• $8,5492
  • €10,0853
  • 495.469
  • 1351.59
9 Kasım 2014 Pazar

Çözüm süreci neyi çözer, neyi çözemez?

Çözüm sürecinin başarıya ulaşması, öncelikle doğru konumlandırmasına bağlı. Bugün çözüm süreci görmezden gelinerek, barışın tesis edilmeyeceği çok açık. Aynı şekilde, çözüm sürecine, sahip olduğu potansiyelin ötesinde güç vehmetmek de barışı zora sokabilir. Aşırı anlam, anlamı da, anlamlandırmayı da yutar.

Çözüm süreci, şiddetin sona erdirilmesi, siyasetin önünün açılması sürecinin önemli bir parçası. Bir siyasi ideal yahut bir kurumsal varlık değil. Bir müzakere süreci. Barış yolunda, yerli dinamiklerle atılmış önemli bir adım.
Çözüm süreci, taraflar açısından bir müzakere süreci olduğu kadar bir mücadele süreci de aynı zamanda. Tarafların masaya oturup konuşmaya başlayabildikleri ve dahası karşılıklı taahhütlerde bulunabildikleri bir süreç.
Ne var ki, çözüm süreci Cumhuriyet’in inkar politikalarıyla büyüyerek bugünlere taşınan Kürt sorununu toplumdan kazıyacak sihirli bir değnek de değil.
Çözüm süreci, Ortadoğu’daki siyasi boşlukların kendisine münbit bir zemin sunduğu Kürt milliyetçi cereyanlarını tek başına geçersiz kılacak, Pan-Kürdist tutkuları yerle yeksan edebilecek bir gerçeklik de değil.
Çözüm süreci, kendi zemini içinde yürüyen hegemonya mücadelesine eşlik eden bir süreç. Bu sürecin en önemli bileşeni hiç kuşkusuz Türkiye devleti. Ve devlet, sürecin başından bugüne kadar egemenlik iddiasından vazgeçmiş değil. Türkiye devleti açısından çözüm süreciyle birlikte değişen şey, egemenliğin tezahür biçimleri.
Hangi forma bürünürse bürünsün, modern devletin tahammül göstermediği iki olgu vardır: 1) Silahlı mücadele 2) Dış bağlantı. Kendisini “Kürt ulusal hareketi”nin ana temsilcisi olarak yansıtan ve masada devletin karşısında duran PKK, devlet açısından her iki anlamda da sorunlu bir yerde, mücadele edilmesi gereken bir noktada duruyor. Hele hele PKK bölgede oluşan yeni boşlukları bir fırsata çevirme ve egemenlik alanını genişletme arayışı içindeyken.
Kobani gösterilerini de, IŞİD üzerinden İslamofobik bir ortam oluşturarak AK Parti’yi ve İslamcı Kürt gruplarını ötekileştirme çabasını da, Cemil Bayık’ın ABD’yi çözüm sürecinin hakemliğine çağırmasını da PKK’nın bölgede oluşan yeni boşlukları doldurma stratejisiyle ilişkilendirmek mümkün.
* * *
Devlet açısından yapılması gereken şey, “Kürt sorunu” ile “çözüm süreci”ni birbiriyle özdeş süreçler olarak görmemek, birbiriyle ilişkili ama ayrı süreçler olarak telakki etmektir.
Kürt sorunu, etnik aidiyetler ve kimlik arayışlarıyla ilgili bir mesele. Söz konusu sorunu besleyen başlıca dinamik, Kürtlerin, sahip oldukları etnik kimlik nedeniyle dezavantajlı konumda bulunduklarına inanmaları. Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkari, Batman, Tunceli ve Mardin gibi illerde etnik aidiyetler ekseninde yaşanan siyasallaşma “çözüm sürecinin başarıya ulaşması”yla birlikte ortadan kalkmayacak. Ortadan kaldırılmak istenen, PKK’nın yürüttüğü şiddet siyaseti ve devletin inkar politiklarına bağlı olarak şekillenen baskıcı uygulamaları.
Çözüm süreci, barışın tesisi ve Kürtlerin demokratik katılım imkanlarını çoğaltarak Kürt sorununun çözümü sürecinde önemli bir adımdır. Fakat nihai mesele, “Kürt sorununun çözümü” ve daha temelde yeni Türkiye’nin yeni bir toplumsal sözleşme eşliğinde inşası meselesidir.
PKK tarafına gelince. PKK’nın Öcalan’ın aksi yöndeki tutumuna rağmen ateşkes şartlarına ilişkin ikircikli tavırları, çözüm sürecini AK Parti iktidarıyla yürütme konusundaki isteksizlikleri, bir tahfif siyaseti. Tersinden yeni bir inkar politikası.
PKK, giderek yükselttiği taleplerine Türkiye toplumundan temel bir itirazın yükselmiyor oluşunu yanlış okuyor. Türkiye toplumu çözüm sürecine çok geniş bir destek veriyor. Ne var ki bu desteğin temelinde ülkenin normalleşmesiyle ilgili talep yer alıyor. Verilen destek PKK’nın egemenlik mücadelesine verilen bir destek değil.
PKK, ateşkes şartlarına bağlılığı ile ilgili zihinlerde oluşan tereddütleri gidermek durumunda. PKK tarafının Türkiye devletinin “beka refleksini derinleştirecek” adımlardan uzak durması temel bir zorunluluk.
Aksi takdirde ulus-devlet merkezli tahakküm ilişkilerinin yeniden canlandığı bir zaman diliminde Türkiye devleti, özgürlükçü politikalar yerine güvenlikçi politikalara yönelebilir. Hiç kuşkusuz bu, kazanılmış hakların kaybı anlamına gelecek ve bundan bütün, hükümet de dahil olmak üzere Türkiye ciddi şekilde zarar görecektir.

<p>'Bir takım kuruluşlar Türkiye'deki medya kuruluşlarını  fonluyorsa bunun bir bedeli var. Bu kurul

Emin Pazarcı: Dijital vatan tehdit altında

2020 Tokyo Olimpiyatları görkemli törenle açıldı

Bayraktar TB3, TCG Anadolu'da birlikte görev yapacak

Metabolizmayı hızlandıran besinler nelerdir?