• $ 5,7635
  • € 6,4297
  • 279.197
  • 97149
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Yonga...

Türkiye’de imtiyaz kaybının depresyonu altında aslında acı çeken beyaz Türklerin huzursuz yaşadıkları ortada. Ciddi konular yazıya döküldüklerinde, anlamın da, sıfat ve kavramların da zaafa uğradığı vakadır. İster istemez, “Beyaz Türkler”, “Sekülerler” veya “elitler” derken, bu karmaşık sosyolojiyi kategorize etmiş oluyoruz. Öte yandan, Beyaz Türklere “seküler” dediğimizde, muhafazakarlara da “seküler değil” demiş oluyoruz. Oysa bu böyle de değil. Bana göre Türkiye’de (hatta dünyada) sekülerleşmemiş bir topluluk bulunmuyor. Birilerinin içki içmesi, diğerlerinin içmemesi ne onları seküler yapar, ne de tersi. Muhafazakarlık da sorunlu bir kavram günümüzde. Türkiye’de muhafazakar diye tanımladığımız kesimler bildiğiniz devrimci. Çok yüksek adaptasyon kapasiteleri var ve kendilerine karşı da inanılmaz eleştireller. Tabii muhafazakarlığı, doğru manasıyla, “değişim içinde süreklilik” şeklinde tanımlarsak, ben de bir muhafazakarım, o ayrı.

Biz Türkiye’de adına kutuplaşma denen Beyaz Türkler/muhafazakarlar karşılaşmasına olumsuz bir anlam yüklüyoruz. Ama açımızı biraz değiştirirsek ve en nihayetinde kutuplaşma da bir ilişki biçimiyse, bu ilişki biçimini dönüştürmek için şansımız var demek değil midir?

Kimse birbirinin yaşam biçiminden hazzetmek zorunda değil. Birbirinin meşrebini benimsemek zorunda da değil. Ama herkes birbirine saygı göstermek zorunda. Dinler de, demokrasi de bunu böyle kayıt altına alıyor. Ancak, tüm farklılıklarımız bir yana, birlikte çalışabilme yeteneğimizi geliştiremez miyiz?

Bunu sağlayacak olan nedir? Aklıma hemen “üst kimlik” ve “demokrasi kültürü” kavramları geliyor. Yani, hiçbir farklılığımızla ilgilenmeyen, tam da bu yüzden kapsayıcı bir üst kimlikten bahsediyorum. Bunun adına “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı” diyelim. Ama bu terim öyle bir anlam kazanmalı ki, herkes onda kendisinden bir parça görürken, belli düğüm noktalarında diğerleriyle temas etsin. Öyle ki, hem kendi özelimizde bağımsız olurken, hem de yongada bir düğüm gibi diğerleriyle bir temasımız olsun.

Bu durumun asgari kabullerde kökleşeceği aşikar. Demokrasi kültürü de bu demek. Mesela en marjinalinden, en geneline, demokratik yarış ilkelerine kendini bağlı hissetmek… Düşmanlık değil, eşit şartlarda rekabet etme ilkesine sahip olmak. Bu her kesimin şiddeti kategorik olarak reddetmesiyle başlayan bir süreç… Ama Türkiye’de bununla ilgili bir sorun var.

Mesela muhafazakarlar hak mücadelesinde hiçbir zaman şiddete başvurmadı. Ama bizim devrimci şiddet veya devrimci halk savaşı gibi normalleşmiş anomalilerimiz var. Merkez partisi olması gereken CHP, sürekli kan, sokak ve direniş hakkından bahsetti. Kılıçdaroğlu “Kan dökmeden bu sistemi değiştiremezsiniz” bile dedi. HDP ayaklanma çağrısı yaptığında 53 vatandaş öldü. Gezi hakeza... “İçsavaşın yakıcı ateşinden geçilmesi gerektiğini” ifade eden “liberallerin” yaşadığı bir ülke Türkiye.

O zaman, bir başlangıç noktası olarak, şiddet, darbe, sıcak çatışma ve sokağı içeren normalleşmiş dili ve pratikleri anormalleştirmek, ayıplaştırmakla işe başlamalıyız. Çünkü Türkiye’de şiddeti gerektiren hiçbir gerekçe yoktur.

Tabii buna doktor dövmek, kadın, töre ve çocuk cinayetleri, hayvanlara eziyet, trafik magandalıkları da dahildir. Darbeye karşı olabilirsiniz ama karınızı dövüyor, doktorun kafasında parke taşı kırıyorsanız ülkenin normalleşmesine zarar veriyorsunuz demektir.

Gelin kendimizi sağlamca eleştirelim. Thomas More’un suçsuz yere idam edilmeden sarf ettiği son söz gibi: “İnsanın kellesinin uçmasıyla başına kötü bir şey gelmez.”

<p>Alınan bilgiye göre, Akyol Mahallesi’ndeki makilik alanda henüz belirlenemeyen nedenle yangın çık

Alkışlar İtfaiye Erine

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

O fotoğraflar nasıl çekiliyor? işte perde arkaları

Türkiye'nin 45'inci milli parkı ilan edildi! Doğa turizmine açılıyor