• $7,524
  • €8,9731
  • 412.358
  • 1541.98
04 Haziran 2011 Cumartesi

16. Ankara Korolar Şenliği VE ANKARA İZLENİMLERİM

Hülya Yıldırım
Hülya Yıldırım
YAZARIN SAYFASI

Kızım ilk kez benden ve babasından ayrı, okul korosuyla Ankara'ya yola çıktı. Ben de peşinden. Sonrası film gibi... Sağanak yağmur altında el kadar kedicik ile Anıtkabir'in ortasına kalakaldım ve olaylar böylece gelişti...

9 yaşındaki kızım Duru, bir sosyal faaliyet canavarı... Sanatın hemen her dalını seviyor, uygulamak istiyor. 3 yıldan beri de okul korosuna seçiliyor. Her pazartesi günü, okuldan sonra koroda görevli öğrenciler, 1,5 saat daha okulda kalıyor ve müzik öğretmenleriyle birlikte çalışıyorlar. Geçtiğimiz hafta 25-27 Mayıs tarihlerinde Ankara'da düzenlenen 16. Türkiye Polifonik Korolor Şenliği'ne katıldılar.
Duru'yu bu 3 günlük geziye göndermek konusunda önce tereddüt ettik; ne de olsa henüz 9 yaşında bir çocuk ve bugüne kadar ya babası ya da ben yanındayken seyahat etti; daha doğrusu ilk kez geçen yaz ben yanlarında olmadan baba-kız 1 hafta tatil yaptılar. Üstelik okul gezisinin tüm masrafları da öğrenciye aitti. Önce bir garipsedik doğrusu, 'Görevli olarak git, bir de üstüne para ver' diye düşündük. Türkiye'de yaşadığımızı yine unuttuk galiba... Sonunda, 3 yıldır emek verdiği korosuyla bu geziye katılmak, eğer kendisi de istiyorsa en doğal hakkı, dedik...
Uzun lafın kısası, Duru 25 Mayıs Çarşamba sabahı 52 koro arkadaşı, 5 müzik öğretmeni ve 2 rehber ile birlikte sabah saat 5:30'da okulunun önünden otobüse binerek Ankara'ya yola çıktı. Biz veliler için her şey o aşamaya kadar normal ve kabul edilebilir gözüküyordu. Ama otobüs kalkıp da ilerlemeye başlayınca arkalarından bakakaldık. 'Kal gelmek' işte böyle oluyormuş anladık. Çocuklarımız gidiyordu... Abarttığımı düşünenleriniz olabilir, ama insan bir garip hissediyor... Tüylerimiz diken diken, dokunsanız ağlayacak kıvamdayız. Birkaç dakika içinde kendimizi toparladık tabii, görev beklemez...
Duru'nun sınıfından 6 öğrenci koroda görevliydi ve 6 öğrencinin 9 velisi olarak derhal Ankara yollarına düşmüştük bile... 'Çocukların kaldığı otelde kalmazsanız seviniriz' demişti okul yönetimi... Ben çok eski arkadaşlarım olan Aydın ve Filiz'de kalacak, 6 yaşındaki ikiz çocukları Deniz ve Bulut'la da zaman geçirme şansını yakalayacaktım. Ankara'da 3 gün boyunca Duru'nun peşinde gölge olmaya hiç niyetim yoktu doğrusu! Bir tek, ilk gün Anıtkabir'de özel devlet törenine katılarak Atatürk'ü ziyaret etmek istiyordum, bir de tabii ki perşembe akşamı okul koromuzu sahnede izlemek, kızıma, arkadaşlarına ve öğretmenlerine destek olmayı arzu ediyordum.

