• $ 7,8964
  • € 9,3056
  • 484.531
  • 1205.37
Haber Hattı
Haber hattı
0530 708 54 54
Bip""/
Haber hattı
0530 708 54 54
Reklamı Kapat

Edebiyattan beyazperdeye benim sinemalarım

Önceki yazımızda yazarlarımıza, edebiyatçılarımıza ‘Eğer Türk edebiyatından bir eser sinemaya uyarlanacak olsa hangi romanı beyazperdede görmek isterdiniz’ diye bir soru yöneltmiştim.

Alev Alatlı, Halil Berktay, Cihan Aktaş, D. Mehmet Doğan, Selim İleri, Turan Karataş, Sibel Eraslan, Yıldız Ramazanoğlu, Yağmur Atsız, Necip Tosun, Aykut Ertuğrul gibi isimler, beyazperdeye aktarılmasını istedikleri romanların özelliklerine dair küçük notlar da düştü.

Bugünkü yazımızda o notlardan tadımlık paylaşımlar yapmak istiyorum.

Bu aynı zamanda küçük bir edebiyat okuması olacak.

Sorumuzu cevaplandıran isimlerden ünlü tarihçi yazar Halil Berktay, Nazım Hikmet’in ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı sinemada görmek istediğini söylerken gerekçesini şöyle dile getiriyor:

Edebiyattan beyazperdeye aktarılması için tereddütsüz Nâzım Hikmet'ten Memleketimden İnsan Manzaraları'nı seçerim. Şiir ayrı bir kategori diye bakmayın; uzun bir manzum-romandır aslında, dev boyutlarda bir nehir-roman kapsamındadır. 20. yüzyılın ilk yarısı Türkiye toplumunun aynası, benzersiz öyküsüdür. Olağanüstü renklidir, zengindir, akıcı ve dramatiktir. Müthiş bir çeşitliliği vardır. Âdetâ hazır bir senaryo gibidir. Tamamı çekilemez tabii; özellikle Birinci Kitabın içindeki “Kuvayı Milliye Destanı” fasıllarını ayrı tutmak gerekir. Zira bunlar (1930’lar ve 40’lar anlamında) güncel ve realist değil ideal, epik-efsanevî karakterdedir. O tarihsel geri dönüşlere girmek, bütün bir atmosfer değişikliği anlamına gelir. Okurken olur da sinemada olmaz sanıyorum. Öte yandan, malzeme inanılmaz bir bolluk arz ettiği için hiç fark etmez. Birinci Kitabın diğer bölümleri ile Şu 1941 Yılında diye de bilinen İkinci Kitabındaki çeşitli “episod”lardan fevkalâde bir seçme ve montaj yapılabilir.

Kimin oynamasını isterdiniz sorusu ise çok problemli. Zira "star" sistemine uygun değil. Belirgin bir baş kahramanı yok. Onun yerine, halkın içinden seçilmiş olumlu-olumsuz bir yığın tipleme var. Çok sayıda, çok iyi ve hepsi alçakgönüllü oyuncudan oluşan çok geniş bir kadroyu gerektirir. Bunları söylerken içim titremiyor da değil, acaba birileri yapmaya kalksa nasıl bir "kitsch" melodramla karşılaşırım diye. Türkiye'deki abartılı "dizi oyunculuğu" alışkanlıklarıyla yapılmasındansa, yapılmamasını tercih ederim. Fakat kim oynar diye değil de kim çeker, kim yönetir diye soracak olursanız, ki bence bu eser için kimin oynayabileceğinden çok daha önemli, olsa olsa Nuri Bilge Ceylan derim. Doğrusunu isterseniz, ben de kimbilir kaç defa okuduğum ve tek tek her sahneyi gözümde canlandırabilecek duruma geldiğim için, hayal bu ya, böyle bir projede bir tür danışman-senarist olarak çalışmak isterdim.

Yazar Alev Alatlı ise Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Suyu Arayan Adam’ eserine sinemacıların dikkatini şu sözlerle çekiyor:

Şevket Süreyya Aydemir’in belgesel romanı ‘Suyu Arayan Adam’ı sinemada görmek isterdim. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, sancılarını anlatan müthiş bir dizi olur. Aydemir’den Nazım Hikmet’e herkes orada olacağı için çok da zengin bir oyuncu kadrosu yer alır.

