• $8,155
  • €9,7089
  • 457.312
  • 1393.24
25 Şubat 2015 Çarşamba

Faiz tartışması, politik sistem tartışmasıdır

Dün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), politika faiz oranını yüzde 7,75'ten yüzde 7,50'ye indirdi. Ama bu adımla birlikte faiz koridorunun üst bandında da yüzde 11,25 olan seviyeyi yüzde 10,75’e çekti. Böylece gerçek anlamda faiz indirmiş oldu. Alt bantta da indirim yaptı ama daha az. Yine böylece bir sıkı para politikası-dolayısıyla enflasyon hedeflemesi aracı olan- faiz koridorunu etkin olarak kullanacağına da söylemiş oldu. Geçen sefer-belki- yapması gerekeni şimdi “utangaç” ça yapmış oldu. Tabii şimdi de bu seviyeler, işsizliğin artmaya, ihracatın ve sanayinin tornistan yapmaya başladığı şu günlerde hala yetersiz. Yani reel ekonomiyi yatırım yapmaya teşvik edecek ve yönlendirecek yerden hala çok uzağız. Şunu da söyleyeyim; kurtların bile birbirini yediği bu “aç kurtlar” sofrasında ceylan ürkekliği ile mavi boncuk dağıtıp durumu idare etmek, hiç şüphesiz ki, sonu çok yakın, bir uzatma taktiğidir. “Seçimlere kadar durumu idare edelim; sonrasına bakarız” anlayışı ile bu ülkenin para politikası oluşturulmaz.

Faiz tartışması yapmıyoruz

Şunu hep söyledik; bu tartışma bir faiz yüksek, düşük tartışması değildir. Sayın Cumhurbaşkanı da bu tartışmayı buradan yapmıyor; bu tartışma, Türkiye’nin, bir kez daha treni kaçırmama, Batı’nın krizini bir fırsata çevirme ve kendi özgün büyüme, kalkınma modelini oluşturma tartışmasıdır.
Bakın Türkiye’de bütün AK-Parti iktidarları dönemlerinde, 2008 krizinin fırtınası da dahil, ihracatın bu kadar hızlı ve üst üste düştüğü bir dönem daha olmadı. Bunun tabii ki küresel ve bölgesel konjonktürel nedenleri var. Avrupa’nın hızlı daralması, Irak’tan başlayan siyasi sorunlar, Rusya krizi ve dolar/euro paritesi… Ancak, bütün bunları siz ekonominin üzerindeki toz olarak düşünün, o tozu temizlediğiniz zaman karşınızda, istim üzerinde bekleyen, Erdoğan’ın 2008 hamlesiyle,-IMF’nin kovulması ve GAP Eylem Planı- temeli atılmış bir reel ekonomi var sadece. Ama bu ekonomiyi çalıştıracak, okyanusta yüzdürecek kurumları ve vizyonu, bunları alıp götürecek politik hattı biz, Cumhurbaşkanı dışında, göremiyoruz.

İhracat -ısrarla- neden düşüyor?

