• $13,4726
  • €15,2894
  • 793.592
  • 2011.16
10 Şubat 2013 Pazar

Üniter devlete nasıl kolayca veda ediyorsak... Musul'u da öyle kolay bırakmıştık

Geçen haftaki 'Üniter Devlet'e Veda Ederken' başlıklı yazım epey konuşuldu/ tartışıldı. Ana dilde savunma hakkının nelere mal olabileceğini ve nihayetinde üniter devletin sonunu hazırlayabileceğini iddia etmiştim. Eklemem gerekli soru şuydu: Eğer sessiz sedasız federal bir devlet yapısına geçmemiz isteniyorsa; bunu yapma imkânımız var mı? Yani üniter devletten federal devlete geçmek mümkün mü?

CEVABI peşinen vereyim:

HAYIR mümkün değil.

ÇÜNKÜ dünyada örneği yok... Kamu borçlarını nasıl pay edeceksiniz, gelir adaletsizliğini nasıl kapatacaksınız, coğrafi benzemezliğin yarattığı uçurumu nasıl önleyeceksiniz? Daha yüzlerce girift sorun var aşmanız gereken.

EĞER Türkiye büyük savaş sonrası federal bir devlet olarak kurulsaydı herkes bulduğuna razı gelirdi ve bu devlet biçimi kolaylıkla benimsenirdi... Peki ya şimdi? Birbiri içine geçmiş haldeyken nasıl özerk bölgeler yaratacaksınız.

BU imkânsızdır.

İYİ ama bu imkânsızlık gün gibi ortadayken nasıl oluyor da yavaş yavaş federal sisteme kayıyoruz?

YOKSA yöneticilerimiz uyuyor mu?

BAKINIZ... Bu durumu anlamak için biraz geriye gidelim... Ve biz kazanımlarımızdan nasıl kolay vazgeçiyoruz ona bir bakalım. Daha doğrusu kime karşı hep vazgeçiyoruz... Onun adını koymaya çalışalım...

Son kuruşuna kadar Osmanlı'nın borçlarını ödüyoruz... Peki ama niye?

OSMANLI'nın A'dan Z'ye tüm mirasını reddederken neden borçlarını üstlendik?

ŞİMDİ düşünelim... Hem 7 düvele karşı savaş kazandınız. Hem de yıktığınız devletin tüm borçlarını üstleniyorsunuz. Üstelik Misak-ı Milli olarak ilân ettiğiniz en kıymetli topraklar olan Musul ve Kerkük'ü İngilizlere bırakıyorsunuz...

SORMADAN edemiyor insan... Peki niye?

ÖNCE Osmanlı'dan devraldığımız borç sarmalına bir göz atalım.

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Anlaşması'na göre Osmanlı'nın borçlarının tasfiye edilmesine karar verildi. Lozan'da alınan karar, 1928'de imzalanan Paris Anlaşması'yla ödeme planına bağlandı.

BORÇTAN imparatorluğun bakiyesi 14 ülke daha sorumlu tutuldu. Arnavutluk, İtalya, Filistin, Bulgaristan, Irak, Lübnan, Yunanistan, Yugoslavya gibi Osmanlı İmparatorluğu'ndan doğmuş ülkeler de bu borçtan sorumluydular.

TOPRAK DEĞERİ ÖLÇME

AKLINIZ karışmasın...

AMA 1912'den önceki borçların yüzde 62'si, 1912'den sonraki borçların ise yüzde 75'i Türkiye Cumhuriyeti'ne ait sayıldı. Kalan 1/4'lük bölüm ise 14 ülke arasında payedildi.

BU ülkelerin çoğu bu borcu ödemedi. Sadece İtalya ve birkaç Arap ülkesi paylarına düşen küçük miktardaki borcu kapattılar. Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Arabistan, Yemen tek kuruş ödemedi. Biz ise son kuruşuna kadar ödedik...

PEKİ borçların tasfiyesi nasıl yapıldı?

OSMANLI İmparatorluğu'nun kaybedilen topraklarının, Türkiye'de düşen toplam borçtan indirilmesi esas alındı. Yani Türkiye'nin sınırları dışında kalmış imparatorluk topraklarının "değer"i borçtan düşülecekti.

İYİ de nasıl?

TOPRAĞIN değeri nasıl ölçülecekti?

O zamanki adı Cemiyet-i Akvam olan Milletler Cemiyeti bu durumun çözümü için bir hukuk profesörü hakem belirledi.

İSVİÇRELİ Eugene Borel... Tabii ki Borel de bir Yahudi'ydi!

EUGENE Borel, sınırlarımız dışında bıraktığımız toprakların 'emlak değeri'nin baz alınması gerektiğini savunuyordu. Ama toprağın salt emlak değeriyle ele almak bizim için intihar demekti. Örneğin altında petrol kaynadığı anlaşılmış olan Musul'la, Bulgaristan'daki ıssız bir dağ köyü aynı sayılabilecekti.

TÜRKİYE'nin Osmanlı'dan devraldığı borç sarmalını ayrıntılarıyla inceleyen hesap uzmanı Hüseyin Perviz Pur bakın bu duruma nasıl itiraz ediyor...

KANIMIZCA; Türk Maliyesi ve yetkililerin verimli, verimsizliğin borç ödemede kıstas alınmasında önceki kararlarından vazgeçerek doğrudan alınan vergi gelirine dönmesi hatalı bir davranış olmuştu. Bugün verimsiz arazi gelecekte verimli olabilir, ayrıca petrol gelirleri de arazi gelirine dahil edilebilirdi. Hata burada yapılmıştı. Osmanlı'nın işgal edilen topraklarının bedeli yer altı ve yer üstü değerleri ile borç ödemede kullanılmalı idi.

