• $13,6987
  • €15,5529
  • 785.627
  • 1910.41
20 Mayıs 2014 Salı

Beraberce düşünelim!

Bugün artık bazı temel ekonomi konularını tartışmanın gerekli olduğu kanısındayım. Hemen de başlayalım.
Türk parası 1989 yılında konvertible oldu, vatandaşlar döviz tutmakta ,almakta ve satmakta ve borçlanmakta tamamen serbest hale geldi. Bu bir milattır ama oldukça erken bir milat. Çünkü o zaman TL faizi çok yüksek olduğundan derhal borçlanabilen dövizle ucuza borçlandı ve 1994 ve 2001 krizlerinin temeli olan açık döviz pozisyonu, yani döviz varlığından çok döviz borcu olmak, oracıkta ve o anda oluştu. Bu erken bir milattı, çünkü bizden çok daha ileride bir sanayi ülkesi olan Japonya bile ancak 1986 yılında konvertibiliteye geçmişti. Sonuçta 1994 ve 2001 krizlerini yaşadık. Ama önceden öğrenmemiz gereken şeyleri ancak sonradan öğrendik. Acaba iyice öğrendik mi?

2001 krizi sonrası biz de başladık

İnsanlar 1961 yılından beri Robert Mundell tarafından gündeme getirilen ana teoremi pek anlamıyorlardı. Mundell göstermişti ki sermaye hareketinin serbest olduğu ülkelerde hem faizi hem de kuru kontrol etmek mümkün değildi. Bu nedenle de para politikası ile faizi kontrol edip, döviz kurunu piyasaya bırakmak temel yaklaşım haline geldi. Enflasyon hedeflemesi denen bizim de uygulamaya 2001 krizi sonrasındaki yıllarda başladığımız yaklaşım bu temel ilkeye dayanır.
Ancak 2008 yılında ABD’de başlayan ve sonra da 2009 yılı ilk çeyreğinde Türkiye’ye bulaşan global kriz bu “ilkeyi” de hırpaladı. Batı’da faiz nerede ise sıfıra inip gelişen ülkelerde ise yüksek reel pozitif olduğu için global sermaye gelişen ülkelere akmaya başladı. Türkiye de yüksek dozda sermaye girişi yaşayan ülkelerdendi. “Sırıtarak” başkasının tasarrufunu yüksek getiri ödeyerek aldık ve en acısı bu yabancı tasarrufunu almak kolaylaşınca da, giderek daha yüksek oranda yabancıların tasarruflarının esiri olduk. Bu gelişmenin iki temel sonucu vardı.
Birincisi dış sermaye finansal yatırımlar için girdikçe ülke parası da aşırı değerli hale geliyordu. Ama sermaye endişelenip de yurtdışına çıkmaya başlarsa da bu sefer yerel para hızla değer kaybediyor ve panikleyen yerel kişiler de dövize hücum ediyorlardı. İkincisi ülkede artan likiditeden dolayı giderek daha fazla kredi almaya ve tasarrufu bırakmaya ve aşırı harcamaya başladık.
Ülkede tasarruf oranı milli gelir oranı olarak yüzde 20 civarından yüzde 12.5 düzeyine indi bunu teknik adı da cari denge açığıdır. Çünkü hem iç tüketim hem de iç yatırımın artması, global ortam da durgunluk içinde iken, ithalatın dev artışı ve büyük dış denge açığı getirir. Tasarruf etmeyi bırakıp emanet para ile tüketenin sonu budur.

Tasarruf etmek yok tüketim çok

Bu durumda sermaye hareketi serbestisi ortamında döviz kurunu piyasaya bırak ilkesi çalışmamaya başladı. Merkez Bankası hem faizi hem de kuru kontrol altında tutmak için bir farklı şeyler yapmak zorunda kaldı.
Hem koridor sistemi hem makro ihtiyati tedbirler bu nedenle gündeme geldi. Vatandaşların üretmek ve tasarruf etmek yerine borçlanma ve tüketmeyi sevdiği bir ortamda sınırsız serbestinin sonucu budur.
Tasarrufun olmadığı bir ekonomide de, hele global ortamda, yani dış âlemde büyüme sıfırın altında ve faiz de sıfıra yakın iken kuru devalüe ederek ihracatı artırmak bir kurtuluş olamaz. Nitekim olamadı da!
Peki bugün nerede duruyoruz? O da yarın anlatılacak!

<p>Oyuncu kadrosuyla göz kamaştıran 'The French Dispatch' nihayet beyaz perdede...  Türkiye'de 'Fran

'Gazeteciliğe aşk mektubu' The French Dispatch

Bu yiyecekleri sakın buzdolabına koymayın!

Tokat'ta lise kütüphanesinde 2 el yazması Kur'an-ı Kerim bulundu

Hamzabeyli Sınır Kapısı'nda TIR kuyruğu 19 kilometreyi buldu