• $7,5345
  • €8,9837
  • 411.286
  • 1541.98
21 Ocak 2012 Cumartesi

Entel Köy... Şaka değil, gerçek...

Nedim Atilla
Nedim Atilla
YAZARIN SAYFASI

2000'li yıllarla birlikte kentler yaşanmaz hale gelirken, köy özlemi düştü insanların gönlüne... Son yıllarda İstanbullu entelektüeller kırsala göç ediyorlar. Karaburun'dan Söke'ye hayallerinin peşine düşmüş insanlar yaşıyor buralarda... Ancak onların hayalleri Alaçatı'da butik otel ya da şık dükkan değil... Çoğu toprak konusunda bilinçli, zeytinyağı ve şarap konusunda bilgili; nitelikli ürün yetiştirmenin ve tüketmenin, sağlıklı bir yaşamın peşinde... Hem de işin kolayına kaçmadan...

Yüksel Aksu'nun yeni filmi 'Entelköy Efeköy'e Karşı', en az ilk filmi 'Dondurmam Gaymak' kadar samimi bir film. Filmde kurulmaya çalışılan 'Entelköy' ise, sadece ülkemizdeki entelektüellerin değil, dünyadaki birçok aydının hayali... İnsana ütopik gelen ama bir yandan da 'Neden olmasın?' dedirten bir hayal... 'Sırtına Anadolu'yu alan, dünyaya da gözleri açık bir sinema yapacağım' diyen Yüksel Aksu'nun son filminde, bir grup ekolojist aktivist, mütevazı bir Ege köyüne yerleşir; amaçları doğayla baş başa yaşam için ekolojik bir köy kurmaktır. Kentlilerin köylerine yerleşmelerinden dolayı pek memnun olan ahali, artık hiçbir işe yaramadığını düşündükleri kıraç tarlalarını, eski evlerini, eşyalarını hatta eşeklerini bile değerinden fazlasına satın aldıkları için aktivistleri büyük bir sevgiyle bağrına basar. Her şey yolunda gibidir; ta ki bölgeye kurulması gündeme gelen termik santral olayına kadar... Sonrasında köyün sakinleriyle yeni gelenler karşı karşıya gelirler ve olaylar karşılıklı protestolarla tam bir komediye dönüşür.
Kuşkusuz, anlatılan hikayenin arkasında daha fazlası da var... Benzeri hikayeler dünyanın birçok ülkesinde yaşanıyor ve üstelik dünyadaki gastronomi uzmanlarını da yakından ilgilendiriyor. Çünkü bu 'yeni-köylüler' yepyeni bir yaşam tarzının yanı sıra, ana akımdan farklı bir yeme-içme kültürünü de temsil ediyorlar.

HAYALLERİNİN PEŞİNDEN SÖKE'YE GİDENLER
Türkiye'de 1950'lerden sonra kırsal kesimler neredeyse boşalmış; insanlar daha iyi bir yaşam için büyük kentlere akın etmeye başlamıştı. Fakir Baykurt da 1970'li yıllarda tam tersi bir konuyu işleyen 'Köygöçüren' adlı romanında, şehirli aydını köye döndürmüştü. O zamanlar, 'gerçeğe aykırı' duran bu durum, 2000'li yıllarla birlikte gerçekleşmeye başladı. Kentler yaşanmaz hale gelirken, köy özlemi düştü insanların gönlüne... Son yıllarda İstanbullu entelektüeller kırsala göç ediyorlar (kaçıyorlar demek daha doğru). Çünkü sadece tüketim bu insanların hayattaki yegane amacı değil. Tüketiciyi üreticinin de ortağı olarak gören insanlar var artık, özellikle Ege köylerinde... Karaburun'dan Söke'ye, Kazdağları'ndan Bafa Gölü kıyılarına kadar, hayallerinin peşine düşmüş insanlar yaşıyor buralarda... Yüksel Aksu'nun çizdiği tiplere tam olarak uymasalar da, yeni bir 'tarz-ı hayat'ı, havalı haliyle söylersek 'a new life style'ı temsil ediyorlar.
Bu insanlar, Alaçatı'daki butik otel, şık dükkan hayalcileri gibi de değil... Çoğu toprak konusunda bilinçli, zeytinyağı ve şarap konusunda bilgili; nitelikli ürün yetiştirmenin ve tüketmenin, sağlıklı bir yaşamın peşinde... Aralarında keçi yetiştiriciliği yapanlar bile var; hem de işin kolayına kaçmadan... Yani bol süt veren ama bütün gün kımıldamadan oturan 'Saanen' keçileri yerine; bir tutam ot için 'yardan uçan' cinsini tercih ediyorlar; şu bizim kıl keçilerini... Eti yağsız ve lezzetli; sütü az ama kıymetli Anadolu keçilerini...
Geleneksel gıda ürünleri konusunda da hassaslar ve bu bağlamda köylülerle işbirliği yapmayı da ihmal etmiyorlar. Geleneksel gıdayı piyasadaki ürünlerle karıştırmamak gerekir. Endüstriyel ürünlerin, dünyaca ünlü markaların seri üretimlerinin ya da bildiğimiz markaların ambalajlarında nostalji duygusu yaratmak, geleneksel gıdaya yönelmek anlamına gelmiyor. 'Geleneksel gıda' tohumun, gübrenin, toprağın sağlıklı olması demek... Güneşte kurutulan salçayı ve reçeli, elde yoğrulan tarhanayı, değirmeninde çekilmiş unu, taş fırında pişirilen ekşi maya ekmeği hayallerin parçası yapmak demek...

