• $ 5,7105
  • € 6,3204
  • 275.213
  • 100339
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

“Değer”li bir değişim örneği olarak Türkiye...

Değişim özünde sihirli bir kelime değil. Kullanıla kullanıla belki anlamının içi boşalmış olabilir. (Çünkü söz, suiistimalini anlamını terk ederek cezalandırır.) Ama aslında ister birey, ister devlet olsun, sürekli yanı başımızda olan tezcanlı bir dost, bazen ise amansız bir düşman değişim. Onu nasıl algıladığımızla ilgili bir durum bu.

Bizler farkında olmasak da her gün yeni bir dünyaya uyanıyoruz. Siyasi hayatın keskin değişimleri devrimler ise, tabiatın keskin değişimleri de mesela bir deprem olabilir. Sosyal/çevresel yaşam alanımızın böyle hızlı şekilde dönüştüğü dönemlerde değişimi daha sert hissediyoruz.

Ama hayat genelde böyle yaşanmıyor. Her gün devrimler, depremler olmuyor. Daha tedrici bir değişimin içinde yol alıyoruz. Bu da, sanki denge durumlarında toplum devinmiyor gibi algılanıyor. Oysa öyle değil. Filozofun dediği gibi, “değişmeyen tek şey değişimin kendisi” ve aynı nehirde iki kez yıkanılmıyor.

Bu insanı temelde rahatsız eden bir şey. Kurumları da öyle. Değişime olan direnç, “muhafazakarlık” olarak yanlış biçimde tanımlanıyor. “Gelenek” de bu yanlış anlamadan nasibini alıyor. Oysa ne muhafazakarlık, ne de gelenek değişim ile karşıt konumlanmıştır.

Gelenek değişim içinde evrensel olanın korunmasıdır. “Değişiyorum” diye evrensel ilkelerden taviz vermek, değişmek değil yozlaşmak olur. Batı, değişmesi gereken şeyleri hedef alırken, bu torbanın içine evrensel ilkeleri de attığından bugün bunalım içinde. Pozitivist ilerlemecilik, insanı fayda adına sürekli tekamül ettirilebilecek bir makine olarak yorumladığından bugün anlam krizi yaşıyor.

Sadece anlamın krizi de değil bu. Evrensel ilkeler yararsız bulunduğu ve terk edildiğinde, dünyaya cenneti değil, cehennemi indiren etkileri gecikmiyor. Hâlâ bu yıkımı hissediyoruz ve bu yanlışlığın terk edileceğine dair ufukta henüz güçlü bir işaret yok.

İşte Türkiye dünyanın bu sancılı döneminde, kendi değişimini tedrici ve şiddetsiz biçimde ilerleterek önemli bir farkı ortaya koyuyor. Türkiye’de hem gündelik hayata entegre olmuş hem de gerektiğinde sokaklarda şehit olmak için yarışan insanların varlığı dünyayı hayrete düşürüyor. Bu durumu anlamakta zorlanıyor ve kendi zaaflarını gösteren bir aynaya dönüşen Türkiye’ye bu yönüyle kırgınlık besliyorlar. Bunun gizli bir hayranlık içerdiğini de görmek gerekiyor.

Sayın Erdoğan’ın inançlı bir mümin olarak, kim olduğunu unutmadan, utanmadan, eğilmeden bükülmeden güçlü bir siyaset yapılabileceğini ortaya koyması da ciddi bir rahatsızlık nedeni. Seküler dönemde bir ayıp, gizlenecek bir zaaf olarak benimsetilen inançlı olma durumu, aslında bir tahakküm hikayesinin sonucudur, sonuna kadar siyasidir.

Çünkü siyaseti de belirleyen en nihayetinde değişen şartlara önderlik etmek olduğu kadar, bu önderliğin hangi değerlerden ilham aldığıdır. “Dünya beşten büyüktür” ve “One minute” çıkışının içinde bu iki özelliğin mezcolma durumu vardır. Sadece değişim diyerek bir filin daldığı gibi züccaciye dükkanına dalamaz ya da değerleri sözde bırakarak etkili olamazsınız.

Yani hem kendiniz olacak, hem değişimi yakalayacak, hem de bunları değerlerden ve dünyadan kopuk olmayan bir siyasete dönüştüreceksiniz. Esasen toplumların beklentisi de budur. Kalıcı olanı korumak, değişmesi gerekeni değiştirmek…

İnsan sadece ekmekle yaşamaz. Ama ekmek bulamadıklarında da bu işte bir hinlik olduğunu bilirler. Değerler entelektüel bir tartışma olsun diye değil, insanlar iyi yaşasınlar diye vardır.

Erdoğan’ın çileler kadar başarılarla dolu siyasi hayatının bu kadar uzun soluklu olması, millet tarafından bu kadar sahiplenilmesinin nedeni de bu dengeyi tutturabilmiş olmasıdır. Değerlerden, insandan, adaletten taviz vermeden siyaset yapmak mümkündür ve bu konudaki real politik ezber bozulmuştur.

İnsanları ve hayatı tüm çeşitlilikleriyle saygıyla karşılama gerekliliği, tüm insanların onurlu bir yaşamı hak ettiği, adil paylaşımın en iyi kazanç yolu olduğu, değerlerden yola çıkılarak değil de, başka nasıl bulunacaktı ki? Nietzsche bu soruyu ortaya atmış ve cevapları vermeden dünyadan göç etmişti. Kanımca insanlık artık bu sorunun cevabını daha fazla savuşturamaz.

<p>Antalya’da bir halk otobüsüne binen Fevzi (76) ile Adile Şentürk (72) çifti, Hasan Subaşı Caddesi

Otobüs Şoförü Yaşlı Adamı Darp Etti! Görüntüler Ortaya Çıktı...

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Tahta parçalarıyla bakın ne yaptı?

İstanbul'da sahte nargile tütünü imalathanesine baskın