• $7,3627
  • €8,9527
  • 436.722
  • 1536.11
24 Aralık 2011 Cumartesi

Yılbaşı, yemek, eğlence şampanya, hindi, kestane...

Nedim Atilla
Nedim Atilla
YAZARIN SAYFASI

Önümüzdeki hafta yeni bir yılı karşılayacağız. İyi dilekler, umutlar ve hayaller dostlarla birlikte oturulan güzel sofralarda dile getirilecek. Peki, o sofraların olmazsa olmazı, hindi, kestane, şampanya üçlüsünün tarihini biliyor musunuz?

Önümüzdeki cumartesi yılbaşı ve hemen her yılbaşı öncesi olduğu gibi ('pijama, terlik, televizyon' lüksünü kullanmayacaklar için) tatlı bir telaş günler öncesinden başladı: 'Nereye gitsem, ne giysem, kimlerle ne yesem?' Doğaldır, hepimiz yeni bir yıla keyifle, umutla başlamak; sevdiğimiz insanlarla eğlenmek; ertesi günü berbat etmeyecek şeyler yiyip içmek isteriz. Hepsini bir arada isterken, aslında çok da haksız sayılmayız, çünkü çok eski çağlardan beri eğlenmek ve güzel bir yemek birbirinden ayrı düşünülmüyor. İnsanoğlu da yeni bir yılı çok eski zamanlardan beri coşkuyla karşılamayı seviyor. Bunu yaparken de güzel bir sofranın başında eğlenmek istiyor. Eğlenceli yemekler üzerine söylenecek çok söz var ama ben yine yılbaşı sofralarına döneyim. İster dışarıda ister evinizde olun, yeni yıl sofrası dendi mi, iyi pişmiş bir hindi gelir insanların aklına... (Laf aramızda, bana sorarsanız, olmasa da olur ama meraklısı için hindi vazgeçilmezdir.) Şöyle bir bakıyorum tarif veren yayınlara da, kestanesiz hindi tarifi veren neredeyse yok. Ziyafet sofralarında sunulacak olan kaz ve hindi gibi kanatlı hayvanlar pişirilirken, içlerine garnitür olarak kestane koymak, en azından 150 yıllık bir Fransız geleneği... Gelenek Fransızların ama bilindiği gibi hindinin yaşlı kıtaya gelişi Amerika'nın keşfinden sonra... Hikayeye göre, 1620 yılında grup göçmen, Amerika kıtasına neredeyse açlıktan ölmek üzereyken ulaşır ve gördükleri hindileri kesip yiyerek hayatta kalır. 'Şükran Günü' böylelikle gündeme gelir. Abraham Lincoln'ın girişimiyle önce Amerikalıların milli yemeği olur hindi; ardından da Avrupa'nın Noel geleneği... Bilimsel adı 'castanea sativa' olan kestanenin anavatanı ise (pek çok bitki ve hayvan türünde olduğu gibi) Anadolu... Ancak Avrupa'ya Yunan Yarımadası'ndaki Tesalya Bölgesi'nde bulunan Castan Antik Kenti'nden gitmiş. Bu yüzden adını da bu kentten alıyor. Kestanenin İran'da daha önceleri de bilindiğini, İmparator Büyük İskender'in ardıllarının hikayesini 'On Binlerin Dönüşü'nde yazan Xenophon'dan öğreniyoruz. Xenophon, İranlı soyluların kestaneyle besledikleri çocuklarının ne denli sağlıklı ve gürbüz olduklarını anlatmış. Romalılar gittikleri her yere cevizle birlikte kestane ağaçları da dikmişler. Shakspeare'in 'Macbeth' adlı oyununda, üç cadı aralarında konuşurken, kestanenin bir halk yiyeceği olduğundan söz etmeleri, İngiltere'deki yaygınlığının kanıtıdır. Ayrıca unutmadan yazmalıyım; kestane unu, buğday unuyla hemen hemen aynı beslenme özelliklerine sahipmiş. Ancak buğday, glüten maddesi içerdiği için, unundan yapılan hamur kolayca biçimlendirilirken; kestane unundan ekmek yapmak çok daha zahmetli ve sonuç da daha başarısızmış. Bu nedenle olmalıdır ki, Romalılar, kestane ununu buğday unuyla karıştırmayı tercih etmişler. 

ŞAMPANYASIZ OLMAZ
Günümüzde yeni yıl sofralarının bir başka olmazsa olmazı da şampanyadır... Ancak her köpüklü şarap da şampanya değildir. Şampanya diye, kötü bir köpüklüye denk gelirseniz eğer, ne günün anlam ve önemi kalır ne de yiyip içtiklerinizin keyfi... Üretimi gereği doğal olarak köpüren bir şarap cinsi olan şampanya, rengiyle, içindeki minik kabarcıklarıyla ve damakta bıraktığı tatla, son derece zarif, leziz ve hafif bir içkidir. İyisini Fransızlar ve İtalyanlar sabah kahvaltısında bile içerler. Ama yineleyeyim, her köpüklü şaraba 'coğrafi işaret' gereği şampanya denmiyor. Sadece Kuzey Fransa'daki Champagne Bölgesi'nde üretilenlere bu ad veriliyor. Champagne, 5. yüzyıldan beri manastır keşişlerinin ürettiği şaraplarla ünlenmiş bir bölge... En ünlü manastır Haut Viller, en ünlü keşiş ise Dom Perignon... İklim hayli soğuk olduğu için, beyaz şarapların asidi de çok yüksek oluyor. Bu şaraplar sonbahardaki ilk mayalanmanın ardından, havaların ısındığı günlerde ikinci kez fermantasyona uğratılıyor. Bu da şişenin içinde karbondioksit oluşmasına, oluşan gazın basıncı da kapakların fırlamasına (hatta şişelerin patlamasına) sebep oluyor. O zamanların en seçkin şarap üreticisi olan Dom Perignon bu patlamaları engellemeye çalışırken, karbondioksit gazının şaraba bir hoşluk ve hafiflik verdiğini fark ediyor. Dom Perignon, 'İyi şampanyayı patlatmak onu ziyan etmek olur; zarifçe açıp duman gibi gazını çıkartmak yeterlidir' görüşünde... Bu nedenle şarabı daha kalın şişelere koyup mantarla kapattıktan sonra, gazın etkisiyle kapak atmasın diye şişenin ağzını telle bağlıyor. Bugün bölgenin en büyük kenti Reims'de Dom Perignon'un bir heykeli bile var.

<p>Yozgat'ta aydınlatma direğindeki Türk bayrağının katlanmış olduğunu gören yaşlı bir vatandaşın, ş

Yozgat'ta vatandaşın 'bayrak' hassasiyeti kameraya yansıdı

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Herkes memleketinde yaşasaydı illerin nüfusu kaç olurdu?

Ahır yapımı sırasında bulduğu taşların gizeminin çözülmesini istiyor