İşte sorun tam da budur. Yoksa burada para politikası üzerinde teknik tartışma yapmıyoruz. Bu cümleden olmak üzere, ihracatın-konjonktürel olumsuz etkiler dışında- neden düşmeye başladığını ve işşizliğin neden tırmandığını söyleyelim; ihracat odaklı sanayici, yüksek finansman maliyeti yüzünden yenileme yatırımı yapamıyor, Asyalı rakiplerinin gerisinde kalıyor. Ve en ufak bir ekonomik, siyasi sıkışıklıkta alıcılar, zamanda, fiyatta ve vadede, daha avantajlı olan diğer üreticileri tercih ediyor.
Şu anda Türkiye’de imalat sanayinin faaliyet karlılığı yüzde 5,3-5,5 seviyelerinde, öz sermaye getirisi ise yüzde 4,5 seviyesindedir. Yani imalat sanayine öz sermaye koyan bir girişimci, finans alanına yatırdığı sermayenin neredeyse yarısına yakın bir getiri elde edecek. Böyle olunca hem iç tasarrufların hem de dışarıdan gelecek Doğrudan Yabancı Yatırımların imalat sanayine yönelmesi mümkün olmuyor ve Türkiye, imalat sanayinde en çok katma değer üreten ülkeler sıralamasında da geriliyor.
Şimdi tabii ki bu tablodan tümüyle para politikasını sorumlu tutamayız ama para politikası bir zihniyetin sonucu olarak bugün önümüze gelmektedir ve biz bu zihniyeti eleştiriyoruz. Bu zihniyet, “biz zaten bir şey yapamayız, IMF gelsin bize çeki düzen versin” diyen zihniyettir. Bu zihniyet, Türkiye’de bütün sanayiyi bir kaç aile ve onun finans oligarşisine mahkum eden, bunlar dışında kimse piyasaya girmesin, yatırım, ihracat yapmasın diye Marmara Bölgesi’nin limanlarını, alt yapısını bile yarım yamalak yapan zihniyettir. Bu zihniyete Türkiye’de bürokrasinin nasıl ortak olduğunu ve milletin değil de, bu oligarşinin bürokrasisi olduğunu biliyoruz. Bunun için Cumhurbaşkanı’nın en çok şikayet ettiği alanlardan birisi bürokratik oligarşi oldu.

Wicksell’in dersi…

O zaman şu temel iktisat –giriş- dersini tekrar edelim:
İsveçli iktisatçı Wicksell, ‘Eğer ki bir ekonomide yapılan yeni yatırımların ortalama kâr oranları faiz oranından düşükse orada sorun var’ der ki, doğrudur; bu, baş aşağı giden, çürüyen ve çürümüş finans-kapitalin hakim olduğu bir ekonomi olmuştur. İşte bizim (bugünkü) “faiz” sıkıntımız da budur.
Bu çürümüşlüğün bir diğer göstergesi de o ekonomide gelir dağılımından daha hızlı olarak servet dağılımının bozuluyor olmasıdır. Gelir, bir zaman diliminde elde ettiğimiz kazançtır. Servetin aksine dinamiktir. Gelir dağılımı çok bozuk olursa, gelir dağılımından daha hızlı servet bozulması olur. Harcayamayacak ve yatırım yapamayacak karar çok geliri olanlar servetlerini banka sermayesine yönlendirir ve daha fazla faiz alırlar. Finans kapital ekonominin kendisi olur ki bu çöküştür. Faiz ve türev gelirleri hızla artar, yatırımlar geriler, ücretler düşer. Bugün dünyada, servet dağılımı gelir dağılımından daha bozuktur. Ve bu krizin de temel nedenidir; bunu değiştirmeden hiç bir krizi çözemezsiniz, etrafında dolanırsınız.

Ekonomi’de “One Minute”

İşte şimdi Türkiye, bunun farkında, bunun için ekonomi de “one minute” diyoruz.
Şunu söyleyebiliriz; içinde bulunduğumuz krizden, yatırılan parasal sermayeden daha fazla beşeri sermayeyi kazandırmayı başaran ekonomiler kazançlı çıkacak ve yarının dünyasını yönetecektir. Tartıştığıınız budur ve bu paradigmaya nasıl geçeceğimizdir. Ve bu, aynı zamanda, bir politik sistem tartışmasıdır ki, kanımızca Başkanlık Sistemi ihtiyacının da ekonomik temeli-gerekçesi- tam buradadır.

<p>Koronavirüs salgınının uzun süredir kontrolden çıkmış olduğu ABD'de son durum ne? Aşılama süreci

ABD'de koronavirüs salgınında son durum

Beşiktaş, Erzurum'a ayak bastı

Zonguldak'ta dereden akan çamurlu su denizin rengini değiştirdi

Nisan ayında yağan kar Domaniç Dağları'nı beyaza bürüdü