• $7,4045
  • €9,013
  • 442.387
  • 1551.57
22 Temmuz 2011 Cuma

Clinton'dan gollük pas

Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Rodham Clinton'ın Türkiye'ye gelirken aklında bazı gündem maddeleri vardı. Başlıkları özellikle seçmiş, titizlikle dersine çalışmış ve kiminle ne konuşacağını ustalıkla planlamıştı.
Dışişleri'ndeki iletişim ekibiyle bir strateji izledi.
Clinton, bir Amerikan yetkilisi olarak bağımsız seçilmiş hükümete doğrudan talimat verecek ya da kulağını çekecek bir pozisyonda olmadığını biliyor. Dahası bu tarz 'ağabey' diplomasisini de savunmuyor, bunun hoş karşılanmayacağının da farkında. Türkiye'ye akıl öğretmek gibi bir niyeti de hiç yok.
Fakat Türkiye'deki demokrasi eksikliklerine yönelik hem Amerikan hükümetinin, hem de kendi hassasiyetlerinin üzerinde duruyor. Bunu da kulak çekerek değil, diyalogla yapmaktan yana.
Özel olarak seçtiği turkuaz rengi kıyafetiyle de zaten ilk başta Türkiye'ye 'Sizin dostunuzuz' mesajı vermek istiyordu.
Basın özgürlüğü Clinton'ın önemli bir gündemi. Sadece Türkiye'ye özel bir durum da değil bu. İnternet özgürlüğü, gazetecilerin serbest bırakılması, basına yönelik hükümet baskılarını global ölçekte eleştiriyor.
Clinton, bu konunun Türkiye'de gündemden düşmeye başladığını düşündüğünden bizzat devreye girmek istedi bu sefer.
Amerikan sisteminde 'celebrity endorsement' çok önemli bir iletişim aracıdır. Angelina Jolie'nin dünyanın unuttuğu bir bölgesine gitmesi kendi ülkeleri dışında pek bir şeyle ilgilenmeyen toplumu, hatta eliti bile geçici de olsa o bölgeyle ilgilenmeye yönlendirir. Konu bu figürler üzerinden sıcak tutulur.
'Endorsement' bir reklam stratejisidir. George Clooney'nin içtiği espresso'nun tadı sanki daha güzeldir, Paul Newman'ın salata sosları gibi. Ronaldo'nun giydiği iç çamaşırları - neyse konudan sapmayalım.
Clinton da 'Ben bir konuya dikkat çekersem Türk kamuoyu da bunun üzerine atlar, basın da gündeme getirir' diye şaşmaz bir iletişim kuralını uygulamaya koydu.
Aslında Türk kamuoyuna ve gazetelere bir pas attı.
Kemal Kılıçdaroğlu'yla görüşmesinde bu konu gündeme geldi, Şirin Payzın'la yaptığı söyleşide özellikle basın özgürlüğüne getirdi lafı, bu soruların sorulmasını bekliyordu belli ki.
Fakat Clinton'ın da etkilendiği Madison Avenue'daki reklamcıların şaşmaz teorisinin tutmadığı yerler de varmış işte.
Ah biz çılgın Türkler; yüzyıldır denene denene başarıya ulaşmış teorileri bile yamultabiliyoruz...
Normal şartlarda, herhangi bir yerde, Hillary Clinton hapisteki gazetecilerini gündeme getiriyorsa yeri göğü inletmek gerekir. Basının bir anda onun arkasından, ondan aldığı gazla bu konuyu yeniden kamuoyu baskısı haline getirmesi beklenir.
Ama Washington'da durduğu gibi durmuyor işte. Artık herhangi bir alışıldık formül Türkiye'yi açıklamaya yetmiyor.
Clinton bu kusursuz zannettiği formülü uyguladı ama Türk kamuoyuna nasıl yansıdı bu olan biten?
'CHP umudu Clinton'da arıyor, bu ulusalcılar işlerine gelince Amerika'ya küfrederler ama şimdi de Amerika'dan yardım dilenirler...'
Veya 'Koskoca Clinton'ı bulmuşsun karşında ona Türkiye'deki basının durumu mu sorulurmuş.'
Evet evet, şaka değil. Türk basınında Clinton'ın asisti böyle taca çıkarıldı.
Dün, bir Amerikalı arkadaşım 'Siz Türkleri anlamak gerçekten zor' diyordu.
'Bana mı söylüyorsun' dedim, 'Ben bile anlamıyorum.'