Selim İleri’den ise Kemal Bilbaşar’ın romanı ‘Denizin Çağırışı’ önerisi geldi. Türk edebiyatında psikolojik yabancılaşmanın konu edinildiği romanı kendisine yakın buluyor İleri ve şöyle devam ediyor: Bir ruh karmaşası. Bana çok yakın. Rahmetli Aytaç Arman oynasın isterdim Aytaç çok iyi bir aktördü.

Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı D. Mehmet Doğan ise tercihini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden yana koyanlardan… Bir diğer önerisi ise Safiye Erol’un Ciğerdelen romanı…

Peki Neden?

Doğan cevaplıyor: Edebî eserler, okuyucunun kendi hayâl sineması için yazılmıştır. Okuyucu onu zihninde sese ve görüntüye çevirir, filmleştirir. Bu yüzden her okuyucunun filmi farklıdır. Türk edebiyatının en büyük romanı olarak kabul ettiğim Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken onu film olarak da düşünmüşümdür. Bütün dünya için geçerli bir bürokrasi çarkı!

Sözü üstün tutmak, kalıcı olanın o olduğunu bilmek, film yapılan edebî eserlerin sinemalık değerinin onun hizasına ulaşamadığını çok sık görmek “cins edebiyat eserleri film yapılmasın” görüşünü güçlendiriyor. Belki kudretli bir senaryocu ve muktedir film yöneticisi bunu başarmayı deneyebilir. Ortaya çıkacak mizah mı dram mı olur, bu şimdiden kestirilemez.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün film yapılması yönünde başka teklifler olabilir. Bu yüzden dikkatten kaçan bir romanı, Safiye Erol’un Ciğerdelen’in sinemalaştırılmasını teklif edebilirim. Bazen bu roman bana sanki sinema için yazılmış gibi gelir.

Onlarca öykü, inceleme kitabına imza atmış yazarlarımızdan Cihan Aktaş’ın film olmasını istediği roman ise Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ı oldu.

Romanın neden beyazperdeye aktarılması gerektiğine gelince…

Aktaş’ın cevabı şöyle:

Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ı Osmanlı’nın son döneminde edebiyat çevrelerinde hakim tartışmaları dönemin sosyo kültürel iklimini de verecek şekilde yansıtmakta bir hayli başarılı. Romanın Servet-i Fünun dönemi şairi nitelikleri taşıyan kahramanı Ahmet Cemil’in yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra İstanbul’dan kaçarcasına uzaklaşmasının sinemaya nasıl yansıyacağını merak ediyorum doğrusu. Romanda ‘yetememe’ noktasındaki kaçış; kalıcı bir tepkinin haberini veriyor, edebiyatta olduğu gibi hayatta da…

Yazar Yıldız Ramazanoğlu ise tercihini Kemal Tahir’in ‘Esir Şehrin İnsanları’ romanından yana kullanıyor. Nedenini ise şöyle açıklıyor:

Yeni kuşakların 1. ve 2. Dünya Savaşlarının sadece Avrupa’yı ilgilendirdiğini düşünmeleri bu romanı seçmeme sebep oldu. Tarihimize, yakın zaman hikayemize övme ya da mahkum etmenin dışından bakabilmek için edebiyat ve sinemanın işbirliğinden doğacak zihinsel zenginleşmeye ihtiyacımız var. 1. Dünya Savaşı ve İstanbul’un işgali bizim için bir dönüm noktası ve bu ağır olayların aydın ve halk cephesinde çeşitli yansımaları oldu. İnsan tutumlarıyla ilgili gerçekliğimizin her köşesini serinkanlılıkla gören ve gösteren yapımlar farklılıklarımızla yüzleşmemize, olgunlaşmamıza katkı sağlar. Mithat Cemal Kuntay’ın ‘Üç İstanbul’ romanıyla birlikte ‘Esir Şehrin İnsanları’ aydın profilleri hakkında zengin bir atmosfer sunuyor.

Turan KarataşSaatleri Ayarlama Enstitüsü’ diyenlerden... Tanpınar’ın bu romanını sinemada görmek istediğini söyleyen Karataş, romandaki Halit Ayarcı karakterini ise Haluk Bilginer’in oynamasını öneriyor. ‘Eğer’ diyor Karataş, ‘Bu romanın filmini hakkıyla yapabilirsek, Türk sinemasının yüz akı, şaheseri olur.’

