• $7,4296
  • €9,037
  • 439.355
  • 1529.54
19 Temmuz 2011 Salı

Şimdi bu iki arkadaşımız faşist mi

Bugün yere göğe sığdırılamayan Ahmet Kaya öyle politik bir insan değildi. Bunu bir küçümseme olarak söylemiyorum; sadece ilgisi yoktu. Bilmezdi, zaten düşünmezdi de. Ona politik kimlik kıyafetini giydiren kişi eşi Gülten Kaya oldu. Eşinde böyle bir potansiyel olmadığını biliyor ama entelektüel kabul bekliyordu.
Oysa bu zorlama kıyafetti. Pahalı Mercedes'le gezmek yetiyordu Ahmet Kaya'ya. Kürt milliyetçiliğinin sözcülüğüne oynamak gibi bir niyeti, altyapısı falan yoktu. Kürtçe bile bilmiyordu.
Bu yapaylığı ilk gören kayınbiraderi şair Yusuf Hayaloğlu oldu. Ahmet Kaya'nın birçok şarkı sözünü de yazan Hayaloğlu 'Sanat ve siyasete bakışımızda, Gülten, Ahmet ve benim aramda düşünsel farklılıklar vardı' diyerek yollarını ayrıldı. 'Kürt doğmak başkaydı, 'Kürtçü' davranmak başkaydı. Ben hiçbir zaman 'cı' olmadım.'
Bugün üzeri örtülen ve bir türlü konuşmaya cesaret edemediğimiz bir tabu Ahmet Kaya'nın politik kimliği.
Olayları kendi yaşandıkları zamanın şartlarıyla değerlendirmek gerekiyor. 90'larda ağzımıza attığımız her lokma televizyonlara yansıyan şehit haberleriyle boğamıza saplanıyordu.
'Düşük yoğunluklu çatışma' bu ülkenin yüzde 80'inin canını yaktı. Kendi çocuğunuz olmasa da komşunuzun, akrabanızın, tanıdığınızın, üst mahallede yaşayan birinin çocuğunun, arkadaşınızın şehit olduğu haberleriyle sarsıldı hayatlarımız.
Ahmet Kaya o günlerde 'Şarkılarım Dağlara' diye albüm yapıp safını belli ediyordu. Bugün 'Şarkılarım Dağlara' deseniz hiç kimse umursamaz, ne de olsa 'dağdakiler' bugün kıymete bindi artık, gazeteler 'Ve selamünaleyküm Apo' diye çıkıyor.
Peki ya 90'lı yılların en sıcak günlerinde? Bırakın, bir adam kalkıp da dağdakilere selam çakıyorsa o zamanlar birisi de ona 'Olmadı gözüm' diyebilsin. Geçen hafta Açıkhava'daki 'Suyun Kadınları' konserinde anadili Kürtçe türkü söylemekte ısrar eden Aynur Doğan yuhalandı. Ben bir insanı Kürtçe söylediği için yuhalayana sadece acırım, böyle bir insandan utanırım.
Ama birileri böyle bir kolektif tepki gösteriyorsa da nedenine bakmak isterim.  Açıkhava'da toplanan kalabalığın tepkisi Kürtçe'ye değildi, Kürtçe'nin bilinçaltlarında sembolize ettiği korku ve nefret algısınaydı. Hiç kimsenin Aynur'un terörist olduğunu düşündüğünü zannetmiyorum, normal şartlarda, şehit haberlerinin olmadığı bir ortamda bir tepki de verilmezdi.
Bundan bir süre önce Zülfü Livaneli'nin şarkıları etnik dillerde yorumlandı. Yer yerinden oynamadı, bir tepki, bir nefret hareketiyle karşılaşmadı. Bilakis, övgü ve alkış aldı. Müziğin evrensel dilinin bütün lisanların üstünde olduğunu gösterdi, aynı hisleri yaşattı bize.
Aynı şekilde Aynur Doğan yıllardır türkü söylüyor Türkiye'de, bugüne kadar böyle bir protestoyla karşılaşmadı. Belli ki Açıkhava'daki tekil bir olay.
Olağanüstü durumlarda insanlar olağanüstü tepkiler verir. Bizler duygularımızla davranan bir topluma aidiz, duygular kabardığında mantık da devreden çıkabilir, yaptıklarımız çocukça da olabilir. Bunlar dönemseldir ama bu hassasiyet kabarmasının altında ne yattığını okumadan yolumuza devam edemeyiz.
Sırf içlerinden geleni, düşündüklerini yazdıkları için meslektaşlarım İsmail Küçükkaya ve Murat Yetkin'e yönelik linç girişimlerini utanç içinde takip ediyorum birkaç gündür. İkisinin de 'Aynur da bir tane Türkçe söyleseydi' sözüne, bu mantığa katılmıyorum. Ama onların neden böyle düşündüğünü, bunu söylemeye iten motivasyonunun anlaşılması gerektiğine inanıyorum.
Faşist gibi telaffuzu çok ağır, sorumluluğu çok yüksek bir kelime ne kadar ucuza kullanılıyor, nasıl böyle basitçe söyleniyor Türkiye'de.
Bir süre önce Yılmaz Özdil vücuduna Atatürk dövmesi yaptırmak isteyenlerin sayısında patlama olduğunu yazmıştı. Normal şartlarda birinin dövme olarak Atatürk portresini seçmesi tuhaf karşılanabilir, hatta dalga bile geçilebilir belki. Ama binlerce insanı dövmeci kuyruğunda sıraya sokan bir başka motivasyon var. Kendini ifade etme isteği, Atatürk'e sahip çıkma, kendi hassasiyetleri için Atatürk'ten başka simge bulamama gibi pek çok açıdan bakabiliriz.
Türkiye hiçbir alanda olağanüstü bir dönemden geçmiyor. Birbirimizi damgalamak mı çözüm, konuşup birbirimizi anlamaya çalışmak mı? Ne yazık ki dün olduğu gibi bugün de her alanda diyalog çabaları sloganların altında yok oluyor, gümbürtüye gidiyor.

