alınmalı, daha fazla korunmalıydı Haydarpaşa Garı. Yaktırılmamalıydı. Ne pahasına olursa olsun.
Paranoya ve korkularımızda haksız da değiliz.
Bizler yangınla terbiye edilmiş bir kuşağız: Bu ülkede yazın geldiğinin göstergesi Ege ve Akdeniz'deki orman yangınlarıdır. Ve her Güney'e gittiğimizde bu arazilerin yerinde kooperatifler, yazlıkçı siteleri buluruz.
Dolayısıyla, yangın da kolektif belleğimizde bir anlamda kanıksanmıştır artık: 'Yanar, yok olur, binalar dikilir' kurala dönüşmüştür. Otelleştirilir,
TOKİ'leştirilir ya da müteahhitlere peşkeş çekilir yangın yerleri.
Haydarpaşa'nın başına bir felaket geleceği ortadaydı.
Şimdi de bu yangının beklenen proje için fırsat olarak kullanılacağı kanısı hakim... Sessizce, gizliden gizliye bahane edilerek yok edilecek bu tarih...
Otele dönüştürülür, belki de 'Ağaoğlu My Gare' diye bir proje için tahsis edilir...
Kim bilir, Başbakan'ın 'İstanbul'a büyük projesi' bu yangın bile olabilir.
'Kentsel dönüşüm' projelerinde uçuş serbest...
Bu yangının faili bu binanın akıbetine göre ortaya çıkacaktır.
Hatırlanırsa Ortaköy'deki tarihi Gaziosmanpaşa Ortaokulu da yanmış, yıllarca otopark mafyasına hizmet ettikten sonra şimdi otele dönüştürme çalışmaları başlamıştı.
Bakalım, aynı zihniyet Haydarpaşa'da da devreye girecek mi?
Sonucu ne olursa olsun, orası artık bir cinayet mahali. Hatıralarımızın yakıldığı yer.

Adab-ı muaşeret nedir
Antalya Piyano Festivali'nin açılışı... Fazıl Say ilk kez yeni bestesi 'Nirvana Burning'i çalacak... Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın geçen sene ilk kez festivali sokağa çıkardı, klasik müzik denince zihinlerde beliren asık surat ezberini bozmak için uğraşıyor. Bu yıl 11'incisi düzenlenen festivalin coşkusu tam da bu yüzden salonlara sığmıyor, sokaklara taşıyor.
Akaydın, çağdaş medeniyet ölçüsünün halkın çıtasını yükseltmek olduğunu bildiği için uğraşıyor. Bu yüzden geçen yıl Fazıl Say'ı Kepez'de halka açık konser vermesi için teşvik ediyor. Bu yıl, üniversitede tekrarlanıyor. Ve karşılığını buluyor... Kuyruklar oluşuyor...
Ama tabii işlerin böyle gitmesinden, Akaydın'ın bu şehri özgürleştiren vizyonundan sıkılan biri var... 'Karnı şiş' birileri... Özgüven patlaması ve medya gazına rağmen tarihin en büyük cezasını sandıkta gören eski belediye başkanı Menderes Türel...
O da davetli... Protokolde oturuyor... Gri bir takım elbise giymiş; belli ki gece resepsiyonlarına siyah ya da lacivert takımla gidilmesi gerektiğini bilmiyor... Nereden bilecek ki gerçi...
Görgü eksikliği sadece kıyafette değil ama...
Mustafa Akaydın, arkasından uzanıyor ve tüm samimiyetiyle 'Merhaba' diyor, elini uzatıyor. Yerinden bile kalkmıyor, kerhen elini uzatıyor... Eşi uzatmakla uzatmamak arasında, yüzüne bile bakmıyorlar Başkan'ın...
Fikret Otyam, geçen sene Kepez'deki konserin resmini çizmiş. Yamaha, bu resmi 10 piyano karşılığında satın almış. Bu 10 piyano Anadolu'daki okullara dağılmış.
Ve büyük usta tablosunu göstermek, bu hikayeyi anlatmak için sahneye çıkıyor... Herkes ayakta, alkış kıyamet...
İki kişi yerinde oturuyor: Menderes Türel ve eşi.
Nasıl bir hazımsızlık, yenilgiyi nasıl kabul edilememişlik bu... Nasıl bir kompleks... Halkın verdiği cezayı sindirmek, ders almak yerine daha küstahlaşmak... Kıskanmak... Çocuklaşmak...
Yazık... Bu ülkeye, bu adamlara oy verenlere, bu zihniyete yazık... Birinin gerçek yüzünü 'düştüğünde' görürsünüz... Tam da böyle bir sahneydi...

Mazhar'dan neden nefret ediliyor
Bİrkaç müzisyen, birkaç gazeteci Türk popu üzerine konuşuyoruz. İyi ve kötü örneklerle... Hangi şarkılar tarihe kalacak, birileri dönüp bu ülkenin popüler tarihini merak ederse ne bulacak ya da bir araştırmacı 'Türk popu' araştırması yapmaya kalkışacaksa...
Tek bir isim... Ve tek bir şarkı... Türk popunu özetleyen, tarihe geçmeye değecek, öncesini ve sonrasını değiştiren, birkaç kuşağa birden hitap edecek, kusursuz, hiç aksamayan, bir kuşaktan diğerine aktarılacak bir parça.
'Bence tüm Türk popundan tarihe sadece 'Ele Güne Karşı' kalır' diyorum, 'Türkçe pop müziğin özetidir bu şarkı.'
Beklemediğim bir itirazla karşılaşıyorum. Konuyu deşince anlaşılıyor...
İtirazın tek nedeni Mazhar... MFÖ'yü çok seven, yıllardır kemik dinleyicisi arasında olan biri bile 'Benim için o grubun adı artık FÖ' diyor... O kadar çok duyuyorum ki buna benzer yorumları.
Mazhar Alanson'un politik kaypaklığı, eşinin kendini bilmezliği, hükümete yaranma çabaları, yandaşlığı onun sanatçılığını bile gölgeliyor. Mesele politik görüş değil... Dini inanç değil...
Mazhar'ın eşiyle bunların rantını yemesi... Kendini haddinden fazla bir görüşe angaje etmesi... Müziğin Mehmet Barlas'ı olması. Dengeyi koruyamaması, duruş sahibi olamaması, omurgasızlığı...
Bütün bunların ucunda da 'para' oluşu ve bunu gizleyememesi.
Ne yazık ki bu dönem bitmeden Mazhar kendini böyle bitiriyor...

<h3>ÇALIŞANLAR İSTİFA METNİ YAZARKEN DİKKAT!</h3><p>'Kısa Çalışma Ödeneği'nin biteceğinin açıklanmas

Kısa çalışma sonrası çalışanlar nelere dikkat etmeli?

Eski telefonunuzu sakın atmayın! İçinden çıkan parçayla bakın ne yaptı

Çorum'da 7 bin 291 litre sahte içki ele geçirildi

İstanbul'da yüzde 50 kapasiteyle kafe ve restoranlar ilk müşterilerini aldı