• $ 5,8435
  • € 6,5151
  • 279.872
  • 97644.4
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Maturidi dersleri/13

Tefsir-Tevil meselesi neden önemli.

1

Sapiens yazarı Yavel Noah Hariri Davos’ta verdiği bir mülakatta diyor ki; “20. yüzyılda dünyayı anlatmak için üç büyük hikaye vardı; faşist, komünist ve liberal söylemler. Ve her biri peş peşe çöktü.” Aynı mülakatta Hariri; çöken bu söylemlerin yerini dinlerin almak istediklerini ama dinlerin bugünkü dünya sorunlarına dair cevaplarının olmadığını söylerken, söylemini kuvvetlendirmek babında dinlerin “yeryüzünün cennetini kuramadıklarını” dillendiriyor.

2

Sadece kendimizle sınırlı değil; dünyanın bugünü ve geleceği hakkında biraz tefekkür ve tezekkürde bulunursak görürüz ki;

İhtiyaç duyulan şey ne daha fazla öldürücü güce sahip yeni bir silahın bulunması, ne de biyolojiyle teknolojinin birleşmesiyle meydana gelecek yapay zeka gibi yeni versiyonlardır. Teknolojinin ve dolayısıyla modernitenin ve de dolayısıyla Batı düşüncesinin ‘ilerlemeci’ geliş yolu izlendiğinde bu yolun insanlığı sahili selamete çıkaramayacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor. Batı’nın rehberliğinde kat edilen bu yol, ta başlangıcında insanı ve insan zihnini parçalayarak hareket etmiştir. Zaman içinde bu parçalanmanın giderek derinleştiği ve nihayet sonunda, hem gördüğümüz ve içinde yaşadığımız dünyayı, hem de gaip evreni anlamsızlaştırdığını ve hiçsizleştirdiğini gördük.

Şimdi, Hariri’nin de işaret ettiği gibi, popüler hikayelerin bitmesi ve ilerlemeci tarih anlayışının tökezlemesiyle insanlık yeniden başa dönmüş, yeni bir kurucu iradeye ihtiyaç duymaktadır. Yine anlaşılan odur ki;

Bu kurucu irade silahlarla ya da bildik ve kanıksanmış zaman ve mekan idrakini zorlayan teknolojik gelişmelerle sağlanabilecek bir şey değildir. Her devrin, her devrimin, başlangıcında olduğu gibi burada da ihtiyaç duyulan şey ‘söz’dür.

‘Söz’lerle kurulacak yeni bir hikayedir.

3

Dünyanın başka yerlerinde ve başka topluluklarda Hariri gibi (bu arada Hariri’nin Yahudi asıllı olduğunu unutmamakta fayda vardır) benzer kaygıları duyanların varlığına (şimdilik) bigane kalarak diyebiliriz ki;

Dünyanın hasretle beklediği bu ‘söz’ü Müslümanların dilinden Türkiye söyleyebilir.

Bu, bazıları ve hatta birçokları için çok iddialı ve ütopik görülebilir. Ben yine de iddiamın arkasındayım ve söylediklerimin altını doldurmaya çalışacağım:

Türkiye’de münferiden veya küçük gruplar halinde bu ‘söz’ü söyleyebilecek, yeni bir büyük hikaye kurgulayabilecek zihinlerin ve birikimin olduğuna inanıyorum.

Ancak Türkiye Müslümanlarının dücar olduğu saflaşma/kamplaşma durumu bil kuvve var olan bu iradenin bil fiil ortaya çıkış yolarının üzerini örtmekte ve engellemektedir.

Şu veya bu isim altında kamplaşmalar grup müntesiplerini kendi içine kapatmakla, imkanları imkansızlaştırmakla, fırsatları yok etmekle kalmıyor;

Her hizbin güya kendini korumak adına etrafına çektiği duvarlar Türkiye’nin düşünce sahasını engeller ve bariyerlerle örmüş oluyor.

İster bir mahfil adına, ister şahsi olarak birileri bir şeyler söylemeye kalktığında söz, söz konusu duvarlardan birine veya hepsine birden çarparak duyulmaz ve anlaşılmaz oluyor.

