• $7,4805
  • €9,0729
  • 442.24
  • 1565.01
13 Kasım 2011 Pazar

Bir Almancının hatıraları!

Bu yıl Türklerin Almanya'ya göç macerasının 50'nci yılı, ve bu konuda çok şey yazılıyor. Ama çoğu naylon! Ertuğrul Özkök gibi Almanya'ya gidip avratlarla Türk hamamında resim çektirmek 'Almancılığı' anlamaya yaramaz. Ben aslında gerçek Almancılardan biriyim. Nasıl Almancı olduğum ise uzun hikaye!
İstanbul Alman Lisesi mezunu olduğumdan iyi Almanca konuşuyordum. 1964 yılında Ankara Siyasal Bilgiler fakültesinde ikinci sınıf öğrencisiyken yazın çalışmaya karar verdim. Almanların Arbeitsamt denen kurumu Ankara'da (ve İstanbul'da) Alman İrtibat Bürosu denen bir büro açmıştı ve Türk tarafında İş ve İşçi Bulma Kurumu tarafından seçilen işçi adaylarını, sağlık muayenesi sonrası elden geçirir, Almanya'nın şirketlerinin işçi talepleri ile eldeki sağlıklı işçiler arasında bağlantıyı yapardı. Ankara Alman İrtibat bürosunda sağlık raporlarını gözden geçiren ve son muayeneleri yapan bir Alman doktor ile büroyu yöneten bir Alman bulunurdu. İki adet de bu kişilere yardım eden ve tercümanlık yapan Türk vardı. Ben işte bu Türklerden biri olarak 1964 yazında işe başladım.
Türk işçi adaylarının en büyük sorunlarından biri sağlık muayenesinde çakmaktı. Düşünsenize aslan gibi genç bir adam sağlık muayenesinde çaktığı, çürük çıktığı zaman köye nasıl dönerdi? Sağlık muayenesinde çakma da en çok yüksek tansiyon gibi konularla ve ciğer röntgenlerinde tespit edilen hastalıklar ile ilgili sorunlardan kaynaklanıyordu. İşçilerimiz derhal tansiyon sorununa çözüm buldular. Biri herhalde işçi adaylarına sarımsak yedikleri takdirde tansiyonlarının düşeceği fikrini vermişti ki, Alman İrtibat Bürosunda mülakata aldığımız yirmi otuz kişilik aday gruplarının hemen hepsi tansiyon kontrolüne girerken, işkembeci dükkanından yeni gelmiş gibi, sarımsak kokarlardı. Zavallı Alman doktor ve yardımcısı ise haliyle sarımsak kokusundan pek hoşlanmazlardı. Alman-Türk ayrışması daha ilk basamakta böylece başlamış oldu.
İşçiler Ankara ve İstanbul'da seçildikten sonra kabaca 1000 kişilik gruplar halinde Sirkeci garından trenle Münih'e gönderilirlerdi. Ben görev icabı birkaç ayda bir bu trenlerde görev de yapardım, üç günlük tren yolculuğunda iki Türk görevli, düzeni korurdu. Bin kişilik trenin içinde kabaca 100 kadar kadın vardı, gerisi 900 erkekti. Kadınlar en öndeki iki vagonda yer alırdı, sonra da içinde yöneticilerin olduğu boş ve kadınlar ile erkekleri ayıran bir 'tampon vagon' vardı. Sonra da erkek işçilerin vagonları gelirdi. Ancak hudut geçildiği andan itibaren erkek tarafındakilerin ilgisi kadın tarafına dönerdi ve öbür tarafa geçmek isterlerdi. Bizlerin görevi de buna izin vermemekti.   
Almanya'ya Ankara bürosundan ilk giden işçiler büyük çapta Nevşehir, Kırşehir, Yozgat, Konya, Kayseri gibi Orta Anadolu kentlerinden gelen, ağır işe yatkın, genç tarım işçileri idi. Haliyle de hiç yabancı dil bilmiyorlardı. Tren yarı yolda Belgrat istasyonunda bir saat kadar durunca işçiler trenden inerdi. Günün Yugoslav yöneticileri Belgrat istasyonunda Türkçe anons yapmaya yanaşmadığından, trenin kalkışı Yugoslavca anons edilir ve tabii kimse anlamadığı için de, her tren seferinde 30-40 kişi Belgrat'ta kalıverir, sonradan elçilik ve konsoloslukların çabaları ile bir hafta rötarla Münih'e gelirlerdi. Tabii pasaportları ve cüzdanları da genelde ellerinde olmadığından ve trende kaldığından, beş parasız ve kimliksiz sorun yaşarlardı.

Sigara için para isterlerdi
İşçi treni Münih istasyonuna girdiğinde ise kafile derhal Münih istasyonunun altındaki dev sığınağa alınır ve işçiler onları teslim almaya gelen firma temsilcileri ile buluşturulurdu. Burada da büyük kaos yaşanırdı. İşçilerin önemli bir kısmı sigara içerlerdi ve yolda da sigaraları bitmiş olarak Münih'e inerlerdi. Ceplerinde Alman Markı da pek olmazdı. Sürüden ayrılmalarına da, kaybolacakları gerekçesi ile izin verilmezdi. Bu nedenle sigara alamadıklarından, Almanlardan bir tek sigara bile talep etseler, savaş sonrası Almanya'sının temel adeti olan şekilde, Almanlar bir sigara verir ve karşılığında beş on Alman Kuruşu talep ederlerdi. Bizim kültürümüzde ise böyle bir şey ayıptı. Tek sigara için para mı talep edilirdi? Fakat ilk kişisel ekonomi dersini de orada almış olurlar, ama hiç anlayamazlardı. Uyum sorunu böylece daha Almanya'daki ilk günde başlamış olurdu.
Önümüzdeki haftalarda kendimin nasıl Almanya'ya işçi olarak gittiğimi ve orada yaşadığım ilginç olayları da hikaye edeceğim, bugünlük bu kadar!

<p>Moldova asıllı ses sanatçısı Leonida Timuş, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un son dönemdeki

Moldova asıllı sanatçı Macron'un İslamiyet karşıtı açıklamalarına Fransızca ilahi ile tepki gösterdi

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Yusufeli Barajı'nda sona yaklaşıldı

Edirne Müftülüğünde meydana gelen yangında ahşap bina kullanılamaz hale geldi