• $9,7373
  • €11,3949
  • 562.968
  • 1479.93
22 Aralık 2010 Çarşamba

İki dil bir korku

Tam 10 sene önce Diyarbakır'a ilk kez ayak bastığımda bu şehrin bir başka ülkenin başkentine benzediğini düşünmüştüm. Oysa 10 sene önce entegrasyon için her türlü fırsat vardı; terör bitmişti, bölgede barış yaşanıyordu. Buna rağmen bu hissi yaşattı bana.

10 sene önce Türkiye'de böyle bir düşünceyi bırakın kamuoyu önünde kendi çevremizde bile dillendirmekten çekinirdik. Bölgeyi nispeten geç ve aşağı yukarı en iyi dönemlerinde tanımış biri olarak ben bile aldığımız yola şaşırıyorum. Bugün bölünmeyi de, beraber yaşamayı da, sınırların yeniden çizilmesini de rahat rahat konuşabiliyoruz.
Olması gereken de buydu zaten. Ve Türkiye Cumhuriyeti onlarca çalkantıya, yanlış yola sapmaya, hataya rağmen bir şekilde doğru yolu buluyor.

Bugün yaşanan 'iki dilli hayat' tartışmasının da doğal sürecin sonucu olduğunu düşünüyorum. Dahası, sonuçlarının kaçınılmaz olduğunu da.

Türkiye Cumhuriyeti kendi Kürtleriyle ilişkisini geçmişteki bütün alışkanlıklardan ve söylemlerden sıyrılarak çözmek zorunda. Bu gelişmelerin kemikleşmiş bir Cumhuriyet elitini ürküttüğünü, kaygılandırdığını biliyorum.

Ama daha evvel buna benzer başka olaylar da aynı etkiyi yaratırdı: Kürtçe TV, Kürtçe şarkı okunması mesela. Bütün bunlar gerçekleşti oysa; hatta devlet eliyle Kürtçe TV açıldı. Ve kıyamet kopmadı.

Dün, Ahmet Kaya'ya 'Kürtçe şarkı okumak istediği için' çatal-bıçaklar atılıyordu. Ama bugün ulusalcı Zülfü Livaneli'nin türküleri bir albümde aralarında Kürtçe ve Zazaca'nın da olduğu etnik dilde söyleniyor, sunumunu da bizzat Livaneli yapıyor.

'İki dilli hayat' da önce şüpheyle, kaygıyla yaklaşıp sonunda kabulleneceğimiz bir doğal süreç.

Hepimiz Güneydoğu'da Türkçe konuşmayı bilmeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının olduğunu biliyor. Dahası, Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişinde sadece Kürtlere değil bütün azınlıklara karşı baskıcı yöntemler uyguladığı bir gerçek: Müzisyen ArtoTunçboyacıyan askerlik yaptığında bir komutanın ısrarla kendisine 'Senin adın Arto değil, Ahmet' dediğini anlatır mesela. Yıllarca çocuklarına 'Berfin' adı vermek isteyenler resmi nüfus idaresinin retleriyle karşılaşmadılar mı?

Bu baskı rejimi yıllarca mevcut sorunları halının altına süpürmekten, kaçınılmaz olanı ertelemekten başka bir işe yaramadı.

İnsanların kendi adlarıyla, kendi dilleriyle iletişim kurma özgürlüğünü talep edecekleri gün bir gün gelecekti illa ki; demek ki o gün bugünmüş.

Güneydoğu'da tabelaların çift dille yazılması, resmi dairelerde 'çift dilde' evrak bulunması, okullarda seçmeli Kürtçe dersinin olması gibi talepler doğal karşılanmalı. Ben bölge insanının böyle bir hakkı olduğuna, vatandaşı olduğu devletin de bu arzusunu ona sağlaması gerektiğine inanıyorum.