'ANITKABİR'DEN ÇIKIN!'
Ben ve babası, yola çıkmadan önce Duru ile konuştuk, 'Sana güveniyoruz, öğretmenlerine de aynı şekilde, kendine dikkat et, öğretmenlerinin sözünden çıkma, tadını çıkar' dedik... Ben eski cep telefonuma hat alarak, Duru'nun yanına vermeyi de ihmal etmedim; 53 çocuğun sorumluluğunu alan öğretmenleriyle haberleşmeye çalışmaktansa, Duru ile haberleşmek daha makul geldi. Üstelik onun da kendisini iyi hissetmesini sağladı. İlk gün sık sık mesaj attı bize: 'Şimdi Bolu Dağı'ndan geçiyoruz', 'Şimdi mola verdik', 'Anneciğim Anıtkabir'deki törene geleceksin, değil mi?' Sağ olsun, okul da biz velileri SMS mesajlarıyla bilgilendirdi...
Aslında bu tarz deneyimler çocuklar için de ebeveynler için de, hatta okul için de bir büyüme sınavıydı; ilişkinizin bilmediğiniz yönlerini görebilmek, kendinizi ve çocuğunuzu daha iyi tanıyabilmek için bir fırsat... Bu fırsatı iyi değerlendirmeye doğrusu özen gösterdim; örneğin, telefonla arayarak bile Duru'yu rahatsız etmek istemedim, o istediğinde, ihtiyaç duyduğunda beni aradı.
Anıtkabir'deki törene katılmam için arkadaşlarım Aydın ve Filiz beni Anıtkabir'in arka kapısına kadar bıraktılar. Yarım saatten fazla vaktim vardı. Fakat Anıtkabir'in arka kapısına geldiğimde nasıl bir yağmur yağıyor, size anlatamam; bardaktan değil, kazanlardan boşalıyor adeta... 'Eyvah' dedim, 'Çocuklar sırılsıklam olacak.' Güvenlik kapısına gelmeden az önce ızgaraların altından 'Ciyak ciyak' bir ses duydum. Bir kedi yavrusu, perişan halde annesini çağırıyordu. Zaten bu tip sesleri hep ben ve benim gibiler duyar... Güvenlikten geçtim, sağ olsunlar oradaki görevliler beni yağmur dinene kadar içeriye buyur ettiler. 'Afedersiniz, bu yavru kedinin annesini gördünüz mü acaba, sanırım kaybolmuş, sizin yardım etmeniz mümkün mü?' dedim. 'Sabahtan beri bağırıyor burada, annesini görmedik' dediler. 5-10 dakika sonra da komutanlarından bir emir geldi: 'Giyin yağmurluklarınızı, takın eldivenlerinizi, alın elinize bir poşet, yavruyu yakalayıp, ormana atın, burada daha fazla bağırmasın.' Güvenlik kulübesinden çıktım; kediciği önce ben yakalamalıydım! İyi de yakalayıp ne yapacaktım, ben tören için gelmiştim buraya?
Küçük kedicik, ızgaraların altından çıkmış, ağaç kadar kocaman bir çalının içinden miyavlıyordu. Elimi çalılara daldırdım ve kediciği aldım. Boynumdaki eşarba sarıverdim; sırılsıklamdı, çok korkmuştu, can havliyle ağlamaya devam ediyordu. Önce kediyi kuruladım, sakinleştirmeye çalıştım, sonra da dinlenme yerindeki kafeye girdim; kahvelere katılan sütten rica ettim. Bir masaya oturdum; hayvancık korkudan sütü bile içemiyor ki, ellerimi ısırıyordu; öyle küçüktü ki, 1 aylık bir yavru... Yandaki masadaki bey; 'Siz şimdi kuduz olacaksınız' diye seslendi bana... 'Neden'  dedim, 'Ellerinizi ısırdı' dedi.  'Türkiye'de son 100 yıldır kedilerde kuduz vakasına rastlanmadı' dedim. Kan beynime çıktığı sırada bir görevli geldi, 'Sizi kameralarla tespit ettik, derhal buradan çıkın, evcil hayvanla burada kalamazsınız' dedi.
Çıktım... Aslanlı yolun sonunda bir ağacın altında okul otobüsünün gelmesini bekleyeyim, dedim. Bu halde törene katılamazdım elbet, ama hiç olmazsa kızımı bir göreyim, haber vereyim istedim; çocuk 'Anıtkabir'e geleceksin, değil mi anne?' diye kaç kez sormuştu... Fakat 'Ağacın altında durmayın lütfen' diye uyardı bir görevli... Birkaç adım yürüdüm, bir başkası; 'Buraya evcil hayvanla giremezsiniz, lütfen çıkın' buyurdu...

