Boğaz kime yar oldu?

Barbaros Şansal bu hafta, Boğaz'ın eski sakinlerinden şimdilerde Kavacık'ta küçük bir balık tezgahı olan Dursun Bey ile konuştu. Esnaf olmanın inceliklerini yaşatan tezgahta, eski İstanbul'a duyulan özleme ekmek arası tekir filetoları eşlik etti. Ortaya leziz bir sohbet çıktı...

Henüz Kavacık Kavşağı'ndan geçmiştik ki, trafik çıkmazından kaçmak için derhal bir ara yola saptık. Değişen çehrenin içinde tek odalı mütevazı bir dükkanı görünce de şaşa kaldık. Sert rüzgardan, tezgahındaki balıkları tahditlemiş balıkçının, bir çift içi gülen gözüne takılınca da hemen Mustafa ile camı açıp arabadan sesleniverdik:

- Lüfer var mı?
Maalesef beyefendi, bu mevsim olmaz ama tavada şu an tekir var...
- Yapsana 3 tane yarım içi bize. Soğan koymayın ama...
- Park edin şu ileriye. Buyurun dükkana Barbaros Bey.
Evli ve iki çocuk babası Dursun. Doğma büyüme Kanlıcalı... Madem ayaküstü karın doyuracağız, bir dostluk da güneş ufka değmeden burada kurulmalı diye düşünüp hemen lafa giriyoruz...
- Kaç yıllık balıkçısınız?
Çocukluktan beri. Gerçi asıl işimiz meyve ve sebzeydi bizim. Dedelerimizden beri Boğaz adamıyız. Zaten doğduğumuzdan beri balık da vardı hayatımızda...
Belli ki bir talihsizlik kokusu vardı bu yaşanmış hayatta da. Tavada cızırdayan filetolar iştahımızı iyice açmış, tavşankanı geleneksel çaylar çoktan elimizde yer almıştı... Dükkanın tam önünden geçen arabaların sürücülerinin verdiği selamlara bir yandan karşılık verirken, bir yandan da tezgahı ve sohbeti ıslatmaya çoktan başlamıştık.

KONDULAR-VİLLALAR
- Kanlıca'da değil miydi bu senin Başaran Balık?

Öyleydi... 200 metrekare dükkan yaptım orada. İnandım belediyeye ve mal sahibine ama ben masraf yapıp açtıktan hemen sonra yıkıldı. Meğerse başkasınınmış mülk. Ben de çıktım buraya; hoş burası da bir garip. Sağ taraf kondu. Hepsi Kastamonulu. 5 TL'yi geçmeyecek onların aldığı balık. Sol taraf ise parayı nereden buldukları belli olmayan koca koca aynalı binalar... Kimlerin ya da içinde kimler var pek belli değil. Es kaza yanaşırsa 'Şşşşt baksana' der. Vermem cevap. Kaba adama satacak malımız yok.
- Peki ya arkası?
Ha oraları mı? 3-5 milyon dolarmış villalar. Ben gençken bilinmezdi oraları. Gezmeye çıkardık ormana. Hatta bir kere gün batmadan yabandomuzu bile kovalamıştı bizi...
- Geçindiriyor mu peki, bu balık tezgahı seni?
Çok şükür. Zaten eşim bir bankadan emekli. Çok saygın bir hanımefendidir. Bir evladım Maltepe üniversitesinde, diğeri ise lisede ama bilmezler bile bu tezgahımı. Görmediler de hiç... Zaten bizim kulağımıza kar suyu kaçmış. Her şeye rağmen adam gibi yetiştirdim onları. Çin atasözü; 'Bana balık yemeyi değil de balık tutmayı öğret.' Gurur duyarım çocuklarımla...
- Madem eski Boğazlısın, var mı yalıdan müşteriler?
'Kanlıca demokrat burjuvaydı' diye giriveriyor lafa. Sosyal kimlik hemen öne çıkıyor. Bir yanda yaşanmışlık, bir yanda entelektüel görüş yine bizi sevindiriyor. Yaşamaya çalışan esnafın değerleri ise hala umut veriyor... Anılar bir bir dökülüveriyor çapari oltasına takılmışçasına... Kimi zaman kahkahalar kısıyor gözlerimizi ama kimi zaman hüzün buğusu sarıyor adeta tenimizi. Balık-ekmek geldiğinde ağzında lokma varken konuşma diyen rahmetli nineme baş kaldırıp çarnaçar devam ediyorum...

"bgzkmeyrccc.jpg"KANAL YAPARLARSA...
- Peki, nereden geliyor bu balıklar?