‘Söz’ sanki hiç söylenmemiş gibi buharlaşıp kayboluyor. Oysa; söz konusu engelleyici ve susturucu duvarlar olmasa, o ‘bir ses’, ‘bir söz’ çıkış noktasındaki öznelliğini korumanın yanında, yayıldığı alanlarda, benzer veya farklı başka düşüncelerle karşılaştığında, çarpıştığında; iç içe geçerek, üst üste binerek, büyüye büyüye, genişleye genişleye, güçlene güçlene anlam ve derinliğini artıra artıra çoğalarak yeni bir sinerjinin doğuşuna evrilebilir.

Ve sonunda bütün dünyayı kuşatan ve aydınlatan bir mesaja, ışığa dönüşebilir, bir ‘kurtuluş’ formülünün oluşmasına vesile olabilir.

Tekrar söylemek gerekirse; mesele bil-kuvve var olanın bil-fiile dönüşebilmesi için ‘dini algılamalardan’ oluşan duvarların yıkılmasıdır.

4

Duvarların yıkılması, hatta ‘her duvarın bir kapı’ya dönüşmesi ise,

Mevcut önderlerin, liderlerin, imamların, şeyhlerin, üstatların, abilerin tefsir yapmayı bir kenara koyup; ‘işimiz tevil’dir demeleriyle mümkündür.

Yetmez; her bir grup, cemaat, tarikat, topluluk vs. geçmişe doğru kendilerini neye/kime nisbet ediyorlarsa (mezhep, tarikat, ekol vs.) onlarında birer tevilci olduklarını kabul etmeleri gerekir.

Bizim, yüzyıllar ötesinden İmam Maturidi’den aldığımız ders budur.

“Tefsir yapmak ancak sahabelere mahsustur. Bu ayetin murat ettiği şudur, şu hadisin sebebi şudur, falan sünnetin hikmeti şöyledir… diyebilmek sahabelere yakışır.

Sonrakiler ancak tevilde bulunabilir.

Yani onların söyledikleri şahsi yorumlardır, muhtemel doğrulardan bir doğruyu tercih etmektir…

Öyleyse bir insan, bir mümin olarak benim ne kadar söz söyleme hakkım varsa başkalarının da o kadar hakkı vardır…”

Meseleye, dine böyle baktığımızda, ancak o zaman sözlerimiz daha ağzımızdan çıktığında duvara toslamaz, sınır tanımaksızın dünya ölçeğinde dolaşıma girer ve neden olmasın ki; dünyanın ihtiyaç duyduğu yeni ve büyük bir hikayenin yazılmasına vesile olur.

5

İmam Maturidi Kur’an ayetleriyle ilgili geliştirdiği tefsir-tevil kavramsallaştırmasının bir benzerini hadis konusunda da yapmaktadır.

İmam, Bakara Suresi 102. Ayeti’ni açıklarken; ayette geçen Süleyman Peygamber’in başına gelenlerden hareketle; “umumun karşı karşıya bulunduğu hususlarda özel ve münferit haberlere itibar edilmemesi…” gerektiğini söyler.

Duvarları yıkmak biraz da buna bağlıdır.

Özel ve münferit durumları biz bir ‘hal’ olarak kabul ederiz ama onlardan genel bir kaide çıkarmayız.

Ortak kabule ve ortak hafızaya dönüşmüş görüşler ve düşüncelerle yol alırsak hem kapsayıcı ve kuşatıcı, hem de kalıcı olabiliriz. (Bu meseleye daha sonra tekrar dönebiliriz.)

6

Ne diyordu Hariri; “dinler yeryüzünde cenneti
kuramadı.”

Cenneti yeryüzüne getirmek arzusu; Batılı düşüncenin (biraz da Yahudi inancının) ürettiği, her şeyin daha fazlasını ve nihayet kendi cennetinin yeryüzünde kurulmasını isteyen ‘birey’lerine mahsustur.

Oysa yeni ve kurucu bir söylem geliştirmek, cenneti Tanrı’nın tarif ettiği gibi öteki dünyada isteyen bir şahsiyetle olabilir. Öteki dünyadaki cennet ise; daha çok, daha çok kazanmakla değil, aksine birtakım fazlalıklardan ve yüklerden kurtulmakla ve vazgeçmekle mümkündür. Bir Afrin şehidi, Nurullah Seçen’in deyişinde olduğu gibi: Ölürsek cennet bizim, kalırsak devlet bizim.

‘Birey’ meselesine devam edeceğiz.

Başkan Erdoğan net konuştu: O devir kapanmıştır

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Yeni 208 gelecek yıl Türkiye yollarına çıkacak

Muğla'da 3 kilogramlık mantar bulundu