'ATATÜRK HAYVANLARI SEVERDİ ANNE!'
Islanmışım, tek kelimeyle kan ter içinde kalmışım, hayvanı zar zor biraz sakinleştirmişim, zaten kara kara hayvancığı nereye yerleştireceğimi düşünüyorum. Bir de ikide bir buradan çıkın, buradan çıkın... 'Ben Anıtkabir'e evcil hayvanla falan girmiş değilim' dedim; 'Bu yavru kediyi de burada çaresiz halde buldum; törene gelmiştim, ama gideceğim, kızıma haber vermek için bekliyorum, birkaç dakikaya kadar burada olurlar, rica ediyorum' dedim. 'Olmaz! Ya hayvanı verin, ormana atalım ya da Anıtkabir'i terk edin lütfen' dedi görevli... Neyse ki, o sırada bizim okul gözüktü, Duru koşa koşa yanıma geldi... 'Ne oldu anneciğim' dedi. Durumu anlattım... 'Neden buradan çıkmak zorunda olduğunu anlayamadım anne' dedi; 'Atatürk hayvanları çok severdi!' Tüylerim diken diken oldu, gözlerim doldu... Yavrumu öptüm, 'Hadi sen koş, törene katıl' diyerek oradan uzaklaştım.
Yağmur yeniden başlamıştı... Eve gitmeden önce kediciğe kedi maması ve kedi kumu aldım, eczaneye girdim süt içirebilmek için şırınga aldım; sağ olsun eczanenin sahibi Alparslan Bey bana çok yardımcı oldu; dostlarını aradı, kediciğe bir ev bulmaya çalıştı. İnsanlık ölmemişti...

VETERİNERİ BAKKALDA BULDUK!
Sonra süt almak için girdiğim bakkalda ne oldu dersiniz; genç bir hanım, yavru kediyi görünce çığlık attı: 'Ne şeker şey bu!' Kediyi biraz önce bulduğumu anlatınca da 'Ben veterinerim' dedi ve oracıkta muayene etti. 'Maşallah, çok sağlıklı, biraz paraziti olabilir sadece, 5 haftalık kadar henüz, aşı yapılamaz' dedi.
'İşte!' dedim. 'İşte, mucize böyle bir şey'... Tabii ki, her hayvana, hatta her insana yardım edemiyoruz, ama yardım ettiklerimiz için de çok şey değişiyor. Anıtkabir'in ormanına atılsaydı, en fazla 2-3 saat daha dayanabilirdi, el kadar hayvan. Ben o durumda onu görüp kurtarmasaydım da kendimle ilişkim bozulacaktı... İşte, yaşam önümüze sürekli yol ayrımları sunuyor ve biz seçiyoruz. Yaşamımızı seçiyoruz böylece, önceliklerimizi seçerek yaşamımızı her an yeniden oluşturuyoruz...
Eve gidince Filiz'le kediciğe mamasını verdik, havlulara sardık, bütün gece gıkını bile çıkarmadan uyudu. Ertesi gün onu veterinere götürdüm, parazit tedavisini yaptırdım, bir yandan da kimi görsem kediciğe bir ev olup olamayacağını soruyordum.
Veterinerden dönünce hazırlandım, bayağı da süslendim hani... 16. Ankara Korolar Şenliği özel bir okulun gösteri salonunda yapılıyordu ve işte bu akşam bizim okul sahne alacaktı. Saat 17:00 gibi salonun kapıları açıldı, biz seyirciler içeri alındık. Jüri yerleşti.

