• $7,4126
  • €9,0363
  • 441.833
  • 1542.45
16 Ağustos 2011 Salı

Vuslat Doğan bu yazıyı kesip saklar

- Medya bütün dünyada aynı hataya düştü: İnternet ilk yaygınlaşmaya başladığında mecranın büyüsüne kapılarak insanların önüne her şey bedava sunuldu. Bu yeni sistemden nasıl para kazanılacağını sonradan hesap edebileceğimizi düşündük. Ama beceremedik. İnternet sitelerine ziyaretçi çeken tek şey 'içerik' artık ama bunu da bonkörce dağıttığımızdan insanlar erişime para ödememeye alıştı.
- Rupert Murdoch birkaç sene önce bu tehlikeyi gördü ve kendi sahibi olduğu içeriğe kilit vurdu. 'Parayı veren düdüğü çalar' dedi ve Times'la Wall Street Journal'ı 'beleş okura' kapattı. İnsanların alışkanlıkları, formüller falan gibi uyarıları hiç takmadı. İnat etti ve başarıya ulaştı: Şimdi mecburen Wall Street Journal'a ulaşmak için abone olmanız gerekiyor.
- New York Times birkaç sene önce köşe yazılarına sadece parayla erişim sağladı, bu formül başarıya ulaşmadı ama tecrübeden çok şey öğrendiler. Bu sene ise dijital abonelik dönemini başlattı. İlk sene için 300 bin abone öngörmüşlerdi, ilk altı ayda İnternet sitesi, iPad ve diğer platformlarda gazeteyi okuyan insanların sayısı 400 bine ulaştı. Kağıda abone olan 700 küsur bin kişi de İnternet sitesine kayıt oldu. Times'ın kuşkuyla bakılan bu adımı başarıya ulaşınca dijital yayıncılıkta yeni bir dönem tartışmaları başladı hemen.
- New York Times'ın abonelik sisteminin arkasından dolanmak çok kolay. Ayda 20 yazı bedava, ama daha fazlasını okumak istiyorsanız yazının içeriğini google'da arayabilirsiniz. Siteye sizi bir arama motoru yönlendirdiyse bedava okuyorsunuz, ya da sosyal medyada paylaşıldıysa da aynı şekilde ücret ödemenize gerek yok. Link'lerdeki küçük bir oynamayla yine bedava erişim var. E pek de zor olmayan bu yöntemler varken neden insanlar para ödesin?
- Öyle anlaşılıyor ki günümüzde İnternet yayıncılığı 'sadık okura' dayanacak. İçeriği bedavacılar değil, gerçekten o yayını desteklemek isteyen insanlar destekleyecek. İyi habere, iyi yazıya para vermeye razı, bunu bir anlamda bağış gibi görecek nitelikli bir okurdan söz ediyoruz. Tabii ki bedava da okumak mümkün, ama bütçesini rahatsız etmeyecek bir miktarla o medyanın yaşamasına katkıda bulunmak isteyen insan sayısı da az değil.
- Türkiye'de Hürriyet gazetesi yaşadığı onca badireye rağmen hala sektörün öncüsü. Yılmaz Özdil, Ahmet Hakan ve Ertuğrul Özkök gibi en çok okunan üç yazarı bünyesinde barındırıyor. Özdil'in köşe yazısı kitabı rekor satışa ulaştı. Bu bir gösterge. Demek ki sırf bu insanları okumak için bile para vermeye razı bir kitle var. Ahmet Hakan'ın 150 bin takipçisi, yani dijital zemini var; dünyanın ünlü gazetecilerinden bile fazla. Bu bir gelir kapısı değil mi?
- Sektörün öncüsü olarak Hürriyet tıpkı Times ve Murdoch gibi cesur bir adım atmalı. Bir an önce kapısını beleş okura kapatmalı ve abone sistemine geçmeli. Ayda bütün Hürriyet ve arşivi için diyelim ki 10 TL ödeyecek insan yok mudur? Şimdi yoksa da birkaç sene içinde mecburen olacak. Duvarı Murdoch gibi yükseltmeye de gerek yok, NYT gibi alçak, üzerinden atlamaya müsait de tutulabilir. Hürriyet bu adımı atarsa, diğer kurumlar da peşinden gelir, hepimizin dijital hakları böylece korunur.
- Dahası, Hürriyet'in İnternet baskısı halihazırda 'unique' içerik üreten nadir gazete sitesi: Kendi yayın yönetmeni, kendi Ankara temsilcisi, kendi yazarları var. Zaman zaman 'Yarını bekleyemedim' diye yazan Özkök gibi halihazırdaki kadro da mobilize edilebilir.
- İçeriği fiyatlandırmalıyız. Hem gazetelerin eriyen gelirlerinin hem de gazeteciliğin bağımsızlığının çözümü bu. Daha özgür, daha derin, daha nitelikli haber için içeriğin maddi olarak desteklenmesi zorunlu. Haberciliğin bedeli ağır; hem masraflı bir şey haber, hem de sonrasında çok bedeli var. Dijital içerikten uzun vadede sağlanacak gelir bağımsızlığın teminatı olacaktır.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

