• $7,4062
  • €9,0112
  • 443.354
  • 1543.15
10 Eylül 2011 Cumartesi

Son deniz balığını kim yiyecek?

Nedim Atilla
Nedim Atilla
YAZARIN SAYFASI

2005 yılında denizlerde 18 bin ton lüfer avlandı. 2010'da ise rakam 4 bin tona düştü. Büyük balık stoklarının azaldığı sularda, denizanalarının çoğalması kirliliğe işaret.

Yeni bir 'balık sezonu' daha açıldı bu ayın başında... Balıkçılarımıza 'rastgele' dedik demesine de gelecek kaygılarımızdan kurtulamadık... İlk avlanma günlerinden gelen rakamlar da gösteriyor ki, denizleri tüketmeye, bitirmeye hızla devam ediyoruz. İnsan ister istemez düşünüyor: 'En son deniz balığı kime kısmet olacak?' diye... Bütün diyet, bağlı olarak da sağlık yazılarında 'Aman bol bol balık tüketin, balıkta bulunan omega türleri başka hiçbir besinde yok' diye öğütler veriliyor. Hal böyle iken mümkün mü ya da nereye kadar?  Türkiye'de onca çabaya karşın lüferde 20 santime; sayıları artık gittikçe azalan orfoz ve lahos için de 45 santimlik avlanma boyuna ulaşılması bir kazanım olarak kabul ediliyor; ama bunun yeterli olduğunu düşünmek fazla iyimserlik olur. Bu demektir ki bu yıl da lüferler yumurta bırakmadan  avlanacak. 2005 yılında denizlerde 18 bin ton lüfer avlanmıştı. 2010'da ise 4 bin ton lüfer avlanabilmiş. Yazık değil mi? Yine bu rakamlar için büyük çaba gösteren Fikir Sahibi Damaklar ile Greenpeace örgütlerini kutlayalım...
Bu yaz, daha önce çıktıkları Gökova ve Göcek'teki mavi yolculuklarda yakaladıkları balıkları, ahtapotları çok aradıklarını, denizin ortasında hipermarketten aldıkları donmuş balıkları yediklerini anlatan arkadaşlarımızın sayısı hiç de az değildi. Dünyadaki benzerleri gibi, bizim denizlerimiz de can çekişiyor anlayacağınız. Bu yazın başka bir gözlemi de Ege ve Akdeniz'de sıkça görülen denizanaları idi. Bazı deniz biyologları Marmara Denizi'nde 10-15 yıl önce görülen denizanası bolluğuna dikkat çekiyorlar. Büyük balık stoklarının azaldığı sularda, denizanalarının çoğalması rastlantı değil. Her şeyden önemlisi kirliliğe işaret. Bir denizde çok sayıda denizanası görülmesi, aslında denize dost olana da, düşmanca davranana da erken uyarı anlamına gelmeli...
Dünyanın derdi...
Bizdeki sorun büyük ama dünyanın derdi daha da büyük. Dünyada çiftlik dışı balığın, yani deniz balığının ticareti hızlı bir şekilde artıyor. Bu da kuşkusuz denizlerdeki yaşam için daha büyük bir tehlike oluşturuyor. Bu işten büyük paralar kazanan ülkelerin - başta Norveç olmak üzere - ihracat kotalarını sınırlandırmaları, yeni koruma alanları oluşturmaları ve bundan da önemlisi nesilleri daha az tehdit altında olan türlere yönelmeleri gerekiyor.
Avrupa'da da   durum vahim
Avrupa'daki televizyon kanallarında, şu soru sıkça gündemi meşgul ediyor: 'Bir yanda denizi hızla tüketirken, diğer yandan hiç korumazsak nereye varacağız?' Avrupa Birliği'nden en yüksek oranda balıkçılık sübvansiyonu alan İspanya ve Portekiz ile AB dışından da Litvanya, en çok deniz ürünü tüketen ülke konumunda... Avrupalıları ve bu ülkelerin halklarını, yılda kişi başına 45 kiloluk deniz ürünü tüketiminin altına indirmek pek mümkün görünmüyor. Özellikle Atlantik Okyanusu kıyılarında bulunan Portekizlilere ve İspanyollara hatırlatmak gerek; 'Çocuklarımız balıkçılıkla geçinebilecek mi acaba?' Ancak bilirsiniz insanoğlu gününü kurtarmayı sever, sonrası Allah kerim... Karadeniz'i bitirip kısmetini Ege'de arayan bizim tekneler gibi, Akdeniz'i tüketip okyanusa açılan Portekizli ve İspanyol balıkçılar ile ta Japonya'dan Atlantik kıyılarına kadar gelen büyük trol tekneleri, açık denizlerde büyük kıyımlara yol açıyorlar. Aşırı avlanma bir yana, denizi 'kurutacak' işlere de imza atıyorlar. En büyük yardımcıları da teknoloji... Karides ve ıstakoz gibi gözde ihraç ürünlerini yakalamak uğruna, ağlarına düşen diğer balıkları da göz göre göre harcayıp gidiyorlar. İnsanlığın özellikle de Afrikalıların büyük gereksinim duyduğu protein kaynakları yok oluyormuş, kimin umurunda?..
Öte yandan lezzetin bir insan hakkı olduğunu düşünenler de var; ama onlar bile deniz balığı popülasyonunun nasıl korunacağını düşünüyorlar kara kara... 'Balık çiftlikleri olmasa neredeyse hiç balık yiyemeyeceğiz' diyenlerin de şunu unutmaması gerekiyor. National Geographic'in saptamalarına göre, bir kilo çiftlik balığı üretmek için, 2-3 kilo doğal yaşamdan balık tüketmek gerekiyor.
Aşırı avlanma sebebiyle zarar gören karasularını, eski bolluğuna kavuşturmak için, ekosistemleri bütünüyle koruma altına almak gerektiğini savunan Yeni Zelanda'nın benimsediği 'bir süre denizlerden hiçbir şey avlamamak gerekir' ilkesi, son derece doğru. Yeni Zelanda karasularında hızla tükenen mavi yaşamın yeniden başladığını görmek de bu çabaların ve doğru adımların sonucu.