Güneydoğu'ya şehitler anıtı
Pazar günkü New York Times'da Afganistan savaşını en iyi bilen gazetecilerden Sebastian Junger'ın çok önemli bir yazısı yayımlandı. Görev süreleri bittikten sonra askerlerin orduyla kontratlarını uzattığını, yeniden cepheye döndüklerini anlatıyordu.
Tanıdıkları arasında bunun bir tane istisnası olmuş, bir asker eve dönmeye karar vermiş.
Önceki gün akşam yemeğinde konuşuyorlar. 'Pişman mısın döndüğüne' diye soruyor Junger.
'Her anını özlüyorum' diye yanıt veriyor. Junger, buradan sözü Amerika'daki asker anıtlarına getiriyor. Bütün dünyada olduğu gibi, ABD de anıtları savaşta ölen askerlerinin anısına dikiyor. 'Bazı savaşlar haklı olabilir' diyor Junger, 'Ama İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan bombardımanları Almanya'da on binlerce masum sivilin ölümüne neden oldu, bunu da unutmayalım.'
Anıtlarımızı sadece kendi askerlerimize değil, bütün ölen askerlerin anısına inşa etsek askerlerin savaşa geri dönme heveslerini nasıl etkilerdi diye soruyor Junger. Amerikan halkının savaşla ilgili algısı nasıl değişirdi?
Terence Malick 'İnce Kırmızı Hat' adlı başyapıtında savaşın doğada olduğunu, toprakla suyun bile savaştığını dolayısıyla 'savaş' fikrinin hiçbir zaman yok olmayacağını vurguluyor. Ama üç saatin sonunda da savaşa kazanan-kaybeden olarak bakılmasındaki çarpıklığa işaret ediyor.
Savaşlar her tarafa bir şeyler kaybettiriyor. Kazanana da kaybedene de... Tarihimize 'Çanakkale Zaferi' olarak yazılan savaşta kaç yüz bin Türk askeri öldü... Bu karşılık kaç İngiliz askeri, gencecik insanlar, hayatlarını oralarda kaybetti. Hayal benimki ama Çanakkale Şehitliği ölen bütün insanlara adansaydı acaba Türkiye tarihi boyunca savaşmaya bu kadar hevesli olur muydu? Türkiye Cumhuriyeti son 30 yıldır kendi topraklarında kazanamadığı artık çok belli olan bir savaşa milyarlarca dolar akıtıyor, bununla beraber son 30 yıldır binlerce gencimiz, Kürt ya da Türk, her iki taraftan da, bu sonucu kördüğüm savaşta kaybediyoruz. Kaç aile çatırdıyor, kaç hayat daha yol almadan bitiyor. Türkiye'de bütün ölenlerin ardından bir anıt, çok mu?

Çiçek Bar neden bitti
YIllar önce, İstanbul'da gidecek bir yer bulamadığımız için bir 'müze' gezer gibi bazı klasik mekanları gezmeye başladık. Bir akşam yolumuz Çiçek Bar'a düştü. İçerisi kaybedenler kulübü gibiydi, herkes bazı büyük projelerinden, Türkiye'yi kurtarmaktan bahsediyordu. Hiçbirinin adım atacak hali yoktu, hepsi ömrünü tüketmiş, yaşlanmış ve eskimişti.
Bir gün sonra yeniden gitmemiz gerekti Çiçek Bar'a. Bu sefer kapıdan almadılar. O an şöyle düşündüm, galiba içerisi sadece kaybedenlere özel ve dışarıdan herhangi birinin gelip bu ortamı gözlemlemesini istemiyorlar.
Kapıdaki adama 'Neden almıyorsunuz, daha dün buradaydık' dedim.
'İşte dün girmişsiniz, bugün de girmeyin' dedi.
'Böyle bir mantık olur mu, siz ruh hastası olmalısınız, tedaviye ihtiyacınız var' derken tam yanımdan Mansur Beyazyürek geçiyordu. Marshall McLuhan'ın 'Annie Hall'da sinemada bir anda hakkında konuşan adamın yanında belirlemesi misali bir tesadüftü.
'Mansur Bey, beyefendiyi tedavi eder misiniz ayaküstü' dedim. Neyse ki arkadaşım içeriden Levent İnanır'ı çağırdı da, bu 'torpille' alındık. Torpili kes; Kadir İnanır bile değil...
Sinemasal Çiçek Bar'da, sinemasal bir sahne işte.
Ancak Çiçek Bar kaybedenler yüzünden bitmedi.
İnsanlar Çiçek Bar'a gitmeyi bıraktı. Çünkü sahibi Arif Keskiner bundan birkaç sene önce anılarını yazmaya başladı.
Müşteriler 'Acaba ileride bizi de yazar mı' korkusuyla elini ayağını çekti. Bir Tarık Akan bir Mustafa Alabora kaldı. 'Hayır'cı ve 'Yetmez ama Evet'çi iki sanatçı birbirine nefretle bakıp oturur oldu.

twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

<p>Türkiye'de yeni bir siyasi partiye ihtiyaç var mı?</p><p>HDP tabanı hangi olaylar sonrasında part

HDP kapatılacak mı?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Kafese giren adam ayıya yem oldu

Binlerce su maymunu taşkın nedeniyle Edirne'ye geldi