Halden alıyorum. Peşin para, iyi esnaftan. Poyraz'a (Poyrazköy) gelirse de haber verirler.
- Ya vatoz, kofana, zargana?
Nerdeee! Bitti balık... Kanal manal ayağına Karadeniz'i, İstanbul'u yarıp bir de Marmara'ya bağlarlarsa asıl görün siz sonunu işin. Yaşatmıyorlar esnafı bu ülkede. İyi de, evladının mezuniyet resmine çivi lazım olsa, bin arabaya, koş yapı markete...
- Sende oltacılık yok mu peki?
Gençken vardı onlar. Bir gün sandalda izmarit avlıyordum. Filmci bir adamın yalısının oralarıydı. Zaten semtin ünlü zenginlerinin çocuklarının hepsi elimizde büyüdü... Küçücük çocuklardı ama hepsi de çok efendidirler... Bilir misin, bilmem ama izmarit kanala gelir... Akıntıya karşı dalmışım o gün. Eh gençlik; yakışıklıydık, tanırdı herkes beni... Bir baktım güneşlenmeye eşi gelmiş rıhtıma yatıyor sere serpe... Çevirdim başımı öteye tabii ki. Devam ettim oltaya. Sonra yengeden bir ses geldi... 'Dursun, boşa sallama o oltayı, izmarit çoktan kaçtı...'
Kahkahalarımız dar sokağı öylesine dolduruyor ki, karşı merdivenden bir erkek berberi bile meraklı bakışlarla fırlayıveriyor dükkandan... Bir de Türkçesi kıt bir Ukraynalı bayan bir poz resim için hemen yanıma koşan... Karşı kaldırımdaki tekire de Dursun bir istavrit veriyor. O yanımızda olduğu halde balıkları ıslamaya devam ediyoruz...
- Sever misin hayvanları?
Evde 8 kedimiz var. Çocuklarım da eşim de bayılır.
- Eve balık götürür müsün tezgahtan? Var mı akşamları çilingir sofrası?
Olmaz mı? Ama öyle abartıp, bazıları gibi b.kunu çıkartmadan. Bir, iki tek sadece. Ancak eve balık götürme işi yaş. Elimde poşet görse korkar eşim. 'Sakın balık getirme!' diye söylenir bazen. Hiç sevmez ayıklama işini.

O BALIK SİZE OLMAZ
O sırada bir hanımefendi müşteri yanaşıyor tezgaha. Dursun'un bakışından ve tavrından etkilenmemek pek mümkün olmuyor. O küçük ama pırıl pırıl dükkan adeta onun nezaketi ve üstatlığıyla koca bir balık haline dönüşüyor. Sarışın bayanın gösterdiği balığa itiraz edip, 'Hanımefendi o size yaramaz. Rüzgardan kurumuştur. Bugün ben size dolaptan taze çıkarayım hemen' diyor. Son derece tecrübeli bir maharetle yolcu ediyor müşterisini. Helalinden kazanmanın mutluluğu yüzünde, üstelik de erdemli...
Erol Simavi'nin bir kaptanı vardı. Çok hürmetli, herkes elini öperdi... Görmediği yer kalmamıştı üstadın. O anlatırdı bize... Buraların dünyanın en güzel yerleri olduğunu ve 'Size yar etmeyecekler gelecekte' derdi. Bir de Bohemya Kristal'in sahibi vardı. O da çok ileri görüşlüydü. Bir gün, Paşabahçe Cam Fabrikası'nın oradaydık. 'Bak, burası yıllar sonra dünya zenginlerinin geldiği oteller olacak' dedi. 'Üsküdar'dan buraya yolu kapayacaklar, sayfiyeye dönüşecek her yer. Lüks konaklar yapılacak, polis bile giremeyecek oralara, hepsinin kendi özel güvenlikleri olacak...' Oldu da, bir sahil yolu kaldı açık. Onun da yalıları dev duvarlar çekti beriye... Belediye otobüsünden bile Allah'ın denizini kimse görmesin, sırf onlar görsün diye...

AFAKANLAR BASTI
Hassaslaşıyorum, şerit gibi geçiveriyor önümden yıllar. Büyükdere'deki, Beykoz'daki dalyanlar hala hatırlarım da... 'Dalyan bastııı' çığırtkanı yerine 'Afakanlar bastııı!' diye bağırmak geçiyor o an içimden. Lakin yara dağlamak aklımdan bile geçmezdi, terbiyemden. Bu kez ben başlıyorum anlatmaya onun yerine. Roller değişmişti birden bire...
Uskumru akını olduğunda, altını çiviyle delip kevgire döndürdüğümüz çinko kovayı salardık Kireçburnu'nda. Tarabya'da ipe gerili tütsülü çirozların ardında bir başka güzel batardı güneş. Oradan bin arabalıya; doğru Kanlıca... Uçurtmalar gökdelenlerin vahşi kolonlarında değil, yamaçların ballıbabalı, mine çiçekli, papatyalı çayırlarından havalanırdı. Emirgan'daki el dümbeleğinin de rengarenk ve albenili kaz tüyleri vardı...
Bir kez daha günü devirip yola devam zamanı geliyor. Borcumuzu sorduğumuzda bize muzipçe gülümsüyor... 'Ne borcu Barbaros Bey? Her zaman bekleriz.' Dursun ve çoktan etrafımızı saran 2-3 arkadaşıyla vedalaşıp arabamıza yöneliyoruz. Köprüyü geçerken gözlerim kuşbakışı Boğaz'ın Kuzeyi'ne kayıyor. Tepelerdeki ucube binalar sadece kentin siluetini bozmakla kalmayıp adeta güneşi çimentoyla sıvıyor...

Fotoğraflar: MUSTAFA SEVEN


MANŞETLER