Genç Türkler rahatsız
Bu sefer olay Amerika'da geçiyor. Ama kabak yine bir Türk gazetecisinin başına patladı.
MSNBC kanalında 'Young Turks' programını yapan, Demokrat Parti'ye ve Obama'ya çok ağır eleştiriler yönelten Cenk Uygur'un kontratı yenilenmedi. Alelacele yerine yeni bir sunucu, yeni bir program bulundu.
Cenk Uygur'a göre sebebi hükümet baskısı. Kanal yönetiminin kendisine 'Washington'da senden hoşlanmayan insanlar var, sen de bu kurumun bir parçasısın, bu kurum da medya düzeninin bir parçası, buna göre üslubunu ayarla' dediğini iddia ediyor.
Kanal yönetimi iddiaları reddediyor, Uygur'a haftasonu programı yapmasını önerdiklerini söylüyor. Haftasonu programı ikinci lig demek bu arada. 'Genç Türk' ise bu kızak önerisini kabul etmiyor.
Ya hiçbir yerde basın özgürlüğü yok... Ya da Türk gazetecilerine özgürlük yok...

Okan Bayülgen'in ikilemi
Bundan yıllar önce daha Kanal D'nin adı sanı anılmazken, Cem Özer'in 'Laf Lafı Açıyor' programına iki milyon dolara yakın bir para dökerek transfer etmişlerdi. O zamanlar Cem Özer bir rock yıldızı gibiydi. 'Laf Lafı Açıyor' da dönemin en çok konuşulan programıydı.
Bu transfer bir anlamda Kanal D'nin çıkışını sağladı. Tıpkı Güneri Cıvaoğlu'nun zamanında Sabah'a transfer olması gibi...
Çıkış arayan markalar kuvvetli bir isme yatırım yaparlarsa birkaç basamak birden atlarlar.
TV8 yıllardır bu basamakları atlamaya çalışıyor. Bir türlü başaramıyor. İkinci, üçüncü sınıf isimlerle birinci lig kanal olunamayacağını gördüler.
Sonunda silkindiler ve Okan Bayülgen'e teklif götürdüler. Eğer bu hamleyi yaparlarsa kanala tarihinin en büyük markasını katmış olacaklar. Bir Okan Bayülgen'in TV8'e katma değeri milyonlarca dolardan bile fazla olur.
Ancak şöyle bir durum var...
Okan Bayülgen'i bu saatten sonra para cezbedemez. Hiçbir zaman çok para için bu işi yapmadı zaten, sevdiği için yaptı. Zamanında programını beğenmediği için bir günde yayından bile çekmişti. İşin niteliği bu kadar önemlidir onun için.
Ama bakıyorum şimdi TV8'e gidebilme ihtimalinden söz ediyor.
Geçen seneki çizgisini düşünüyorum. Herkesin sustuğu bir dönemde alternatif seslere kucak açtı hep. İnternet'e filtre uygulamasını protesto etti, sınavlardaki yolsuzlukları dile getirdi, gençlerin sesine platform oldu, sokaklardaki isyanı ekrana taşıdı.
Şimdi TV8'e gitmeyi ciddi ciddi düşünüyorsa acaba önümüzde sezon kendi kanalında istediği gibi program yapamayacağından mı endişe ediyor?

twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

<p>Türkiye'de yeni bir siyasi partiye ihtiyaç var mı?</p><p>HDP tabanı hangi olaylar sonrasında part

HDP kapatılacak mı?

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Yılanların yuttukları dev canlılar

Simpsonlar yine şoke etti! Bunu da bildiler