• $8,1492
  • €9,6959
  • 452.173
  • 1360.19
09 Haziran 2011 Perşembe

Bir analiz denemesi: 2023'e kadar AKP modeli

Dün bir Hürriyet yazarının sorduğu soruya bir başka Hürriyet yazarının yazısı yanıt olmuş aslında.
Mehmet Y. Yılmaz biraz da kaygılı bir şekilde soruyor: 'Ne yani, Türkiye iktidara gelenin o koltukta 30 sene kaldığı Mısır gibi bir ülke mi olacak?'
Haftalardır Anadolu'yu gezen ve objektifliğiyle meşhur Sedat Ergin ise seçim mitinglerinden izlenimlerini aktarıyor: '[Adalet ve Kalkınma Partisi'ni] sekiz buçuk yıldır iktidarda olmasına karşılık Anadolu'da bir yıpranmışlık içinde gördüğümü söyleyemem. 2007 seçiminde aldığı yüzde 46.58 oy oranına yaklaşması beni şaşırtmayacaktır.'
İktidarda iki dönem görev yapmış bir partinin ülkenin çoğunluğunun gözünde yıpranmaması, dahası bir üçüncü dönem daha aynı oranla yeniden göreve seçilecek olması önemli bir gösterge. Üç dönem arka arkaya seçilen, beş dönem de arka arkaya seçilemez mi? Türk halkı memnun olduğu sürece, yasalarımızda iktidarda kalma oranını kısıtlayan engel de olmadığına göre Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 2023'e yönelik hedefi hayal değil.
Doğrusu, Erdoğan'ın tek adam olarak iktidarda kalmasına dünya konjonktürü de müsait.
Birkaç örnek vereyim.
Son zamanlarda Türk dış politikasına, Başbakan Erdoğan'a, Ahmet Davutoğlu'na, 'sıfır soruna' yönelik müthiş övgü yazıları çıkıyor Batı basınında. Bu yazıların pek çoğu 'sahadaki' gazeteciler tarafından yazılıyor. En son Beyrut merkezli bir gazeteci New York Times'da (hem de birinci sayfadan fotoğraflı) böyle bir habere imza attı.
Öte yandan, The Economist örneğinde olduğu gibi bazı eleştiriler de yükseliyor. Ancak bu eleştiriler genellikle 'masa başından' geliyor, Batı'daki editörler tarafından kaleme alınıyor ve Batı merceğiyle yaklaşılıyor.
Ortadoğu'yu bilen, orada görev yapan gazeteciler içinse Türkiye bir cennet. Türkiye'nin Batı kesimine özgürlükler yeterli gelmiyor olabilir, ama 'beterin beterini' görenler için ülkemiz bir Suriye, İran, Lübnan'la kıyaslanmayacak kadar ileri.
Son aylarda hiç olmadığı kadar çok Washington'da vakit geçirdim. Cumhuriyetçiler açıkça Türkiye'ye yönelik kaygılarını dile getirirken, Obama etkisindeki Demokratlar 'Müslüman demokrat rejimlerin kendilerine yönelik özgün tarafları olabileceğini' düşünerek 'Turkey model' lafını telaffuz ediyor: Ilımlı İslam'ın alternatifi, Ortadoğu'daki diktatörlüklere kıyasla daha demokratik bir model.
Batı yeniden şekillenen Ortadoğu'da radikal İslam'ın yükselmesine karşılık otoriter tutumuna rağmen Erdoğan'ın liderliğini önemsiyor. Dikkat edin, çıkan ağır eleştirilerin hiçbirinde artık Erdoğan'la 'radikal İslam' yan yana gelmiyor. Otoriter bir lider olmakla beraber Türkiye'ye şeriat gelmeyeceğini kanıtladı.
Diğer ülkelere örnek olacak 'Turkey model'. Öte yandan, Türkiye de bölgede 'ağabey' görevini yapacak, hatta 'süper güç' olmaya bile oynayacak. Bu taht için tek rakibi İran; peki İran'a dünyasının geri kalanı destek olur mu?
Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, yeniden Batı dünyanın parçası olması ise artık hiç kimsenin ciddiye almadığı bir hayal. Kaldı ki, çöken, kendi krizleri, kendi dertleriyle boğuşan bir Avrupa Birliği'nin parçası olmak Türkiye'ye ne kazandıracak. Yunanistan, İtalya, İspanya gibi ülkelerin AB'den çıkması, bu modelin iflası söz konusu.
Post Bin-Laden sonrası dünyada Amerika artık kendi içişleri (ekonomik sıkıntı özellikle) ve 'yeni düşman' Çin'le kazanması güç bir savaşa gidecek. Kendini yenilemeyen, yaşlı ve atıl Avrupa Birliği ayakta kalmaya çalışıp sınırlarını kapatma derdine düşecek.
Dünyanın kalbi de Ortadoğu'da atacak. Her şeyden önce buralarda 'kapital' var.
12 Haziran seçimine 'Yüzyılın seçimi' denmesi de doğru. Ne ilginç ki, iktidar sürekli seçim meydanında yüklendiği İsmet Paşa'yla aynı çizgiye geliyor: Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini bulur.

