• $ 5,8984
  • € 6,5052
  • 281.627
  • 99027.8
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Kürtler için Cosby Show

Eğer gerçekten bir cennet varsa Netflix kurucusunun yerini şimdiden sağlamlaştırdığını söyleyebilirim. Netflix, ABD sınırları içinde çok ufak bir abonelik ücretiyle (ayda sekiz dolar) çok geniş bir dijital film-dizi arşivinin kapılarını açıyor. Belki hemen vizyona girmiş filmler yok, en güncel diziler de; ama benim gibi bir televizyon cankisine fazlasıyla yetiyor.
Ne zamandır yeniden 'Cosby Show'u izlemek istiyordum, Netflix imdadıma yetişti. Bu dizi ilk yayınlandığında çocuktum.
Fazlasıyla Amerika'yla ilgili, hatta kökleri ve yapılma amacı Amerika'da siyah-beyaz çatışmasına dayanan bu dizinin nasıl Türkiye'de de hayranlıkla izlendiğini hiç anlayamadım. Mizahın evrenselliği olamaz tek açıklaması.
Kısaca hatırlatayım, 'Cosby Show' dizisi Huxtable'ların hikayesi. Baba doktor, anne avukat, Brooklyn Heights'ta üç-dört katlı bir evleri olan, hali vakti yerinde bir aile. Para kazanmak gibi bir meseleleri yok, zaten 80'lerin gözde mesleklerini yaptıkları için kalkınmış durumdalar.
Huxtable'lar her zaman çok şık, entelektüel, bilge ve en büyük dertleri çocuklarını iyi ve doğru yetiştirmek. Ha bir de ekleyeyim, Huxtable Ailesi Afrika kökenli Amerikalılardan oluşuyor. Ama tabii bu belki de dizinin hiç belirleyici olmayan tarafı.
Zira oturdukları Brooklyn Heights'ın hemen yakınında yer alan Fulton Mall'daki siyahlarla pek benzerliği yok Huxtable'ların. Bugün bile hala 'soylulaşmaya' direnen Fulton Mall'ın izini 80'lerdeki Spike Lee filmlerinden çözebilirsiniz: Uyuşturucu, çeteler, şiddet ve siyahları ilgilendiren sınıfsal sorunlar.
Huxtable'ların en büyük meselesi ise oğulları Theo'nun disleksi sorunuyla, kızlarının bir okul arkadaşının genç yaşta hamile kalması. 'Aman bizim çocuklarımızın başına böyle şeyler gelmesin' diye sıkı terbiye veriyor Dr. Huxtable.
Ama terbiyeden ve hizaya getirmeden nasibini alan sadece dizideki kurgu çocuklar değil; asıl amaç koca bir toplumu dizginlemek.
Yapımcılar Bill Cosby'nin kapısını çaldığında 'Tamam bir dizi yapalım ama mavi yakalı bir aileyi anlatsın, anne ev kadını, baba şoför olsun' önerisini dinleyip reddetmişler.
'Cosby Show'un ilk yıllarında ırksal en ufak bir gönderme yoktu; hatta neredeyse 'odadaki fil' ısrarla görmezden gelindi. Ancak beşinci-altıncı sezonda açılış jeneriğini Harlem'in ünlü Apollo tiyatrosu fonuyla çektiler; belli bir özgüven geldikten, evcilleştirme projesi nispeten başarıya ulaştıktan sonra.
Bu asimilasyonun başarıya ulaşmadığını da kimse inkar edemez: Huxtable'ların NYU, Princeton gibi okullarda okuyan çocukları o yıllarda ayrımcılıkla boğuşan siyahlara 'Siz de başarabilirsiniz' mesajı verdiler.
Siyahlara Fulton Mall'daki gibi bir hayata mahkum olmadıklarını, aralarından doktor-avukat çıkabileceği mesajını veriyordu: Amerikan kapitalizminin bildiğimiz fırsatlar ülkesi mesajı.
Amerika'nın siyahları o yılarda hala açıkça ifade edilmese de beyaz egemen toplumda bir korku unsuruydu. Tıpkı bizde Kürtlere yönelik gizli ayrımcılık gibi.
Zamanında bir 'Kürt Cosby Show' yapılsaydı aramızdaki duvarlar hala bu kadar yüksek olur muydu diye izledim diziyi yeniden.
Mükremin Abi mesela bıçkın alt sınıf Türk çoğunluğa özenmek yerine Kürt temalı olsaydı? Ya da Dr. Huxtable benzeri bir Kürt doktor, Rojin ve Rojda gibi isimleri olan kızları...
Televizyonun manipülatif gücü yadsınamaz, hala büyük çoğunluğun tek iletişim aracı beyazcam.
Ancak Türkiye'nin bugünlerde ihtiyacı olan Kürtleri değil de Türkleri evcilleştirmek olabilir: Baksanıza, belli bir zihniyet tarafından denize girmek Kürtlere yasakmış muamelesi yapılıyor, barıştan söz eden köşe yazarları linçe uğruyor, hepimizin sevdiği bir futbolcu bile kardeşlik deyince hakaretlere uğruyor, seçilmiş milletvekiline terörist muamelesi yapılıyor.
Fatih Aksoy'a benden bir dizi önerisi olsun bu da.
 twitter.com/orayegin
 facebook.com/oryegn

