• $8,2975
  • €10,1193
  • 489.335
  • 1444.87
21 Ekim 2010 Perşembe

Bir köprü varmış...

Nedim Velagiç'i en son 15 sene önce gördüm. Cem Yılmaz'ın hala komik olduğu yıllarda bir gösterisine gitmişiz. Çok güvendiğim hafızam bu an'ı kaydetmemiş, o hatırlatıyor. O 15 senenin sonunda ikimiz de bambaşka insanlara dönüşmüşüz, ama aynı anda birbirini erken tanımış olmanın verdiği rahatlığıyla sanki hiç kopukluk yokmuş gibi konuşabiliyoruz. Tuhaf ama tanıdık.

Nedim'i savaştan ailece kaçıp Türkiye'ye geldiklerinde tanıdım. O yıllarda doğal olarak Bosna-Hersek'e karşı algıda seçicilik oluştu bende, haberlere daha duyarlı olmaya başladım, çok fazla memleket hikayesi dinledim.
15 sene gecikmeli olarak zihnimdeki geçmiş yapbozunun eksik kalan bir parçasını doldurmak için Saraybosna'dan Mostar'a gidiyoruz beraber.
'Önce okulumu göstereceğim sana' diyor, 'Sonra büyüdüğüm evi.'
Henüz tamamı sıvanmamış binalarda savaşın izini hala taşıyan, savaş kalıntılarını henüz onaramamış, şarapnel, kurşun, füze izlerini bünyesinde barındıran bir şehir Mostar.

'Nesini abartıyorlar bu şehrin, bir tane köprü varmış işte' diyorum, kendi kendime gülüyorum. Gördüğüm her nehrin, her köprünün ardından 'Burası mı, işte bu da köprü, bu da nehir, tamam gördüm, hadi geri dönelim' diyorum.

Okul, ev turu yapılıyor. 'Bu lisede okuyacaktım, annem de bu lisede okumuş, ben de onun gibi Fransızca okumuştum, bu liseye gidecektim ama okuyamadım savaş çıktığı için' diyor. Savaş çıkmasaydı, o burada kalsaydı hayatının nasıl olacağını, nasıl değişeceğini, nasıl birine dönüşeceğini konuşuyoruz. İkimiz de dönüştüğümüz her ne ise şikayetçi değiliz ama.

Mostar ise bütün savaş şehirleri gibi silahlar altında neye dönüştüğünün hayal edilmesi çok güç bir yer. Nedim, caddelerde günlerce, haftalarca cesetlerin yattığını anlatıyor. Ana caddedeki apartmanları göstererek bodrum katlarından karşı binalara ateşler açıldığını söylüyor.

Bu tur rehberliği aslında bir istisna. Bosna'da savaşı yaşayanlar genellikle savaştan pek bahsetmek istemiyorlar. Bir başka tanıdığım 'Nasıl anlatılabilir ki, çok kötüydü, çok fenaydı mı diyeceğim? Yaşayan bilir' diye özetliyor.

Havai fişekler söz konusu olduğunda hepsi nefret ediyor. Birisi Guy Fawkes Günü'nde Londra'daymış ve herkes sokaklarda kutlama yaparken kendisini eve kapatmış.

Savaşın yarattığı travmalardan beni en fazla etkileyenini de savaştan sonra Londra'ya giden bir başkası: 'Kendimi durduramıyordum, durmaksızın yiyecek alıyordum, bir hastalığa dönüşmüştü. Başka hiçbir şeye para harcamıyor, sürekli dayanıklı gıda alışverişi yapıyordum. Bir insanın yiyebileceğinden çok daha fazlası. Bir günde beş kutu ton balığı mesela... Çünkü bir gün yine çocukluğumdaki gibi aç kalacağımı, yiyecek bulamayacağımı düşünüyordum. Sonra kendi kendimi tedavi ettim.'
Savaştan bahsetmiyorlar ama savaş travmaları epey bir muhabbet kaplıyor.

Ben en çok Bosna-Hersek'in aklımda kalan en belirgin özelliği olan ruhsuzluğun savaşın eseri olup olmadığını merak ediyorum. İnsanlar cansız gibi. Bazı şehirler çok gelişmemişse bile yine de kendine özgü bir cıvıltısı, rengi olur. Mostar, iklim olarak biraz daha iyi ama genel olarak bütün ülkede bu parıltı eksik.

Savaştan önce de böyle miydi, yanıtını bulamıyorum. Çünkü galiba şehir ruhunun ne olduğunu bir türlü anlamıyorlar, sanki hiç bilmiyorlar.
Gerçi Nedim'i 15 sene öncesinden soğuk ve ruhsuz hatırlamıyorum ama...
Sonunda o meşhur köprüyü de görüyoruz. Köprünün üzerinden yürüyoruz, tarihi ve turistik sokaklarda geziniyoruz ve ben bol bol 'Mostar köprüsü çökmüş / Neretva ne kadar üzgün kim bilir' dizesini tekrarlıyorum Bulutsuzluk Özlemi'nin.

