• $ 5,8076
  • € 6,4669
  • 278.998
  • 97886.4
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54

Bir tek benim hayatımın değeri nedir

Rahibe Teresa, Mahatma Gandhi, Florence Nightingale, Nelson Mandela, Ludwig van Beethoven, Martin Luther King Jr., Albert Einstein, Leonardo da Vinci ve Pele bir gün balonla yolculuğa çıktı. İsterseniz aralarına Mustafa Kemal Atatürk'ü, Said-i Nursi'yi, Mevlana'yı da katalım.
Balon havalanırken birden delik açılıyor, içlerinden birinin balondan atılması gerek ki diğerleri hayatta kalsın.
Kim ölecek, kim kalacak?
Dahası kimin hayatta kaldığına nasıl karar verilecek?
1991 yılında Columbia Üniversitesi'nde konuşmacı olduğunda Salman Rushdie tam 1000 gündür böyle bir balonun içinde yaşıyordu. 'Bir metafora hapsoldum' diyor ve soruyordu: 'Bir tek benim hayatımın değeri ne kadar eder?'
1989 yılının Sevgililer Günü'nde İran tarafından çıkartılan fetvadan beri Salman Rushdie'nin hayatı epey değersizleşmişti. Rushdie artık bir insan değil, bir 'mesele', bir 'tartışma'ydı ve 'buna' bir an önce son verilmesi gerekiyordu.
Balonda geçirdiği 1000 gün boyunca kendisiyle havada benzer şartlarda yolculuk yapanların teker teker güvenle yere indiğini gördü. Rehineler, işadamları, devletlerin pazarlık karşılığında elinde tuttukları mahkumlar teker teker özgürlüğüne kavuştu.
O ise 1000 günün sonunda balonda yalnızdı.
İngiltere'de kamuoyunu etkileme gücü olan Müslüman kanaat önderleriyle gizlice buluştuğunda 'Şeytan Ayetleri' romanının dine hakaret unsuru taşımadığını konusunda uzlaştılar. Dini liderler ertesi gün ortak bir basın açıklaması yapacaklar, fetvayı kınayacak, Rushdie'ye özgürlük isteyeceklerdi.
Bir gün sonra biri dışında hepsi korkutuldu, geri adım attı.
'Hayatlarımız bize kim olduğumuzu öğretir' diye yazıyor Rushdie, 'Peki benim hayatımın değeri nedir?'
2011 yılında yine Sevgililer Günü'nde başlayan Oda TV operasyonu sonucunda meslektaşlarımız benzer bir balonda bilinmezliğe doğru sürükleniyor. Her biri tıpkı 20 yıl önceki Salman Rushdie gibi bir balon metaforuna hapsolmuş durumda.
Birileri balondan kimin inip, kimin kalacağına karar veriyor adeta: Ahmet-Nedim serbest kalsın, diye sokaklarda çığlık atıyorlar ama bu sloganın 'Diğerleri tutuklu kalırsa umurumuzda değil' diye devam edebilme tehlikesini fark etmiyorlar. Kimin balonda kalacağını, kimin ineceğini ne belirliyor, insan hayatını neye göre değerlendiriyoruz?
Balon tartışması, okullarda münazara derslerinin popüler uygulamalarından biri. Her bir tartışmacı bir ünlü ismin yerine geçip kendisinin neden hayatta kalmasını gerektiğini savunuyor. Yerine geçtikleri kişinin bugüne kadar yaptığı hizmetleri, eserleri ve başarılarından yola çıkarak argüman hazırlıyorlar, bunlara göre tartışmanın sonunda kimin hayatta kalacağı belirleniyor.
İnsan hayatı bununla ölçülebilir mi? Ne yazık ki toplumlar bazen böyle hesaplar yapıp, acımasız kararlar alıyorlar.
'Bir arkadaşın bir başka arkadaşa ne demek olduğunu, bir oğlun annesine, bir babanın oğluna ne kadar değerli olduğunu düşünüp karar verin' diyor Rushdie, 'Bir insanın kalbinin, vicdanının ve ruhunun değerini anlamalısınız. Bir yazarın değerini, onun hikayelerine, dünyayla tartışmasına ne kadar kıymet biçtiğinizi anlamalısınız.'
Aylardır birileri o balonun içinde sürüklenirken dışarıda da yerle bir olan aileler, çocuklar, doğrudan ve dolaylı olarak etkilenen başka hayatlar var. Kaç kişi eşinden mahrum kaldı, kaç kişi çocuğunun büyümesine tanıklık edemedi, eşini kaybeden oldu, kaç arkadaş birlikte olamadı, kaç sevgili birbirine kavuşamadı, kaç anne baba, kaç aile, kaç hayat darmadağın oldu.
Hala kan isteyenlere, hala krala kelle sunma arzusundakilere, ben dahil hepimizi hedef gösteren, katlimizi isteyenlere soruyorum:
'Hayatımızın değeri ne kadar eder?'
Ve yine Rushdie'den ödünç alıyorum: 'Balon karanlık bir boşluğa doğru sürükleniyor.'
 * Salman Rushdie'nin 'One Thousand Days in a Balloon' makalesi 'Imaginary Homelands: Essays and Criticism' kitabı içinde yer alıyor.
twitter.com/orayegin
facebook.com/oryegn

