• $7,4177
  • €8,985
  • 437.656
  • 1467
15 Mayıs 2011 Pazar

'Anlamlayan Pratikler' ve Hulki Aktunç'un 40 Yılı...

Özellikle edebiyat ve reklam dünyasında soluk alıp verenlerin iyi tanıdığı ve aynı zamanda 'Büyük Argo Sözlüğü' ile dilimize büyük bir katkı sağladığına inandığım Hulki Aktunç'u tanıdığımda iletişim kariyerimin ilk yıllarındaydım. O da 'reklamcı' idi; metin yazarı... Sonraları kıskanılacak 'tutarlılık' ve 'nitelikte' bir edebiyat yolu izledi. O bilmez belki, ancak hemen hemen her durağını, yol ayrımı ve kıvrımını uzaktan da olsa izledim bir şekilde. Hep takdirle...
Bu bir... İkincisi, ise Kemal Tahir konusu... Büyük usta ile ilgili tüm referansları öncelikli olarak rahmetli Halit Refiğ dostum ve ustamdan almışımdır. Sonra bir miktar Attila İlhan'dan ve kısmen Selim İleri'den. Bir de tabii kitaplardan...
Bu iki nedenle Aktunç'un 'Yoldaşım 40 Yıl' adıyla kitaplaşan anılarını katmerli dikkatle okumak vacip oldu.
Kitap, bir anlamda yakın tarih açısından bir Türkiye retrospektifi değeri de taşıdığı için önemli. Hatta çok önemli. Bersay İletişim Enstitüsü'nde bir grup iletişimci olarak sürdürdüğümüz, 'yakın tarih' çalıştaylarımızda konuşup tartıştıklarımızla, Hulki Aktunç'un Kadıköy'de başlayan çocukluğu ve askeri lise yıllarından hukuk fakültesine geçişi, reklam ve edebiyat dünyasındaki gözlem ve deneyimleriyle birlikte 40 yıl içinden taşan dünya görüşü arasındaki paralellik, inanılır gibi değil.
Biz bu çalıştaylarda Türkiye'de olan biteni doğru okuyabilmek ve geleceğine dair akıl yürütebilmek için Demirkırat'tan başlayarak 12 Mart ve 12 Eylül belgesellerini izleyip belleklerimizi tazelemeye çalışıyoruz. İletişimciler, kamu vicdanının nasıl çalıştığını ve buna bağlı olarak 'hedef kitle' dediğimiz şeyin 'ortak ruhi şekillenmesi'nin nabzını tutmak, takip altına almak zorundalar. Bu zorundalıklardan hareket ederek geçmişe bakmaya kalkıştığımızda izlediklerimizin bize bir dizi 'anlamlayan pratikler' listesi sunduğunun farkına vardık:
1) Aymazlık, 2) İhtiras,
3) Subjektivizm, 4) Geçmişten ders alamama, 5) Yakın çalışma arkadaşlarını dirayetli kadrolardan seçememe, 6) Gelen uyarıları okuyamama, 7) İttifaklar kurma konusundaki yeteneksizlik, 8) Kibir...
Hulki Aktunç'un da 40 yılında da bizim tespit ettiğimiz bu maddelerin içinde değerlendirilebilecek nice gözlem var. Rıza Kıraç'ın 2008 yılında toplam 12 saat boyunca Hulki Aktunç'la yaptığı söyleşiler sonucunda ortaya çıkan bu kitap, benim de çocukluk yıllarımın geçtiği ve bu nedenle de tam bir mekan ve zaman buluşmasıyla tekrar içinde dolaştığım Kadıköy'le başlıyor.
Aktunç'un 6-7 Eylül olaylarıyla Kadıköy Çarşısı'nın içinde hiç tanımadığı şiddetle karşı karşıya kaldığı günlerin gözlemlerini aktardığı sayfalar özellikle ilginç. Sonrasında, İstanbul Selimiye ve Erzincan'daki askeri öğrencilik yılları, ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde sürekli okuyarak, yazarak, düşünerek, tartışarak ve 1963 yılından itibaren aralıksız günlük tutarak, aslında her adımda Türkiye'yle haşır neşir olmasını gerektiren bir toplumsallık duygusuyla edebiyat ve reklamcılık dünyasının içinde bulur kendisini.
Hulki Aktunç, darbelerin içinden geçerken asker dünyasını da, sivilleri de, sosyalistleri de, ülkücüleri de yakından tanıyacak ve Türk insanının kimliği üzerine en çok düşünen fikir adamımızla, yazdığı bir hikaye sayesinde tanışma fırsatını elde edecektir. İşte en çok heyecan duyarak okuduğum satırlardan söz etmek üzereyim.