11 Eylül'ün en büyük efsanesi
Bundan tam 10 yıl önce, 10 Eylül 2001 gecesi Madison Square Garden'da muhteşem bir konser verdi Michael Jackson. Yakın dostları Marlon Brando ve Elizabeth Taylor da o gece oradaydı.
Konserden sonra herkes otellere dağıldı. Brando ve Jackson aynı otelde kalıyordu, Elizabeth Taylor ise St. Regis'te.
11 Eylül sabahı hala yatakta uyuyan Michael Jakcson'ın telefonu acı acı çaldı. Arayan Arabistan'dan bir tanıdığıydı: 'Hala uyuyor musun, olanların farkında değil misin, hemen televizyonu aç' dedi.
O sırada İkiz Kuleler çöküyordu ve Michael Jackson panik içinde ne yapacağını şaşırdı.
Hemen Marlon Brando'yu uyandırıp 'Buradan kaçmamız lazım' dedi. Özel uçak aradılar, uçuşlar iptal edilmişti. Kılık değiştirdiler, Jackson kafasına bir peruk geçirdi ve şehirden kaçma planı yaptı. 'Ama önce Liz'i almalıyız' diye St. Regis'e gittiler.
Üçü, eski model bir kiralık arabayla köprüler kapanmadan New York'tan kaçış macerasına koyuldu. Arabayı Michael Jackson kullanıyor, aldığı ilaçların etkisiyle Elizabeth Taylor arka koltukta kendinden geçmiş bir şekilde yatıyor, yolcu koltuğundaki Marlon Brando'nun ise habire karnı acıkıyordu.
Yol üzerinde sık sık KFC'de durdular, tavuk butlarını Brando midesine indirdi.
Bir ara direksiyona Marlon Brando geçti, koltuğu ne kadar geri çekse de göbeği direksiyon simidine değiyordu.
Üçlü zar zor Ohio'ya vardı, hava sahası açılınca da Los Angeles'a döndüler...
***
Nasıl hikaye? Muhteşem değil mi?
Doğrusu, bu efsanenin yalan olup olmadığını kimse bilmiyor. Taylor'un eski bir asistanı Mayıs ayında Vanity Fair dergisine anlattı üçlünün araba yolculuğunu. Üçü de hayatta olmadığı için doğrulayacak ya da yalanlayacak kimse yok.
New York Magazine bu haftaki 11 Eylül özel sayısında bu efsaneyi harika bir öykü haline getirmiş.
Böyle bir yolculuğun asla gerçekleşmediği, birkaç gün New York'ta kaldıktan sonra evlerine döndükleri galiba işin doğrusu. Tabii biraz abartanlar da var: Liz Taylor kaçmak ne kelime, hatta koşa koşa İkiz Kuleler'in olduğu yere gidip insanlara destek oldu. Ama tek bir kare fotoğraf, bir tek görgü tanığı yok...
Doğru ya da yalan... Kesinlikle çok eğlenceli ve bir an önce filme çekilmesi gerekiyor bütün bu maceranın.

Yayıncılık başarısı
AlaIn de Botton'un yeni kitabı 'Ateistler için Din' önümüzdeki yıl şubat ayında İngiltere'de yayımlanıyor. Amerika baskısı ise Mart 2012. Ancak bu kitabın Türkçe çevirisi bugünlerde Türkiye'de çıktı. Botton'un yayımcısı Sel Yayıncılık yazarın özel izniyle kitabı herkesten önce Türk okuruna ulaştırdı.
Bunu bir yayıncılık başarısı olarak alkışlamak gerekmiyor mu?
Ne ilginç ki Orhan Pamuk'un Harvard'da verdiği roman üzerine dersler de bugünlerde Türkçede yayımlandı. Ancak Pamuk'un bu kitabı daha önce İngilizce olarak Amerika'da çıkmıştı. Pamuk, kendi anadilinden önce Amerikan pazarını tercih etmiş demek ki.
Alain de Botton ise kendisini yıllardır takip eden ve seven Türk okuruna büyük bir jest yaptı.

Oray Eğin Diğer Yazıları

Milli Takımımız, Fransa´ya Gitti

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Herkesi şaşkına çeviren gelişme! Bir Recep Sert portresi...