OSMANLI'dan Cumhuriyet'e Türkiye'nin Borç Prangası / Hüseyin Perviz Pur

AĞIR SÖZLEŞME

BU tuhaflık dönemin meclisinde de gündeme geldi. Denizli milletvekili Mazhar Müfit Bey bu tuhaf takası eleştirdi:

"MAALESEF ben meseleyi o kadar pembe görmüyorum. Tamamen Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan ve cümlemizin malumu vechilemüvellidi servet olmak üzere değil, zevk-i safaya, safahata saif edilmiş olan bu milyonlara varan borcun ne suretle ödeyeceğimize dair elimize gelen bu sözleşme ve ekleri çok ağırdır.

ACABA bize miras olarak, yüksek binaları, varidatı hayvanatı, vs. ile bir çiftlik mi kaldı? Yanmış yıkılmış, işçileri boğazlanmış, hatta toprağı zapt edilmiş, varisleri kovulmuş böyle bir vaziyet hadis olmuştu.

BİZ canımızı feda edelim, kanımızı akıtalım, o yerleri karış karış alalım fazla olarak tahrip edilen bu yerler için mağlup tarafından Avrupa'nın diğer galipleri olduğu gibi '10' para bile verilmesin, sonra sen gel imparatorluğun yüzlerce milyon borcunu ver...

BANA tamirat için on para vermediniz ki benden almak istiyorsunuz. Avrupa'da böyle mi olur? Fransa borçlarını vermek için Almanya'dan tamirat parasını alayım da vereyim. Aynı teraneyi İngiltere'de Amerika'ya söylüyor. Bize gelince anlaşılıyor ki Garp (Batı) sermayedarları, sen elem içinde çalış, bütün mahsulünü ben zevk-ü sefa içinde yiyeceğim diyor.

MAZHAR Müfit Bey isyanında haklıydı.

KAZANDIĞIMIZ bir savaş sonrasında bu kadar çok taviz verilir miydi?Ya da soruyu tersten soralım. Osmanlı'nın borçlarını genç cumhuriyetin omzuna kim yıktı? (Bu arada meraklısına hemen belirteyim. Türkiye  son taksiti 1954 yılında kapattı. Hem de tüm faizleriyle...)

VE daha da yakıcı soru...

MUSUL'U nasıl bıraktık?

ANLATAYIM...

YÜZDE 10 PETROL PAYI

MUSUL meselesi Lozan'ın en önemli gündem maddesiydi. Mudanya Ateşkesi'nden bu yana İngiliz işgali altındaydı. Lozan'da tartışmanın uzaması sebebiyle Musul, sonraya bırakıldı. Yani Lozan sonrasına. Lozan'da bütün görüşmeler karara bağlanacaktı ancak Musul görüşmelerden sonra ele alınacaktı.

İNGİLİZLER'LE 19 Mayıs 1942'te İstanbul'da masaya oturduk. 20 gün süren görüşmelerden bir sonuç alınamadı. Görüşmeler sonuçsuz kaldı. Konu bunun üerine o zamanki adıyla Milletler Cemiyeti olan Birleşmiş Milletler'e gönderildi. (BM'yi emperyalizmin yan kuruluşu olarak da görebilirsiniz. Uluslararası oyunlarda emperyalist devletlerin azgın taleplerine hukuk elbisesi giydirmekte uzmandır.)

BİRLEŞMİŞ Milletler 24 Eylül 1924'te görüşmelere başladı. Türk Heyetini temsilen Fethi Bey, plebisit yani halk oylamasıyla karar verilmesini istedi. Bu, hemen reddedildi. Bu arada Musul bölgesinde Türk ve İngiliz birlikleri arasında ufak çaplı çatışmalar yaşanmaya başlandı. Bunun üzerine Türkiye BM'den bir sınır çizmesini istedi.

BM ne yaptı dersiniz. Sınırı bugünkü gibi çizdi ve Musul'un 25 yıl süre ile Irak'ta kalmasını ve Irak'ın da İngiliz mandasında olmasını teklif ve kabul etti. Türkiye bu kararı kabul etti.

İNGİLTERE FAKTÖRÜ

MESELE 1926 Ankara Anlaşması'nda bir kez daha masaya yatırıldı. Ve Türkiye lehine sözümona birkaç küçük değişiklik yaparak kabul edildi. Ankara Anlaşması'na göre Türkiye 25 yıl süreyle Musul petrollerinden yüzde 10 pay alacaktı.

TÜRKİYE daha sonra ne yaptı dersiniz. Bu yüzde 10 gelirden de 500 bin sterlin karşılığı vazgeçti. Yani bugünkü parayla 1.5 milyon dolara. Yani daha da açık söyleyecek olursak Bağdat Caddesi'nde bir daire fiyatına Musul'dan tam olarak çekilmiş olduk.

İNGİLTERE istediğini almış oldu.

ŞİMDİ aynı İngiltere (Siz bunun içine İsrail ve ABD'yi de ekleyin) topraklarımız içinde federal bir devlet istiyor. Özerk bir Kürt devletinin yapı taşlarını döşüyor.

VE biz yine taviz üstüne taviz veriyoruz.

<p> </p>

'Galatasaray küme düşebilir'

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları (15 Ocak 2022)

Almadan önce etiketteki detaya dikkat! Peynir sahtecilik nasıl yapılıyor

Bear Grylls herkesi böyle kandırdı! Kamera arkası görüntüleri ortaya çıktı