• $8,5108
  • €10,2915
  • 498.237
  • 1441.33
05 Ekim 2010 Salı

Napa mı Elazığ mı?

Kurabiye kalıbından çıkmış gibi birbirinin aynı evler, coğrafya ve iklim değişse de hemen hemen birbirine benzer yaşamların sürdüğü, biraz gelişmişse içinde illa ki bir sinema, kitapçı, hatta bir Gap mağazası barındıran bu minicik şehirlerdeki yaşam her zaman ilgimi çeker.

Bunların bir kısmı banliyö kabuslarıdır; orada hapsolmak, orada yaşamaya mahkum kalmak, oradan çıkamamak bir Amerikan trajedisini doğurur.
Ama az sayıda birkaç tanesi var ki insana 'Burada da insanlar doğuyor, burada da bir yaşam sürüyorlar, burada da bir hayat var ama sadece bizim hayatımız değil' dedirtir.

San Francisco'nun hemen yakınlarındaki Sausalito ikinci kategorideki, çok güzel yerlerden biri. Pek çokları karşıdaki köprü ve şehir manzarasından dolayı burayı Bebek'e benzetiyor. Ama dik bir yamaçtan, birbirinden güzel evlerin arasından ıhlamur kokuları arasında inerken bana en çok Bodrum'u andırıyor Sausalito. Hatta biraz daha gelişmiş, daha özenli bir Yalıkavak'ı. Estetik ve yaşadığın toprağa sahip çıkmanın nasıl güzel sonuçlar doğurabileceğini düşündürüyor.

Sausalito'da yat limanının hemen dibinde Fish diye bir restoran kuyruğunda istiridye sırası beklerken burada doğmanın, burada yaşamanın nasıl bir şey olabileceğini düşünüyorum. Şaraplar küçük kavanozlarda servis ediliyor, sadece nakit para geçiyor, bir fast-food'cu havası var ve dışarıdaki salaş masalarda toplanan insanlarda bizden uzak, bambaşka, çok yabancı ama kesinlikle çok sakin, huzurlu bir başka hayatın gündemine ilişkin konuşuluyor.

Kendi kendime 'Burası gördüğüm en güzel yer' diyorum.
Bir gün sonra bir başka küçük Amerikan şehrindeyim.
Yountville'de. Ve bir kez daha kendi kendime 'Burası gördüğüm en güzel yer' diyorum.

Arabanın GPS'inin yönlendirdiği rotanın dışına çıkıp, ara yollara sapıyorum ve kilometrelerce karelik şarap bağları arasında dolaşıyorum. Yountville, Amerika'nın şarap merkezi Napa civarlarındaki şehirlerden biri. 1976'daki bir 'kör tadım' sonucu Napa Cabernet'leri Fransız şaraplarından bile daha iyi not alıp şarap dünyasında bir şaşkınlık yaratmıştı.

Bu şok sonuç gözlerin de Napa'ya çevrilmesine neden oldu ve bir anda California şarapları dünya gündemine girdi. Bugün başta Robert Mondavi'nin bağlarından çıkan üzümlerden yapılan şaraplar olmak üzere pek çoğu dünya sıralamasında önde gidiyor; daha meyvemsi üzümleri tercih edenler için California en doğru adres olarak gösteriliyor.

Yountville de şarapçılıkla beraber geliştiği çok belli olan, içinde dünyanın en iyi restoranlarından French Laundry'yi barındıran, ana caddesinde birbiri ardına market, restoran ve şarapevlerinin olduğu bir şehir.
Şöyle söyleyeyim: Şarapçılık şişede durduğu gibi durmuyor. Bir tek test sonucu koskoca bölgenin çehresini değiştiriyor, burayı bambaşka bir çekim merkezi haline getirebiliyor.

Kim bilir benim gibi binlerce kilometre öteden kimler Napa'ya gelip şarap tadımı yapıyordur.

Mondavi ve Baron Philip de Rotschild'in ortaklaşa kurdukları ve dünyanın en iddialı şaraplarından birini oluşturmayı amaçladığı Opus One 'tesislerini' gezdim Napa'da... Napa'nın nispeten mütevazı mimarisine kondurulmuş yapay bir şato, kesinlikle çok güzel bir tesis, tattığımız harika bir 2006
Cabernet Sauvignon...
Ama o kadar.
Bundan bir süre önce Elazığ'da geçenlerde kaybettiğimiz Şükrü Baran'ın bağlarını, ardından da Kayra'nın fabrikasını gezdim. Samimiyetle söylüyorum, Napa'dan teknik altyapı olarak farkı yok.  Hatta Opus One'da tipik Amerikalı rehberin patronu Mondavi'ye neredeyse aşık gibi hayranlıkla bahsetmesi, abartılı anlatımı, Amerikan eğlence parklarında görmeye alışık olduğumuz teatral tavırlarının yokluğunu da hiç hissetmiyorsunuz.
Tek eksik destek.