Anılardaki Kemal Tahir
28 yaşında girdiği hapisten 40 yaşında çıkan bu büyük romancımızı, iletişimde yerli bir duruşu arayıp temellendirmeye çalıştığım uzun yıllar süresince pek çok kez anmış, okumuş ve rahmetli Halit Refiğ ile yaptığımız özel sohbetler aracılığıyla da anlamaya çalışmışımdır. Kafamda 'think global'i iflas ettirdiğim noktada Kemal Tahir'in eleştirel akıl zenginliğinden yöntem olarak nasıl ve ne kadar yararlanmış olduğumu doğru olarak ifade edebileceğimi sanmıyorum. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Kırılma noktalarının izlerini takip edip, anlamlayan pratiklerden büyük resmin gölgesine ulaşma yolunda, bildiklerimi tersine çevirip de her bir bilgi parçasını yere saçıp tekrar toplama arzumda, üstadın duygu dünyasından biraz olsun nasiplenmiş addederim kendimi.
Sevgili dostum Dücane Cündioğlu'nun şu muhteşem saptamasını bu arada anmam gerekiyor:
'Birini anlamak sanıldığından zordur. Birini, yani bir düşünsel yapı'yı, bir bütünü, bir kompleksi... Anlamak demek, çözümlemek demektir.  Bir yapı'yı en küçük unsurlarına varıncaya kadar parçalamak ve sonra aynı yoldan tekrar inşa etmek... İşte, birine 'seni anladım!' demenin maliyeti.'
'Yoldaşım 40 Yıl' kitabında da Kemal Tahir'e dair yapı bozma ve yeniden inşa etmelere örnekler bulmaktan hoşnut kaldığımı ve bu kitaba beni yönlendiren bir başka kadim dostum Ülkü  Karaosmanoğlu'na tam bir Halit Refiğ ifadesiyle 'Çok yaşa!' dediğimi de yazmam lazım.
Hulki Aktunç'un anılarındaki Kemal Tahir'le ilgili şu satırlar, 'vazgeçilmezlik, vasatlık- mükemmellik, zirve, benchmark' gibi ezeli temalar üzerine kafa yoran herkes için özel bir lezzet taşımıyor mu?
'(...) Çalışma masası salondaydı. Büyük bir masaydı ve üstü hep kitap dolu olurdu. Masa boşaldığında romanın bittiğini anlardık. (El yazısıyla eski Türkçeyle yazardı. Eşi Seniha Hanım, -dünyanın gelmiş geçmiş en iyi insanlarından biriydi; şimdi burnumun direği sızlıyor - o eski yazıyı yeni harflere aktarır ve aktarırken de birtakım eleştiriler yapardı.) Bir gün, 'Çalışma masanızın arkasında Maksim Gorki'nin fotoğrafı vardı; şimdi o fotoğraf yok. Niye?' diye sordum Kemal Tahir'e... Şöyle bir baktı... İlginç bir adamdı; baktığı zaman ne dediğini anlardın. 'Çok önemli bir soru sordun. Maksim Gorki'yi severim. Hala seviyorum ama günün birinde şöyle bir şey düşündüm: Gorki olmasaydı dünya romanında çok büyük bir boşluk mu açılırdı? Örneğin Dostoyevski olmasaydı dünya edebiyatında önemli bir boşluk açılırdı. Romanda bir çöküntü olurdu. Gorki olmasa bir boşluk açılır mıydı? Ben yine seviyorum onu ama duvara bir tek romancının portresini asacaksam o Gorki değil' dedi.'
Yine aynı bağlamda hisselendirilebilecek bir Kemal Tahir kıssası daha okuyoruz Hulki Aktunç'un anılarından:
'Bir yazarın usta olması gibi bir şey söz konusu olamaz. Bir romancı her romana çırak olarak başlar. Romanın ortalarında kalfa olabilirse ne ala; sonunda yeni bir usta olduysa helal olsun!'
Serbestsiniz; Kemal Tahir'in bu cümlesindeki 'romancı' kelimesi yerine iş süreçlerini göz önünde bulundurarak, siyasetçiden iletişim uzmanına kadar her mesleği yazabilirsiniz...
 'Bize has olan'ın peşinde bir yazar Hulki Aktunç. Anılarındaki 'anlamlayan pratik'lerden vardığım sonuç bu. 'Endemik' sözcüğünü kullanıyor; kurucusu olduğu ve çok emek verdiği 'Türkiye Defteri' dergisinden söz ederken. 'Endemik,' diyor, 'dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan, yerel, lokal, ünik gibi anlamlarda kullanılır, favna ve flora öğeleri için...'
Romanları, şiirleri, hikayeleri hakkında konuşmak beni fazlasıyla aşar ama Cemal Süreya'nın 'Türk dilinin seramik ustası' diye niteleyerek hakkında son noktayı koymuş bulunduğu bu yazarımızın, Türk iletişim dünyasında 'endemik' olanın peşinde iz süren benim gibi biri için pekala, aynı gezegende işitilen dost bir sesin sahibi olabileceğini söylemek ihtiyacını duyuyorum. Hem değil mi ki, Ülkü yıllardır dilinden düşürmediği şu mısraı, nihayet, şiirle bir türlü gönül bağı kurmasını beceremeyen bana bile ezberletmiştir: 'Yangın kavmindeniz/ Ne giysek alev.'
Edebiyattan ekonomiye, müzikten iletişime, akla gelebilecek her disiplinde 'Biz kimiz, kimlerle muhatabız?' sorusunun yanıtını, 'anlamlayan pratikler'de belirginleşen 'ortak ruhi şekillenme'nin içinde arayıp da, gelenekselden moderne, modernden çok ötesi için 'öncü uçlar' bulmayı durumdan vaziyet çıkarırcasına görev bilen insanlar... Onların sayılarının az olmasında, bizim 'yakın tarih' çalıştayımızda 'aymazlık'la başlayıp 'kibir'le tamamladığımız listenin ne kadar payı vardır acaba?  Endemik olan kimin umrunda? Yapıyı söküp, yeniden inşa etmenin zahmetine kim katlanır?
Söyleşiyi yapan Rıza kardeşim sorularından birinde Hulki Aktunç'un 'endemik'i kadar anlamlı bir sözcüğü başka bir kontekst içinde telaffuz ediyor: Kanon!
Bu sözcük, düşüncelerimi başka bir yere taşıdı:
Türkiye'nin 'anlamlayan pratiklerinden' (İzzet Yasar'ın lafıdır) yola çıkarak gelişen, giderek yayılan özgün, endemik soyutlamaların, mükemmel bir kanonda buluşabilmesi için gerekli iklimde yaşıyor olmamız lazım... 40 yıl az zaman değil.

<h3>Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kartoğlu, CHP'nin 'Militan' provokasyonunu AKŞAM TV

CHP neden 'Militan' provokasyonu yapıyor?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Define için 45 metre tünel kazmışlar! Suç üstü yakalandılar

Aizanoi Antik Kenti'nde ''Roma'nın sikke koleksiyonu'' bulundu