Bu esnaf gitmeli
Son genel seçimin sonunda CHP'nin iki sembolik ilde yaşam mücadelesi verdiği ortaya çıktı: Biri İzmir, diğeri Antalya. Bunun da sorumlusu CHP'li belediyeler.
Antalya Belediye Başkanı Mustafa Akaydın dünya tatlısı bir adam, ama popülist bir yönetici değil. Popülist bir yönetici olmadığı için de bir türlü sevilemedi Antalya'da.
İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ise Akaydın'ın aksine sempatik de değil. Şehircilik, belediyecilik konusunda hiçbir bilgisi, donanımı yok. Beyaz eşya bayiiydi, şimdi belediye başkanı oldu. Sanki evcilik oyunu bu.
İzmirliler hizmetlerden memnun değil, basında da son zamanlarda nasıl CHP'li büyük şehir belediye başkanının çalışmadığına dair yorumlar sıklaştı.
Peki Kocaoğlu kendisini toparlayıp çalışacağı halde ne yapıyor derseniz? Huysuzluk yapıyor, sürekli huzursuzluk çıkartıyor. Seçimden önce çocuk gibi mikrofonların önünde İzmir milletvekiliyle kavga ediyor; hala çarşıda beyaz eşya bayiinin önüne park eden vatandaşı azarlayan esnaf kimliğinden kurtulamamış, 'Mal teslim edecekler, buraya park etme' havasında. Birisinin ona 'Şekerin çıktı yine, ilacını almayı unuttun mu?' demesi gerek.
Durmuyor ama. Şimdi de ilçe belediye başkanlarıyla kavgada. Taleplerini, şikayetlerini dinlemiyor, randevu vermiyor ve bir de hiçbir şey olmamış gibi Çin'e gidiyor. Kim bilir, belki orada çakma beyaz eşya da bakacaktır. Çin'den daha uzağa da gitsin, hatta mümkünse hiç dönmesin.
Durduk yere CHP'de bir kriz yaşanıyor. CHP Genel Başkan Yardımcısı bu yoktan krize müdahale etmek zorunda kalıyor.
Kalesi İzmir'de bile istikrarı yakalayamayan bir parti Türkiye'nin geri kalanına ne vaat edebilir?
***
CHP'yi hep CHP'nin içindeki başa bela adamlar bitiriyor işte. Yeni CHP hala otoritesini kendi tabanına kabul ettiremedi belli ki. Milletvekili yapılmayanlar da ertesi gün hemen partiye sallamadılar mı?
Adalet ve Kalkınma Partisi'nde ise bu gibi çalkantılar, kavgalar, amatörlükler yaşanmıyor. Zaten bu yüzden de biri yüzde 50 oy alıyor, diğeri İzmir'i bile kaybetme tehlikesi yaşıyor.
İzmir'deki belediye kavgası ana muhalefet partisinin durumu hakkında çok fazla ipucu veriyor.

Huylu huyundan...
Belki uzaktan takip ediyorsunuz, Milliyet ve Vatan'ı satın alan Demirören-Karacan ortaklığı çatırdıyor. İşin adı ortaklık ama Karacanlar bir kuruş bile yatırmadan eşit haklara sahip olmak isteyince Demirören Ailesi de haklı olarak onları diskalifiye etmek istedi.
Şaşıranlara soruyorum: Ne bekliyordunuz ki?
Karacanlar para vermek değil, para almak konusunda deneyimli bir aile. Yıllarca çalışanlarının borçlarını ödemeden çalıştırdılar. Ali Karacan'ın iş dünyasındaki siciline bakın, ne göreceksiniz acaba? Ev kiraları falan hakkındaki dedikodulara girmiyorum bile. Bu ailenin damadının da kafası sadece para kazanmaya çalışır.
Karacanlar işi bir de pişkinliğe vurmuşlar: 'Basında deneyimli olduğumuz için para vermek zorunda değiliz' diye...
Demirören'in avukatları da şaşkınlık içinde bu açıklama karşısında. Tekrar soruyorum: Ne bekliyordunuz, bugüne kadar hiç mi Karancanlar'ı duymadınız?
Not: Karacanların basın sektöründe tecrübeli olması, tıpkı Ömer Karacan'ın 'trendsetter' olması gibi bir şehir efsanesidir artık; ah o eski güzel günler, bir daha geri gelmeyecekler.

<p>Gelişen piyasalara para akımının devam ettiği sürece Türkiye'nin önde olacağını söyleyen  Ekonomi

Merkez Bankası'nın faiz kararı piyasalara nasıl yansıyacak?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Karıncaların şaşırtan gücü

Karaciğeri yenileyen besinler