Gel de Türkiye'yi arama
Farkında değil misiniz, çok uzun zamandır Avrupa'dan yeni bir fikir, yeni bir tartışma çıkmıyor. Hatta Fransa'daki göçmen ayaklanmaları da gösteriyor ki Avrupa medeniyeti yeni bir dünya düzenine hazırlıklı değil. Yeni dünya dertlerine yönelik derslerini çalışmamışlar, çözüm üretmemişler.
Turist olarak bile gittiğinizde artık Avrupa'da pek çok yer insana heyecan vermiyor. Pazar günleri bütün kepenklerin kapalı olması, ölü sokaklar, yaşlı nüfus bir başka yüzyıla ait adeta. Ne zaman Avrupa'ya gidecek olsam ayağım geri geri gidiyor.
Amerika Birleşik Devletleri ise -insan ancak yaşayınca görüyor- çöken bir imparatorluğun kalıntısı gibi. Hemen her şey dökülüyor. Çok basit şeyler bile: Sokakta telefonla konuşamıyorsunuz mesela, teknolojide o kadar geri kalmışlar ki. Cep telefonları sürekli kesiliyor. Sağlık sektörü tamamen iflas etmiş durumda: Bir arkadaşım Acil Servis'te 14 saat kuyruk beklemiş, tuvalete gitse kuyruktaki yerini kaybedecekmiş. Böyle bir şey Türkiye'de olabilir mi? Bankacılık sistemi de çağın çok gerisinde: Kredi kartı borcumu İnternet'ten ödeyebilmek için 10 takla atmam gerekiyor.
Geçenlerde Atlantic City'deydim; eskimiş, neredeyse kokan kalitesiz tesisler Türkiye'de kalmamıştır artık. Geçenlerde Madrid'de çok lüks bir villaya taşınan bir Türk işadamıyla konuşuyorum. Bir ayın sonunda arkalarına bile bakmadan Ankara'ya dönmüşler, 'Burası cennet gibi geliyor' diyor.
Bir yandan gündelik hayatta, hizmet sektöründe çok ileriyiz. Bir yandan da aynı işadamının anlattığı gibi 'Kapadokya'ya gidiyoruz ve 90 km boyunca bir tane tabela, yol işareti yok, nereye gittiğimizi bilmeden ilerliyoruz.'
Hepsi bir arada olmuyor.

'Döndün mü' diyenlere yanıtım
Ortadoğu'da lider olmak bir paketle beraber geliyor. Paketin içinden sevdiklerinizi seçip, sevmediklerinizi elemek gibi bir şansınız yok. Türkiye de uzun vadede diğer bölge ülkeleri nasılsa öyle olacak; tabii biraz daha ileri. Tabii ki içki içeceksiniz, sevgilinizle öpüşeceksiniz: Ama her şeyin belli bir yeri, sınırı ve ölçüsü olacak.
Bir süredir 13 Haziran sonrası gazetecilik üzerine yazıyorum.
Uzatmayacağım: Mısır'da, Birleşik Arap Emirlikleri'nde gazeteler nasılsa bizde de böyle olacak. Kendimizi kandırmayalım. Suya sabuna dokunmayan, 'ehlileştirilmiş' muhalif sesler var olmaya devam edebilir belki.
Bizlerin gazeteciliği de mecburen, yeni sisteme göre şekillenecek. Kaçınılmaz bir geçiş bu. Önceki gün restoran eleştirmenliği atanmam konusunda şaka yapmıyordum.
Yine de belli ölçülerde gazetecilik yapılabilir tabii, illa ki bugünkü kalitesizlik çizgisinde olmak zorunda değil. Uzun zamandır bir 'ara yol bulunmalı' derken kastettiğim bu.
İster 'jöle sürdü' deyin, ister 'korkuyor' fark etmez, bana koymaz...
Ben sadece bir fotoğraf çekiyorum. Gördüğümü aktarıyorum.
'Türkiye'yi okumanın' imkansızlığından söz edilir ya... Bakalım bu öngörülerim ne ölçüde tutacak.

Habertürk'ün özür borcu
Benim Turgay Ciner'le hiçbir sorunum olamaz. Ben vefaya inanırım. Turgay Bey, yıllar önce annemi kaybettiğim gece ilk arayıp başsağlığı dileyenlerden biriydi bana. Bu insanlığı, bu samimiyeti asla unutmam, unutamam.
Medya üzerine yazıyorum. Tabii ki Ciner medyasını eleştiririm, ama bu insani ilişkilerimi bağlamaz. Dün bu grubun gazetesinde alenen küfür edildi bana.
Biliyorum Turgay Bey farkında bile değil. Ama grubun yöneticisi Kenan Tekdağ'dan bir özür bekliyorum.
Demokrat kimliğini bildiğim, bunu her fırsatta vurgulayan, aramızdaki samimiyete güvendiğim Kenan Tekdağ bu ayrımcı küfür için özür dilemediği sürece her fırsatta, onu her gördüğüm yerde bunu ona hatırlatacağım, yüzüne vuracağım.
Nasıl ki Turgay Bey'in duyarlılığını hayatım boyunca unutmayacaksam bu terbiyesizliği de özür gelene kadar affetmeyeceğim.

<p>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Esen Koronavirüs'ün kalp rahatsızlığı olanlar üzerindeki etkis

Koronavirüs Kalp Krizine Yol Açar Mı?

Balıkesir'e yerleşen kadın girişimci, ağaç dallarını ekonomiye kazandırıyor

Uygarlık tarihine ışık tutan 12 bin yıllık kazı başlıyor

Zeugma Antik Kenti'nden etkilenerek başladığı şimdi vazgeçilmezi oldu