• $8,1478
  • €9,7283
  • 456.439
  • 1376.85
03 Şubat 2015 Salı

Benzese benzese Genç Parti’ye benziyor

Yunanistan’da yaşananları ille de bizim yaşadığımız bazı süreçlere benzetmek zorundaymışız gibi, her cenahta kendine göre bir paralellik kurma çabası sürüp gidiyor.

Solcular tamamen ajite olmuş vaziyette. Syriza bir cephe hareketi… Biz de her türden “sol”un içinde yer aldığı bir ittifak oluşturabiliriz ve AK Parti’yi alaşağı edebiliriz, gibilerden bir fantezi kuruyorlar. Ama o kadar heyecanlılar ki, Yunanlıların üçte birinin Syriza’nın peşine takılmasına yol açan ana temayı unutuyorlar. Ekonomik iflas halinde olan bir ülke ile 13 yıldır sürekli büyümeyi başaran bir ülkeyi aynı kefeye koymak; Türkiye seçmeninin de Yunanlı seçmen gibi çaresizlik psikolojisi içinde sola sarılacağını sanmak için siyasi analiz yeteneğini hepten yitirmiş olmak gerekiyor.
Çipras-Demirtaş benzetmesi ise bir başka garabet… Ne HDP Syriza’ya benziyor; ne Demirtaş Çipras’a… Pozisyonlar farklı, temalar farklı, toplumlar farklı… Çipras umutsuzların temsilcisi, konjonktürel bir çıkış yapıyor ve geleceği tamamen belirsiz. Demirtaş ise güçlenen ve önü açık olan bir kitleyi marjda kalmış bir siyasi güç olmaktan çıkarıp büyük siyasi güçler platformuna taşımayı ve orada kalıcı bir güç haline getirmeyi hedefleyen bir siyasetçi.
Bence Syriza hareketi benzese benzese 2002’de ortaya çıkan ve aynı hızla batan Genç Parti’ye benziyor. O da Çipras gibi, ekonomik kriz ortamında yaptığı desteksiz atışlarla büyük bir sürpriz yapmış ve yüzde 7’ye ulaşabilmişti.
Ayrıca onun lideri de hayli genç ve yakışıklıydı ve sürekli beyaz gömlek giyiyordu !
* * *
Zorlama benzetmeler sol kesimle sınırlı kalsaydı, muhtemelen bir yazı konusu olmaya değmezdi.
Ama bakıyoruz, AK Parti kanadından da sık sık Szriza-AK Parti benzetmeleri geliyor. Tabii bugünün değil 2002’nin AK Partisi ile bugünün Syriza’sı arasında yapılan benzetmeler bunlar…
Deniyor ki, 2002’nin AK Partisi de derin ekonomik kriz şartlarında, küresel sermayenin dayattığı kemer sıkma politikalarına tepki duyan; IMF politikalarından bunalan kitlelere umut vaat ettiği için o büyük patlamayı yaptı ve iktidara geldi.
Numan Kurtulmuş, hikâyenin sonrasını da şöyle getiriyor: “Biz o yıllarda IMF’ye boyun eğmedik, onu kovduk. Eğer IMF politikalarını uygulanmış olsaydık bugün Türkiye’de AKP diye bir iktidar olmaz, belki Syriza benzeri bir hükümet Türkiye’de işbaşında olurdu.”
Doğrusu AK Parti tarihinin bu versiyonunu dinlerken, acaba Sayın Kurtulmuş’la aynı ülkede mi yaşadık diye şüpheye düşüyorum.
AK Parti o yıllarda küresel sermayeye ve onun kurumlarına posta atarak değil, güven vererek iktidara geldi. “Biz global ekonomiye entegre olmak isteyen bir siyasi hareketiz ve serbest piyasa koşullarında oynamaya hazırız” dedi. Hiçbir zaman IMF’ye düşmanlık politikası gütmedi, borçlarımızı ödemeyeceğiz demedi, tam tersine iyi ilişkiler içinde oldu. Koalisyon döneminde başlatılan Derviş Programı’na sıkı sıkıya sadık kaldı, yapısal reformları hızla gerçekleştirdi, istikrar programını gevşetmedi ve borçlarını son kuruşuna kadar ödedi. Borçlar bittiğinde de IMF’yi kovmadı, kibarca “Teşekkür ederiz, bundan sonrasını biz hallederiz” dedi. Hatta sonra da borç verdi.
Peki şimdi bu hikâyenin başka türlü anlatılmasının sebebi ne olabilir?
Sebep Numan Kurtulmuş’un Saadet döneminden kalma AB ve IMF düşmanı politikalarının kalıntılarının su yüzüne çıkışı ise çok önemli değil.
Ama tarihin bu versiyonu sadece Numan Kurtuşmuş’un anlattığı bir hikâye değilse; dönemin ruhu, AK Parti’yi “Kahrolsun IMF, kahrolsun uluslarlarası sermaye” noktasına doğru sürüklemekteyse, bu yeni hikâyenin arka planında “Bizi kuşatan ve yok etmek isteyen Batı’yla her alanda hesaplaşma” psikolojisi varsa, işte bu önemli.

<p>Libya ile çok yönlü anlaşmaların olacağını belirten Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Eray

Türkiye'nin Ukrayna ve Libya siyaseti nasıl olacak?

Polisin ikna çalışması sonucu teslim olan terörist ailesiyle buluşturuldu

Osmanlı döneminde padişahların iftar sofralarını süsleyen yemekler

Petranboard'u kapan zirveye koştu