Usta öykücü ve eleştirmen Necip Tosun’dan Türk edebiyatının başyapıtları arasında olan bir roman önerisi geliyor… Tanpınar’ın unutulmaz eseri Huzur’u beyazperdede görmek isteyen Tosun’un gerekçesi ise şöyle:

Tanpınar’ın Huzur romanında yaklaşan İkinci Dünya Savaşı, yoksulluk, genç cumhuriyetin ikiye ayrılmış mazi ve gelecek çatışması yaşayan aydınları, Batı ve Doğu zihniyeti karşılaştırması, aşk, İstanbul, sanat tartışmaları, felsefi tartışmalar Mümtaz, Nuran, Suat, İhsan dörtgeninde gündeme gelir. Huzur’un ana karakterlerinden biri de İstanbul’dur. Roman, şehrin ruhuna inen, İstanbul’un kalbini ortaya koyan emsalsiz tasvirler, çağrışım ve göndermelerle doludur. Aynı zamanda estetik, sanat teklifleri olan roman baştan sona müzik tartışmalarından oluşur.

Çoğunlukla iç monologla anlatılan bu şiirsel romanın görüntünün diline aktarılması elbette güç. Romanda sinemanın aradığı olay, avantür yanlar oldukça az. Özellikle iç monolog, bilinç akışı, geriye dönüş, sembolik anlatım, soyutlama gibi anlatı yöntemleri sinema sanatına pek de uygun değil. Ancak Mümtaz’ın imkânsız aşkı, gezip dolaştığı İstanbul görüntüleri, müziğe yaslı anlatımı, hayatına giren insanlarla tartışmaları, fondaki savaş beklentisi atmosferi sinemanın aradığı imkânlar.

Huzur’un öncelikle Tanpınar’ın dünyasını tanıyan, onun dünyasına girebilen ve sinemanın imkânlarını bilen bir yazar tarafından senaryosu yazılmalı. Mustafa Kutlu yakın bir zamanda yaptığımız görüşmede yıllar önce Huzur’un senaryosunu Ayşe Şasa ile birlikte sekiz bölüm hâlinde yazdıklarını söylemişti.

Bu senaryo, o dönemde, TRT’ye teklif edilmiş ama bu proje gerçekleşmemiş. Tam da buradan başlanabilir. Bu senaryo güncellenip dizi gerçekleştirilebilir.

Yaşananlar göstermiştir ki, bu konuda başarının asgari şartı, sinema diline uygun bir metin ile yazarın dünyasını kavrayabilmiş yönetmenin uyumlu birlikteliğidir. Ortaya koyduğu filmlere bakılırsa Huzur’un yönetmen olarak emanet edileceği en iyi isimlerden biri Semih Kaplanoğlu’dur.

Şair Ebubekir Eroğlu gibi öykü yazarı Aykut Ertuğrul’un sinema için gönlünden geçen eser Filibeli Ahmed Hilmi’nin masal-hikaye karışımı alegorik anlatımlarla bezeli eseri Amak-ı Hayal… Ertuğrul, Amak-ı Hayal’i maharetli ve metne kendi yorumunu katmaktan çekinmeyecek bir yönetmenden izlemeyi çok istediğini söylüyor ve ekliyor ‘’Biliyorum, söz konusu Amak-ı Hayal olunca epey masraflı bir yapımdan bahsediyoruz ama “hayalin derinlikleri”ne inmek de ucuz olmasa gerek zaten!’’

Bir de not iliştiriyor Ertuğrul: Benim gönlümde her iyi rolün sahibi Sadri Alışık’tır.

Uzun yıllardır yurt dışında yaşayan yazar Yağmur Atsız’ın önerisi ise Peyami Safa’nın Fatih Harbiye romanı oldu. Doğu-Batı, modernlik ve geleneksellik tartışmalarını ele alan roman için ‘Türkiye’nin serencamını en iyi dile getiren eserlerin ön sıralarında gelir’ diyor Yağmur Atsız.

Sibel Eraslan’ın sinemaya aktarılmasını gönlünden geçirdiği eser ise Samiha Ayverdi’nin Batmayan Gün romanı…

Daha önce de belirttiğimiz gibi yazarlarımızın sinemaya aktarılmasını önerdiği romanların her biri çok kıymetli eserler.

Sinemacılarımıza küçük bir kılavuz olması temennisiyle…

Başkan Erdoğan'dan Ersin Tatar'a tebrik telefonu

Başkan Erdoğan'dan Ersin Tatar'a tebrik telefonu

Kilosu 800 liraya satılan çam fıstıklarının hasadı

Kilosu 800 liraya satılan çam fıstıklarının hasadı başladı

Başı beladan kurtulmayan hayvanlar

Başı beladan kurtulmayan hayvanlar

Balık pişirirken yapılan hatalara dikkat!

Balık pişirirken yapılan hatalara dikkat!