Serbest çağrışım
Ryan Gosling'in yeni bir aksiyon filmi var, adı 'Drive.' Fragmanında çok çarpıcı bir diyaloğa takıldım. Onu tetikçi olarak kiralamak isteyen bir 'kodaman'la tanıştırılıyor. Belli ki az önce arabada tamirat yaptığı ya da benzer bir sebepten dolayı elleri yağ içinde, el sıkışamayacağını söylemek için 'Ellerim kirli' diyor.
Adam şöyle bir bakıyor ona:
'Benim de' diyor.
Mehmet Ağar'ın Susurluk davasından beş yıl hapse mahkum olduğunu görünce bu diyalog cuk oturdu.
Derin devlet, Ergenekon, polisler falan bunca yıldır gündemin tepesindeyken o soruyu soran tek kişi ben değildim herhalde: Mehmet Ağar bu işin neresinde?
Bir tek onun elleri temiz olabilir mi?
Demek ki gecikmiş adalet diye bir şey var... Ağar şimdi o karanlık ve kirli yılların hesabını verecek.
Elleri kirli.

Defne Devrimi yolundan saptı
Defne Devrimi'nin peşine takılanların hışmına uğrayacağımı biliyorum şimdi. Çünkü Türkiye'de böylesi 'özgürlükçü' hareketlerin en büyük özelliği kendileri gibi düşünmeyenlere yönelik karşı saldırıdır: Onlar için 'devrim' hayata herkes kendi çizgilerine gelince başarıya ulaşır.
Ama bu ablalardan onay bekleme durağından epey önce geçtim. Ya da şöyle söyleyeyim: 'Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim İYİ çocuk olmaktan.'
O yüzden de bir deli cesaretiyle söyleyeceğim: Nedir 20 bin lira tazminata mahkum olan Hıncal Uluç'a karşı bir zafer kazanmışlık duygusu, bu rövanş hissi, bu haddini bildirdik orgazmı?
Defne Joy Foster için 'Su testisi su yolunda kırıldı' diye yazdı... Peki bu cümle 20 bin TL'lık bir cümle mi?
Gerici bir cümle belki... Belki saçma bir mantık... Belki ayıplanası bir düşünce tarzı... Eski kafalılık, muhafazakarlık, sahte ahlakçılık, yahut düpedüz yanlış bir yorum...
Ama adam böyle düşünüyor, ne yapalım, böyle düşünüyor diye öldürelim mi?
Bütün bunlar tartışılsın, gerekirse Hıncal Abi kınansın, yüzüne domates-pasta atılsın, gerekirse her türlü protesto yapılsın...
Benim de bu yazıya söyleyeceğim şu olur: 'Sana ne Hıncal Abi, gerçekten sana ne? İsteyen istediği hayatı yaşar, herkes kendi hayatından sorumludur.'
Bunlar demokratik tepkiler.
Peki 'Su testisi su yolunda kırıldı' lafında hakaret nerede? Bu cümlenin nesi 20 bin TL tazminatı hak ediyor?
Son yıllarda basın davalarında birbirinden absürd kararlar çıkıyor. Çoğu zaman bunlar kamuoyu baskısı yüzünden şekilleniyor. Uyduruk tekzipler yayınlatılıyor, hakaret olmayan cümlelerden tazminata mahkum oluyor yazarlar.
Basın özgürlüğü gerektiğinde aptalca fikirlerin de savunulması için vardır; buna karşılık fikirle savaşılır, zaten aklın ve mantığın bir şekilde absürdü yenebilme gücü her zaman vardır.
Basın özgürlüğü Vivet'in milli eğitim başöğretmeni didaktizminin de, Hıncal Uluç'un popülizminin de eşit derecede garantisidir.
Her lafı mahkemeye taşırsak, her yazıyı hakimlerin onayına sunarsak nasıl bir basın özgürlüğünden bahsedebiliriz?
Bu yolun açılmasının ne kadar tehlikeli sonuçları olacağını görmüyorlar.
Kötü çocuk olmanın özgürleştirici bir tarafı var; o yüzden kendi adıma 'şeytanın gör dediğini' ısrarla vurgulamak istiyorum: Defne Devrimi totaliterleşiyor.

Oray Eğin Diğer Yazıları

<p>Dört ay önce Esra Erol´a çıkan Ali Keskin, nikâhlı eşinin İdris Coşkun ile kaçtığını ve 4 yaşında

Eşim Kaçtı Diyerek Esra Erol´a Çıkmıştı! Ali Keskin Dün Gece Öldürüldü

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları

Vücudunuzda bu belirtileri görüyorsanız hemen doktora başvurun