• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
01 Eylül 2011 Perşembe

Konuşabiliyor musun söyle, barışabiliyor musun?

Nasıl kavga ettiğiniz değil, 'nasıl barışabildiğiniz' önemlidir...
Daha doğrusu barışabiliyor musunuz?
Kişisel ilişkilerde de geçerli bu prensip, profesyonel yaşamda da...
Sağlıklı ilişki kurabilmenin yolu 'iletişimden, konuşabilmekten' geçer.
Günlerdir asker-sivil ilişkilerindeki yeni dönem uygulamalarına bakarken devletin zirvesinde de karşılıklı güven duygusu içinde konuşabilmenin 'fark yaratıcı', 'önemli sonuçlar doğurucu' etkilerini görüyoruz.
Aynı masanın etrafındaki 'resmi görüşmeleri' kastetmiyorum. Öyle toplantılarda birisi 'seçilmişlik' diyor, halkın oyu... Diğeri 'devletin hassasiyeti'... Bir taraf 'hukuk' diyor, karşısındaki 'teamül'...
Bunların da yeri var elbette, o ayrı; bugünkü konumuz değil.
Ama 'olağanüstü zamanlar olağanüstü yöntemler' bekler.
Kapıların kapatılması, duygusal bagajların atılması...
Önce iyice bir dinlemeli karşıdakini...
Anlamalı.
Çünkü 'anlamak, olmaktır'.
Saygı duymalı...
Kişisel veya profesyonel, ilişki çok çaba ister. En çok da zaman ayırmak...

ERDOĞAN-BAŞBUĞ, İYİ BAŞLADILAR ARKASI GELMEDİ
Başbakan Tayyip Erdoğan'la iki önceki Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ için 'her ikisi de iyi iletişimci, insan ilişkilerinde çok başarılı, oturup görüşmeliler' mealinde çok yazılarım olmuştu. Başbakan'ın haftalık olağan görüşme tesis etme talimatını sevinçle karşılamıştım. Ancak sonradan gittikçe kalınlaşan birtakım bariyerler, o ilişkinin sağlıklı yürümesini engelledi.
Necdet Özel dönemine bakıyorum da...
En krizli dakikalarda Çankaya'da veya Başbakanlık'taki saatlerce süren zirvelerde çok önemli bir anlayış birliğinin oluştuğunu düşünüyorum. Atılan dev gibi adımlar bunun ispatı...
Satır arası mesajlarda tarafların, birbirlerinin 'dertlerini iyi anladıklarını' görüyoruz.
Elbette, demokratik sistem içinde seçilmişler son kararı verirler. Öte yandan 'konusu devlet yönetimi ve iktidar ilişkileri olan' çok karmaşık bir alandan bahsediyoruz. Üstelik tarihi bir dönüşüm noktasındayız. Resmi anlayış ve yaklaşımların dışında bir sezgiselliğe ve empati yeteneğine ihtiyaç duyuluyor. Kırıp dökmeden bu sancılı günleri geride bırakmanın yolu üst perdedeki hassasiyetten geçiyor. 'Toplumlar, tercihleriyle siyasetçiyi yönlendirir.' Siyasetçiler de toplumdan gelen talepleri karşılarken devletin hassasiyetlerini gözeterek ustalaşır, 'devlet adamlığına' bu yoldan ulaşılır.

GÜÇLÜ ORDUYU EN ÇOK ERDOĞAN İSTER
Gerçekten de Türk Silahlı Kuvvetleri'nde 'Özel bir dönem' başladı, çok açık.
Cumhurbaşkanı Gül, başkomutanı olduğu TSK'nın 1 numaralı komutanına 'iyi başlangıç için jestler yapıldığını' duyurdu. İyi de oldu, 'bazı adımlar resmi talimatların dışındaki jestlerle' atılabilir. e-muhtıranın kaldırılması da mükemmel bir zamanlamayla işte böyle gerçekleşti. Bravo Özel'e...
Çok tartışılıyor ya, İstanbul'un ve Ankara'nın her tarafında 'Güçlü ordu, güçlü Türkiye' afişleri asılı. Bugüne dek hiç olmadığı kadar. Sivil otoritenin, hatta bizzat Başbakan Erdoğan'ın talimatı olmadan mümkün olacağını sanmam.
'Evet, Erdoğan güçlü ordu ister.'
İnşa etmeye çalıştığı güçlü Türkiye'nin başka türlü gerçekleşemeyeceğini bilir. Eskiden TSK'nın gücü konusunda algılanan sorunun bu gücün, TSK'nın asli görevleri dışında kullanılmasıyla ilgili olduğu besbelli.
'Işık Koşaner'in özeleştiri yüklü o yakınmalarını' bir daha okuyun. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin daha güçlü olmasının yolu; askeri harcamaların denetimiyle ilgili bölümden başlayarak, erlerin özel hizmette kullanımı, terörle mücadeledeki zaafların giderilmesine kadar geniş bir alanda yeniden yapılanmaktan geçiyor. Ve en güzeli, bunları en üst düzey bir askerin, genelkurmay başkanlığı yapmış bir orgeneralin söylemesi. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı katında konuşabilen, anlaşabilen, birbirlerinin iç kamuoylarıyla ilgili hassasiyetlerini de görebilen insani ve profesyonel ilişkilerin tesis edildiği gerçek. Zafer Bayramı'nın 89'uncu yıldönümünün ayırt edici özelliği budur. Devlet yönetimi ve etkinliği açısından bundan daha önemli bir moral üstünlük olamaz.

<p>Çevre dediğimiz hadisenin sadece devletlere bırakılamayacağını söyleyen Oğuzhan Bilgin, konuya il

'Çevre, dünya ve tabiat bize emanet olarak bırakıldı'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

En kötü yıl gerçekten 2020 mi? Bilim insanları, 536 yılına işaret ediyor

Jason Statham Antalya'da kurşun geçirmez camlı villada kalıyor