MİDİLLİ ÖRNEK OLABİLİR

Tamam, sorun sadece bizim sorunumuz değil; bu yüzden yerel ölçekteki koruma başarılarına dahi dikkat çekmekte fayda var. Yeni Zelanda kadar geniş kapsamlı olmasa da, burnumuzun dibinde iyi bir örnek var, görmezden gelmemiz gereken... Geçtiğimiz bayram tatilinin iki-üç gününü geçirdiğimiz Osmanlı'nın eski bahçesi Midilli'de, son 30 yılda yaşanan korumacılık çalışmalarını da gözleme ve dinleme fırsatımız oldu. Midilli'de yerel yönetim, Ege Denizi'nde yaşayan sardalyelerin en büyük yumurtlama alanı olan Yera ve Kalloni iç körfezlerine neredeyse insan bile sokmuyor. Yumurtlama bölgelerine devasa trol teknelerinin değil, küçük kıyı balıkçılığı yapan teknelerin bile girmesi yasak... Bu yasak son derece ciddi yöntemlerle uygulanıyor, öyle laf olsun diye değil... Öte yandan hem Yera, hem de Kalloni körfezlerinin kıyılarında yaşayan Midillililer de, ciddi bir yerel koruma bilinci geliştirmişler. Balık popülasyonunu korumanın çocuklarının geleceğini kurtaracağını biliyorlar ve bindikleri dalı kesmeye yeltenmiyorlar.
Öncelikle dünyadaki denizlerde dolaşmakta olan elektronik aygıtlarla dolu 4 milyon balıkçı teknesinin sayısının 2 milyona indirilmesi şart. Bizim için de duyarlı davranmanın zamanı... Hiçbir şey sonsuz değil; denizlerin, balıkların ve bu bolluğun bir sonu var. Bitmek tükenmek bilmeyen avlanmanın önüne geçmezsek, sonumuz pek hayırlı değil. Türlerin kökünü kurutarak önce ekolojik, ardından da kaçınılmaz olarak ekonomik intiharın eşiğine gelmeden önlemlerimizi almamız gerekiyor. Türkiye için ise öncelikli çözüm; av yasağını 1 Ekim'e ya da 15 Eylül'e uzatmak.

İlk Lüfer Bayramı
Bu yıl Türkiye'de ilk kez Lüfer Bayramı kutlanacak. Slow Food Fikir Sahibi Damaklar grubunun öncülüğünde 24 santimden büyük lüfer pişiren lokantalarda bir araya gelinip Boğaz'ın bu son efendisi selamlanacak. Çinekop ve Sarıkanat yenilmemesi için çağrılar yapılacak. Gelecek yıllarda tekrarlanıp 'geleneksel' hale getirilmesi planlanan etkinlikte av yarışması da yapılacak ve en büyük lüfer ya da kofanayı tutan amatör-profesyonel balıkçıya ödül verilecek...

<p>'Burası bizim topraklarımız. Ne  kadar yerli olursak o kadar sağlıklı bakarız'</p><p>Osman

Türkiye'nin Batılılaşma serüveni

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Binlerce su maymunu taşkın nedeniyle Edirne'ye geldi

Enerji timlerinin zorlu öesaisi