• $32,5208
  • €35,0055
  • 2433.64
  • 10471.3
2 Mart 2023 Perşembe

28 Şubat “post-modern” bir darbe midir?

Önceki gün 28 Şubat Darbesi'nin yıldönümüydü. Yine 28 Şubat'la ilgili birçok şey yazıldı, söylendi. Ancak 28 Şubat'la ilgili söylemlerde hem büyük eksikler hem de tuhaf kavramsal yanlışlar yapıldı. Dahası bir çerçeve ve bağlam sorunu da gözleniyordu.

28 Şubat'la ilgili söylenenler genelde yine Refah-Yol Hükümeti'nin devrilmesi ve başörtüsü yasağının hukuki boyutuyla sınırlı kaldı. Hem darbenin uluslararası politika çerçevesi hem de başörtüsü yasağı gibi insanlık suçlarının sosyolojik zemini büyük oranda eksik kaldı.

Öncelikle 28 Şubat 1997'de Refah-Yol Hükümeti'nin devrilmesinin arkasındaki temel uluslararası dinamiğin diğer darbelerle aynı olduğunu söylemek lazım: Amerikan vesayetinden çıkma ve tam bağımsız, büyük ülke olma idealine sahip olanları tasfiye edip Türkiye'yi tekrar Amerikan vesayeti altına almak.

Ayrıca 28 Şubat sadece bir grup mandacı ve işbirlikçi darbeci generalin işi de değildi. Bir ekonomi-politiği ve sosyolojisi vardı. Türkiye'nin devlet imkânlarıyla yaratıp büyüttüğü ama süreç içerisinde Batı büyük sermayesinin uzantısı konumuna gelmiş o dönemin büyük sermayesi de o dönemin kültürel hegemonyasının sahibi olan aydın, yazar, gazeteci, sanatçı güruhu da Batıcı resmî ideolojinin tüm siyasal ayakları da 28 Şubat'ın ekonomi-politiğini ve sosyolojik tabanını oluşturuyordu.

Çünkü onların Batı'nın sömürge memuru kafasıyla aşağıladıkları, Müslüman ve Türk kimliğini sahiplenmiş halk kesimleri önce şehirleşmeye, sonra orta-sınıflaşmaya başlamış; hem ekonomik girişimcilikle alternatif bir sermaye gücü hem de üniversiteye giden çocuklarıyla yeni bir alternatif bir kültürel güç oluşturmaya başlamışlardı. Yani öyle 27 Mayıs'taki gibi sadece "Haso'larla Memo'ların" seçtiklerini yok ederek siyasal vesayetlerini devam ettirmek onlara yetmeyecekti. Artık Batı'nın küresel vesayetinin mümessili konumlarından kaynaklanan ekonomik ve kültürel vesayetleri de tehdit altındaydı.

İşte bu nedenle sadece siyasal bir darbeyle yetinmediler. Sadece Erdoğan'ı hapse atmakla kalmadılar. Hem milliyetçi-muhafazakâr kesimin ekonomik güçlerini, şirketlerini batırmaya çalıştılar hem de onların kültürel hegemonyaları için risk oluşturan çocuklarını başörtüsü yasağı ve imam-hatiplere uygulanan katsayı yasağı ile kültürel, entelektüel ve akademik hayattan tasfiye etmeye kalktılar. Üstelik muhafazakârların medyası da olamazdı bu işbirlikçi hainlere göre; bu nedenle o dönemlerde tek başına mücadele veren Kanal 7'ye yaptıkları unutulmamalı. Tıpkı Yeni Şafak'a yaptıkları gibi.

Yani 28 Şubat darbesini yapanlar yalnızca mandacı ve darbeci değillerdi; aynı zamanda da bunların uzantısı olarak İslam düşmanı ve cinsiyetçi insanlık düşmanlarıydı. Üstelik kadınlara uygulanan yasak sadece eğitim yasağı da değildi; çalışma ve seçilme yasağı da uygulayarak Güney Afrika'daki apartheid rejiminin daha beterini Türkiye'de uyguluyorlardı.

İşte 28 Şubat'ın bu uluslararası siyaset, ekonomi-politik ve sosyolojik çerçeveye oturtulması gerektiğini sık sık yazıp söylüyorum. Lâkin her 28 Şubat yıldönümünde olduğu gibi bu 28 Şubat yıldönümünde de canımı sıkan bir şey daha vardı. Sürekli ifade edilen bir "post-modern darbe" sözü.

"Darbenin post-moderni olur mu?" diye sormak bile saçma. Post-modernizm tartışmalarına, uzun felsefi kuramsal mülahazalara girmeye gerek yok çünkü 28 Şubat'ın post-modernizmle alakası yok. 28 Şubat bizim 27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a kadar gelen süreçte defalarca yaşadığımız ilkel darbelerden sadece birisi. Post-modern falan değil.

Üstelik 28 Şubat'la ilgili yapılan bu "post-modern darbe" tanımlaması bizzat 28 Şubatçıların kendileri tarafından daha en başında TV programlarında sahiplenilmiş bir tanımlama. Çünkü 28 Şubat'ı böyle bir dille hem hafifletiyorlar hem de sanki kendine özgü ayrı bir vakaymış gibi darbe olup olmadığını bile tartışmalı hâle getiriyorlar.

Peki, 28 Şubat'ın mağdurları başta olmak üzere muhafazakâr camia neden 28 Şubatçıların kavramına sarılıp sanki doğruymuş gibi kullanıyor? İşte esas soru bu. Daha kendi kavramlarıyla 28 Şubat'ı tanımlayamayan, 28 Şubatçıların belirlediği söyleme teslim olan dil kaybetmişlere ait bir dildir. Çünkü mücadele önce kavramlarla, söylemle, dille yapılır. Kendi kavramını değil de karşıtın kavramına rıza gösterme hâli de tipik bir vesayet hâlidir. "1000 yıl sürecek" denilen 28 Şubat'ın yenilgiye uğratılması hakikatine yakışmamaktadır.

<p>Yer Hakkari'nin Yükseova ilçesine bağlı Kısıklı köyü.</p><p>260 haneli yaklaşık 1500 nüfuslu Kısı

Türkiye'de tek: İmece usulü kurban!

Etiyopya'da müzedeki dev kaplumbağa görenleri şaşırtıyor!

Dünya bizimkileri konuşuyor! ''Türkler mücevherine güvendi''

Milliler inanmış bir kere!