İngiltere'nin Galler bölgesinde hala önemli bir kesim kendi dillerini kullanır, Birleşik Krallık da bu çift dili tanır. Ama hepimiz İngiltere'de İngilizce konuşulduğunu biliriz.
Kürtçe tabelalar, belgeler, yazışmalar da Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi dilinin Türkçe olduğu gerçeğini değiştirmez. Türkiye'nin aritmetik çoğunluğu zaten Türkçe konuşuyor. Türkçe'nin reddedilmesi, kendi dilini konuşmak ve öğrenmek isteyen bir Kürt vatandaşımız için de pratik olmaz her şeyden önce.

Kısacası, Diyarbakır'da 'çift tabela' asıldı diye Türkiye bölünmez, Türkçe ortadan kalkmaz.

Ama asıl Türkiye'nin 'ruhen' üçe bölünmesini, sandıklara da yansıyan bu ayrışmayı nasıl halledeceğiz; ondan korkalım.


Bankalar, reklamlar, solcular

Bİr süredir Sözcü gazetesindeki ilanlara dikkat ediyorum... Sermaye sınıfı muhalif bir gazeteyi yalnız bırakıyor mu görmek için. Bazı firmalar şaşırtıcı bir şekilde tam sayfa kapatıyor Sözcü'yü... Başka gazetelere ilan veren birçok firma ise Sözcü'yü görmezden geliyor.

İnternet'te de durum farklı değil. Özellikle büyük bankalar yandaş sitelere çok tıklanmasalar bile düzenli olarak ilan veriyor... Muhaliflere ise destek olunmuyor.
Firmalar ne zamandır ilanla 'politik mesaj' sergiler oldu, merak ediyorum. Aslında bu işin altında bana kalırsa şirket yöneticilerinin, banka yönetim kurullarının falan bir rolü yok.

Sanki bu firmaları reklam ajanslarında çalışan eski solcular korkutuyor gibi geliyor. Bildiğim kadarıyla ilanların tiraja, rating'e göre belirlenmesi gerekiyor. Ama galiba reklam ajanslarındaki eski solcular kişisel hesaplaşmaları, eski alışkanlıkları sürdürüyor.
Bu işin bir evrensel standardı olmalı.


Yumurcak TV vs. CNN Türk
Bİlİyorsunuz, Yumurcak TV çocukların uyuduğu saatte yani 'prime time' denen zaman diliminde bile CNN Türk'ü geçiyor. Adı en iddialı haber kanalının düştüğü durum bu. Daha evvel de NTV, RTÜK'ün dayattığı bir belgeseli yayınlayarak CNN Türk'ü geçmişti.
Bu Yumurcak TV galiba CNN Türk'ün başının belası olacak...
Şöyle ki...
Hafta sonu Ankara'da bulunduğumuz yerde TV yoktu ve CHP'deki bir gelişmeyi izlememiz gerekiyordu. Daha evvel duyup hiç denemediğim Turkcell'in Mobil TV app'ini indirdim telefonuma. Bir-iki dakika içinde önümde bir kanal mönüsü açıldı... Show TV, Kanal D, atv, Star...

Biz haber kanallarını takip etmeye başladık... NTV, Habertürk, SkyTürk derken... Bakıyorum bir türlü CNN Türk'ü bulamıyorum...

Sonradan öğrendim ki bu uygulamada yer alabilmek için belli bir rating'in üstünde olması gerekiyormuş kanalın. Yoksa ancak bir ücret ödenerek dahil olunuyormuş.
CNN Türk'ün durumu budur... Mobil TV'de bile yer alamayacak kadar az izleniyor.
Bu arada...

Yumurcak TV uygulamada vardı!

<p class='MsoNormal'>Fatih'te arıza yapan İETT otobüsü, vatandaşlar tarafından  yaklaşık 300 metre i

İETT otobüsü arızalanınca 300 metre itildi

Galatasaray'ın Nef Stadı'ndaki taraftara açık antrenmanından fotoğraflar

Nesli tehlike altındaki şah kartal, Ankara'da tüfekle vuruldu

Tavşanlı Höyük'te bölgenin 'endüstrileşmiş ticaret merkezi' olduğuna dair bulgulara ulaşıldı