ÇOCUKLARIMIZA NASIL ÖRNEK OLUYORUZ?
Nihayet büyük an geldi! FMV Işık Okulları Korosu sahne aldı! Tam 53 öğrenci sahneye yerleşti... Nurdan Kaya (Müzik Öğretmeni) yönetiminde, piyano eşlikte Zeynep Erbelger (Müzik Öğretmeni), gitar eşlikte Sadettin Ademoğlu (Müzik Öğretmeni), bendir ve klavye eşlikte Fethi Engin  (Müzik Öğretmeni) ve bateride Barış Tokel (Öğrenci) koroya büyük bir özenle destek verdiler. Ve koromuz, 'İleri', 'Sen bu Yaylaları Yaylayamazsın', 'Bahçalarda Börülce', 'Tell Me Why' ve 'Vois Sur Ton Chemin' adlı parçaları seslendirerek salondan büyük bir alkış aldı. Öyle ki, FMV seyrettiklerimin içinde açık ara en iyi koro örneklerinden biriydi. Ve pazar gecesi Şenlik sonuçları açıklandığında; 5 müzik öğretmeni eşliğinde, 53 öğrenciyle şehir dışında ilk defa 26 Mayıs tarihinde Ankara'da 'Polifonik Korolar Şenliği'ne katılan okul koromuzun, değerlendirme sonucunda 'Sololu Yapıt Yorumlama Başarı Ödülü' dalında ödül kazandığını öğrendik.
Ödül kazanmak şüphesiz herkesi mutlu etti; fakat Ankara'dan ödülsüz de dönülseydi, çocuklarımızla, öğretmenleriyle ve okulla gurur duydum! 'FMV, önce iyi insan yetiştirir' sloganını öyle bir uyguladılar ki... İstanbul'dan otobüslerine binip, 3. günün akşamı yine İstanbul'dan otobüslerinden inene kadar çocukların kurallara ve birbirine uyumu, nezaketi, ellerinden gelenin en iyisini yapma çabaları; sonra öğretmenlerinin çocuklara olan özeni, onlara her türlü davranışlarıyla örnek olmaları, disiplinli ama güler yüzlü tavırları görülmeye değerdi. Sonuçta, FMV Işık Okulları bu deneyimden gönüllerin birincisi olarak çıktı!
Öte yandan, Türkiye'nin her yerinden, her yaşta, her çeşit okuldan gelmiş, öğrenci, öğretmen ve velilerin en az yarısının kendileri dışındaki hiçbir şeye önem ve özen göstermediklerine üzülerek şahit oldum. Hani bir söz vardır; kendine Müslüman diye... Güzel Türkiye'mizin Ankara'daki Şenlik karesinde bunu gözlemledim. Öğrenciler sahneden iniyor, seyirci koltuğuna oturuyor, yüksek sesle konuşuyor... Biraz önce sen sahnedeyken herkes seni pür dikkat özenle dinlesin istedin. Aynı özen ve saygıyı sen niye diğer korolara göstermiyorsun? Hatta bir anaokulunun koro öğretmeni, kendi sahneden indikten sonra dakikalarca ayakta önümüzde durdu; 'Göremiyoruz, çekilir misiniz' diye fısıldadığımızda da bizi terbiyesizlikle suçladı. Koskoca Başkent'te, onlarca ilkokul, lise ve üniversite korolarının boy gösterdiği önemli bir Şenlik'te çoğu kişi konser adabı bilmediğini kanıtlamak üzere adeta birbiriyle yarıştı!
Peki, kendisine saygı ve özen gösterilmesini bekleyen ama kendisi dışındaki kişi ve grupların en doğal haklarına saygı ve özen göstermeyen öğrenci, öğretmen ve velilere soruyorum: Biz nasıl örnekleriz böyle? 
 Çocuklarımız akademik ve sosyal alanlarda başarı göstersinler istiyoruz, herkes ister; fakat önce iyi insan olmalarını istemeliyiz! Önce kendileri olsunlar, önce iyi insan olsunlar, bu dünyada herkes birbirine bağlı kimse kimseden kopuk değil ve olamaz da, bunu hiç unutmasınlar. O yüzden, çocuklarımızın önce duygusal gelişimlerine öncelik verelim; empati duyguları yüksek çocuklar yetiştirelim, Çocuklarımıza iyi insan örneği olalım; ondan sonra anne, baba, öğretmen ve işimiz gücümüz her ne ise onu iyi olalım. 

VE SONUÇ...
İşte böyle sevgili 'Anne Olunca Anladım' okurları... 2 günlük Ankara gezisinden izlenimlerim bunlar... Çocuklar yorgun ama gururlu evlerine döndüler, otobüsten inince Duru bana nasıl sarıldı anlatamam ve hemen küçük kediciği sordu. 'Evde' dedim, 'İyi, merak etme...'
Şimdilik bizimle yaşıyor; bakalım, biraz büyüsün de bir hal çaresi bulacağız elbet... Herkese önce iyi insanlarla karşılacağı güzel günler diliyorum... Haftaya, sosyal faaliyetlerin çocuklara yararlarını uzman görüşleriyle anlatacağım.

<p>Türk dizileri yurt dışında tarih yazıyor. İster Güney Amerika'ya gidin ister Balkanlar'a, Orta As

Türk dizileri tarih yazıyor, şer odakları boş durmuyor!

Sosyal medyadan servis ettiler... Haftanın yalanları

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Iğdır'da esnaf ziyareti yaptı

Mavi Vatan 2021 Tatbikatı'nın Seçkin Gözlemci Günü başladı