• $8,402
  • €9,9899
  • 489.125
  • 1408.81
16 Ekim 2014 Perşembe

Zihniyetin keşfi

Yıllar önce Sartre 2. Dünya Savaşı’nın getirdiği karamsar tablo karşısında “Eğer Tanrı öldüyse (yoksa) her şey mubahtır” demişti. Kastettiği açıktı… Tanrı’nın olmadığı, diğer bir deyişle Tanrı kavramının herhangi bir ahlaki kod, düstur veya yaptırım ima etmediği bir dünyada, insanın kötülüğe meyletmesinin önünde hiçbir engel kalmıyordu. 20. Yüzyılda yaşanan insanlık dışı olaylar bu önemli Fransız entelektüelini doğruladı. Ancak bir süre önce, günümüzün etkili düşünürlerinden Zizek buna itiraz ederek cümleyi aksi yönde kurdu: “Eğer Tanrı yaşıyorsa (varsa) her şey mubahtır.” Kabul etmek gerek ki bu önermede de epeyce doğruluk payı var. Çünkü insanlar Tanrı’yı bahane veya kalkan kılarak son derece insanlık dışı uygulamaları hayata geçirebiliyorlar. IŞİD olgusu bunun son örneklerinden sadece biri...

Eğer bir konuda birbirine ters gözüken iki önermenin her ikisi de doğruluk payına sahipse, esas meselenin ele alınan konuyu aştığını düşünmek gerekir. Burada da mesele Tanrı’nın varlığı ya da yokluğunun ötesine geçiyor. Çünkü açıkça görülüyor ki Tanrı ‘yaşıyor’ olsa da, ‘ölse’ de insanların şu veya bu bölümü ahlaki sorumluluğu yok sayan bir tutum içine girebiliyorlar. O halde sorunun özü bu tutumu sergilemenin ‘doğal ve meşru’ olduğunu düşünenlerin varlığıdır. Bu grubun bir kısmı Tanrı’nın varlığını, diğerleri ise yokluğunu kendilerine gerekçe yapabilirler ama bu sadece onların hayata tutunma meşrepleri arasındaki farkı gösterir. ‘Temelde’ bu iki grup arasında bir fark olmadığını söylemek durumunda kalırız ve nitekim bugün insanlık dışı davranışların herhangi bir kimliğe, aidiyete veya inanca bağlı olmadığı düşüncesi de epeyce yaygın.
Varacağımız ilk sonuç insanların tutum ve davranışlarının belirlenmesinde dinlerden ziyade dindarların, ideolojilerden ziyade o ideolojilerin takipçilerinin etkili olduğu. Diğer bir deyişle her dinde ve ideolojide ahlaki sorumluluğun farkında olanlar bulunduğu gibi, bu sorumluluğu ihlal etmeye hazır epeyce geniş kitleler de ortaya çıkabilmekte. Demek ki insanların tutum ve davranışları aslında inançlarından ve ideolojilerinden bağımsız… Bizler kendi duruşumuzu kendimizi bağlı hissettiğimiz bir din veya ideolojiye atfen anlatıyor olabiliriz. Ama aslında kendimizi kandırmaktayız… Eğer ahlakı ve temel insani değerleri öne çıkaran biriysek, bunun nedeni dinimiz veya ideolojimiz değil başka bir şey… Aynı şekilde eğer birileri insanlığa aykırı olarak değerlendirilen yollara tevessül ediyorsa, bunun da nedeni onların inancı veya ideolojisi değil.
Öte yandan bütün dinlerin ve ideolojilerin insani davranış bağlamında eşit veya nötr olduklarını söylemek de zor. Onların da bir bölümü bu tür tutumları desteklemeye daha yatkın. Oysa her din ve ideoloji kendisini ‘insanlık adına’ bir doğru olarak önerir, öyle kabul edilmeyi umar… Dolayısıyla aslında her din veya ideoloji kendisini kandırır. Dayandığı kabullerin evrensel anlamda doğru olduğunu öne sürer, ama aslında sınanması mümkün olmayan kabuller arasından bir tercihte bulunur. İşte o tercih bazı anlatıların Tanrı’nın varlığına, diğerlerinin ise yokluğuna dayandırılmasının nedenidir. Diğer bir deyişle herhangi bir inanç ya da ideolojinin nitelikleri savunduğu fikirlerle, vazettiği doğrularla belirlenmez. Onları aşan bir ön kabuller zemini üzerinde anlam kazanır.
Uzun yıllar ateist bir solcu olarak yaşayan birinin ‘bir anda’ dindarlaşması, ya da tersine inançlı birinin kısa bir sürede Tanrı’dan uzaklaşması, hayatı ideoloji düzleminde algılayanlar için açıklanması zor, psikolojik durumlardır. Oysa eğer bu örneklerdeki ateizm ile inanç benzer ön kabullerden beslenmekteyse, kişi kolayca bir ideolojiden veya inançtan diğerine geçebilir. Çünkü onu hayata adapte eden, kendi tutum ve davranışını kendi gözünde anlamlı, doğru ve meşru kılan şey inancı veya ideolojisi değil, söz konusu kabullerdir.
Görülüyor ki ister kişi davranışlarından ister mega anlatılardan gidelim, inançlar ve ideolojiler tutum ve davranışlarımızın sadece ‘kabuğu’, onlara haklılık kazandıracağını düşündüğümüz koruyucu kılıflarıdır. O zaman inanç ve ideolojilerin ‘altında’, onları kuşatarak tanımlayan daha geniş bir zemin var demektir… Öyle ki insanlar, kurumlar, öğretiler, inançlarya da kültürler ancak bu geniş zeminden beslenerek kendilerini ‘kurabilirler’.
Bu zemini hesaba katmadığımızda gerçekliği de anlayamayız. Gördüklerimizi ideolojiye veya inanca bağlar, böylece aslında kendi ideolojimizi ya da inancımızı besler, göreceli cehaletimizi sürdürürüz.

<p>Sosyal medyada 'Help Turkey' etiketiyle başlatılan ve şüphe uyandıran kampanyanın gerçek yüzü ort

Fitne ateşini körükleyenler

Orman yangınlarında yaralanan hayvanlar tedavi ediliyor

Uluabat Gölü, yeşile büründü

Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Suver, Van'da incelemelerini sürdürüyor