Bugün Türk şarapçılığı dünya klasmanına oynuyor, pek çok ürün yabancı uzmanlardan iyi not alıyor. Kayra'nın Elazığ'da yaptığını Reşit Soley Bozcaada'da gerçekleştiriyor, Kavaklıdere İzmir yakınlarına olağanüstü bağlar kalıyor.

Ancak bu çabalar ne yazık ki bireysel. Hiçbir destek yok, hatta vergilerle, yerel yönetimlerin ilgisizliğiyle bilakis köstek söz konusu. Buna rağmen Türk şarapçıları mucize gerçekleştiriyor.
Napa'dan bana kalan budur.
Not: Hanut değil alın teri.

En meşhur mektupçu
Bir süre önce Ahmet Hakan'la düzenli olarak e-mail yollayan okurlardan bahsediyorduk. Bazı sapıklarımız var bizim de. İstemesek de ısrarla her akşam bülten gibi düşüncelerini yolluyorlar, mail kirliliği yaratıyorlar. Ama bir de bu işi görev edinen, düşünceleriyle işimizi yapmamıza katkıda bulunanlar da var... Onlardan hepimiz faydalanıyoruz.
Aşina olduğum bir ismin mektuplarının Ahmet Hakan'a da gelip gelmediğini sormuştum. 'Sahi Hüsnü Akıncı kimdi' diye...
Anlatınca hemen hatırladım. Meşhur eczacı...
Kemalistlerin en önemli blog'cularından biri. Daha blog kelimesi icat edilmeden hem de... Yıllar önce Emin Çölaşan'ın köşesinde yayınladığı mektuplarla meşhur olmuştu... Sonradan bu mektuplarını internete taşıdı.
Hiç tanımadığım, sadece ismini bildiğim, hatta kendi görüşlerini bile bazı günler paylaşmadığım bir insan.
Akıncı'nın özelliği gazetecilerden siyasetçilere özenle, dikkatli yazılmış mektuplar yazması.
Geçtiğimiz gün Akıncı'nın hayatını kaybettiğini öğrendim. Ve sarsıldım. Hiç tanımadığım halde, içimi bir sızı kapladı.
Bütün mektup okurlarının başı sağ olsun.

Hıncal Abi'nin Ankara sevdası
Genelde okur mektupları yayımlamam köşemde, ama dün Sönmez Marsel'den aldığım bir mail Hıncal Abi-Ankara-AKM'nin yıkımı konusunda epey yardımcı oldu bana... Düşünmediğim bir açıydı, ama bence doğru bir açıydı..
Bakın Marsel ne demiş:
'Hıncal Uluç'un en büyük sorunu bir Ankaralı olarak kendini İstanbul hakkında yazmaya yetkili görmesi. İstanbul, çoğu Ankaralı için deniz manzarasından öte anlam taşımaz. Onlar Beyoğlu'nun, Taksim'in gerçek İstanbullular için ne demek olduğunu asla bilemez. Hıncal Uluç'un da İstanbul diye gittiği yerler Ortaköy, Bebek. Hiç kuşkusuz bu semtler de çok önemli ama Beyoğlu ve Taksim konusu ayrıdır. Dolayısıyla kentin bu bölgesiyle ilgili projeler Hıncal Uluç gibilerinin yönlendirmesine bırakılamaz. İstanbul'u yönetenleri ise zaten hiç saymıyorum, çünkü onlar bu şehrin özgün yanlarını, güzelliklerini katletmeye belli ki kararlılar.'

Merak ediyorsanız...
Hayır, Ferhat Boratav'dan 'Pensilvanya hanutu' hakkında bir e-mail almadım. Kendisinin de bulunduğu gazetecilerin Fethullah Gülen'le görüşmesinin masraflarını kimin karşıladığını, uçak ve otel paralarının kimin ödediğine dair sorularım hala yanıtsız.
Bazen yanıtını bildiğiniz soruları ısrarla sormak gerekir.
Takipçisiyim.

<p>Tarihçi-Yazar Koray Şerbetçi bu hafta Kestirmeden Tarih  programında Kudüs özel bölümüyle karşını

Medeniyetlerin aynası Kudüs… Kadim şehre kim ne getirdi?

NASA Mars'ın 3 boyutlu görüntülerini yayınladı

Düştüğü dere yatağında 5 gün mahsur kaldı

Mersin sahilinde bulundu! Sahil güvenlik hemen çalışma başlattı