'Bak bakalım üzgün müymüş Neretva' diyor Nedim, 'Nejat Yavaşoğulları'na söylersin.'

Beni Neretva'nın başladığı yere götürüyor. Bir Bektaşi tekkesine. Nehir kenarında inşaatı bekleyen yazlık evlerine. 15 sene öncesinden bir yapbozu tamamladığım için elbette minnettarım. Ama dönüş yolunda aklımdan geçeni itiraf ediyorum: Saraybosna'dan uzaklaştığımızdan beri, havaalanından da uzaklaşıyoruz ve ben her adımda 'Ya bir şey olursa, bir felaket mesela ve geri dönemezsek, hayatımın geri kalanını burada geçirmek zorunda kalırsam' diye paranoyaya kapılıyorum.
Yedi-sekiz sene önce bir gece yarısı Diyarbakır'dan Erzurum'a bir otobüsün içinde yola çıkmıştım ve Bingöl'de bir asker bizi durdurup, arama yapmıştı. O an içimden aynı şey geçmişti.
Böylesi bir klostrofobiyi bir daha yaşamam zannediyordum. Yanılmışım.


Dil yaresi
Yurtsan Atakan bir anlamda Türkiye'yi İnternet'le tanıştıran kişi... Bu işin nereye varacağını bilmediğimiz yıllarda gazetelere, dergilere İnternet sayfası hazırlardı. O günden bugüne de iyi bir okuruyum.
Dün, 'İnternet' kelimesini neden büyük harfle yazdığını açıklamış. Bu konuda inadını yıllardır sürdürüyor. İnternet özel isim olduğu için büyük harfle yazılır.

Ben de ta yıllar öncesinden kalma bir alışkanlıkla İnternet'i büyük harfle yazarım. Ama gel gör ki her seferinde gazeteyi elime aldığımda -hangi gazete olursa olsun- bu harfin küçüldüğünü görürüm. Mücadele edecek gücüm de kalmadı, ben ısrarla büyük yazıyorum, düzeltmenler ısrarla küçültüyor.

Acaba küçük harfle yazıldığını kabul edip teslim mi olmamız gerek?
Yurtsan'ın bir diğer itirazı da 'e-posta' gibi kelimelerin tireyle ayrılmasına. Türkçe'de noktayla ayrılır, diyor ve kendisinin 'e.posta' yazdığını söylüyor. Bana 'e.posta' çok yapay geliyor; e-mail yazıyorum. Bakıyorum, gündelik dilde de e-mail olarak kullanılıyor. Kimse 'Sana e-posta yolladım, aldın mı' demiyor mesela.
Acaba bu kelimeyi de kullanıldığı şekilde mi kabul etsek?


Hadi oradan

Bak, senin fikrin falan yok... Varsa bile yazmayı bilmediğin için ne dediğin anlaşılmıyor... Dahası seni bir tek ben değil, kendi mahallendeki arkadaşların bile ciddiye almıyor. Biliyorum, yurtdışını bırakıp memlekete döndüğünde 'ciddiye alınma' arzusuyla yanıp tutuşuyordun ama taşındığın Cihangir'de uğradığın cafe'lerden bile kovuldun... O yüzden seninle tartışılmaz, polemiğe girilmez, dikkat çekme çabalarına, kendinden çocuksu bir ısrarla bahsettirme girişimlerine prim verilmez...
Evet, sen konuşulacak, tartışılacak bir adam değilsin benim kitabımda. Senin ilacın Ufuk Güldemir'den bana miras; umarım hatırlıyorsundur...
Umarım bir gün Cihangir'de karşılaşmayız...
Gerçi karşılaşırsak sana bir haftalık yazı konusu çıkar. 'Ay başıma neler geldi' diye ağlar durursun köşende... Hadi işine...


Radikal devrim
İlk gün 100 bin... İkinci gün 90 bin... Üçüncü gün 80 bin... İstikrarlı bir şekilde her gün 10 bin kişi gidiyor... Üstelik 20 bini bu gazetenin benzin istasyonunda dağıtılıyor... Bir kısmı D&R'larda eşantiyon olarak veriliyor... Dahası, 'tanışma fiyatı' 25 kuruş... Ne devrimmiş!


<p>Sabah namazını Doğu Kudüs'ün Eski Şehir bölgesinde yer alan Mescid-i Aksa'da kılan binlerce Filis

İşgalci İsrail gücünü nereden alıyor?

Demir yoluyla taşınan bor, seramik ve mermer miktarı arttı

Bakan Karaismailoğlu, Trabzon'da inceleme ve ziyaretlerde bulundu

Osmaniye'de tarlada bulunan yaban kedisi yavruları bakıma alındı