NEDEN HEPİMİZ ENTEL KÖYLÜ OLMAYALIM?
Aslında belki devlet de bu konuyu önemsiyor ama köyden kente göç, geri dönenlerin on bin katı olduğu için, projeler tam olarak gerçekleşemiyor, bir işe yaramıyor. 2004 yılında memleketimizin
64 ilinde, bölgelerine özgü tam
459 geleneksel gıda saptanmış. Bunların yarısından çoğunu tatmış bir kişi olarak, insanın 'Neden hepimiz entel köylü olmayalım ki' diyesi geliyor. Biliyorum üretmek, tüketmek kadar kolay değil... Ben yine de bu lezzetlerin bazılarını sıralamak istiyorum. Çanakkale ve Balıkesir'in 'höşmerim'i, Beypazarı'nın 80 katlı baklavası ve 'sıkma'sı, Diyarbakır'ın 'sembüsek'i, Mardin'in 'mumbar'ı... Anadolu'nun her yerinde farklı lezzetlerde yapılan tatlı sucuklar, kömeler, pestiller, pekmezler, sızmalar... 80-90 çeşit peynir, türlü çeşit ekmek ve taze fındıktan kabuğu tatlı mandalinaya kadar onlarca taze meyveden reçel... Helvanın ise haddi hesabı yok; 'şakşak helvası', 'cevizli dört divan helvası', 'uhut', 'Mudurnu saray helvası'... Turşular ayrı fasıl, boz armut turşusundan kelek turşusuna kadar saymakla bitmez... Tarhanalar ise tam 66 çeşit, yerimiz yetmez. 
Kuşkusuz, bütün bu ürünlerin doğal oluşunun yanı sıra kolay bozulabilirliği de konunun en önemli ve en can alıcı noktasıdır. Ama yine de diyebilirim ki, bugün bizim Anadolu köylüsünün, dünyanın yoksul ülkelerindeki diğer köylülerden farklı olarak, açlık korkusu yoktur. Büyük kentin varoşlarında oturan akrabalarının da... Uzun bayram tatillerini köyünde-kasabasında geçirenler, dönüşlerinde erzak dolaplarına baksınlar; ne demek istediğimi anlarlar. Biz onca ekonomik krizi nasıl atlattık sanıyorsunuz? Bu kadar sarsıntıya ekonomik reçete mi dayanır?..
Belki sonunda köylü de her türlü ilaçla, katkı maddesiyle ve yapay gübreyle üretimi öğrenmek zorunda kaldı. Ama kendisi için hala neyin en doğru olduğunu unutmayanlar da var. Atadan kalma tohumun kıymetini bilenler de... İşte 'Entelköy'le sembolleşen hayat böyle bir güzellik... Aslı sadece doğallık, doğallık...

Danimarkalılar fazla zeytinyağı tüketmiyor ama...
Geçen yılın son günlerinde okuduğum bir tıp dergisinde, Akdenizliler olarak 'emin' olduğumuz bir konunun işlenmesi dikkatimi çekti. Başlık 'Zeytinyağı Kanser Riskini Düşürüyor'...  İşin ilginç yanı, araştırmayı, halk olarak zeytinyağını pek de sevmeyen Danimarkalıların yapmış olmasıydı. Danimarkalı bilim adamları, düzenli olarak tüketilen zeytinyağının kanser riskini düşürdüğünü bulmuşlar. Araştırmaya yaşları 20 ila 60 arasında değişen
182 sağlıklı erkek katılmış. Beş Avrupa ülkesinden gelen erkeklerin bir kısmı, iki hafta boyunca bir zeytinyağı kürü yaptıktan sonra, araştırmacılar, bu deneklerin (hücrede meydana gelen bozukluklar için bir gösterge olan) 'oxodg' oranını ölçmüşler. Böylece bu deneklerde, zeytinyağı tüketmeyenlere kıyasla, ortalama olarak yüzde13 daha az 'oxodg' maddesi saptanmış. Araştırmacılar şimdi de, iyileştirici etkinin ne şekilde işlediğini bulmaya çalışıyorlarmış. Bulacaklarından kuşkum yok.

<p><span>Bitlis'teki helikopter kazasında şehit düşen 8. kolordu  komutanı korgeneral Osman Erbaş te

Şehit Korgeneral Osman Erbaş'ın kahramanlıkları...

Şanlıurfa'da mağaralara operasyon: 29 gözaltı

Arşivlerden çıkan tarihe damga vuran anlar

Güzel oyuncu tanınmaz hale geldi! hayranları gözlerine inanamadı