• $9,6153
  • €11,2367
  • 553.564
  • 1479.93
9 Kasım 2014 Pazar

Türkiye’nin postmodern dönemi

Cumhuriyet tarihi bir ‘tek adam’ rejiminin adım adım asker ve yargı bürokrasisinin doğrudan ve dolaylı iktidarına dönüşmesinin hikayesidir. Yüzeysel bir bakış 1980 sonrasında bu iktidarın daha da güçlendiğini söyleyecektir. Gerçekten de kurulan baskı dünyasını, işkence tezgahlarını, faili meçhuller üzerinden toplumsal manipülasyonları, bilinçli sürdürülen sıkıyönetim atmosferini düşünürseniz ezici bir iktidarla karşı karşıya kalmış olunduğu açıktır. Ancak yapılan anayasa yeni bir tehdit algısının varlığını ve buna karşı tedbir alınmaya çalışıldığını gösterir. Tehdit günümüzün ‘post modern’ ve küresel dünyasında, Sovyet sisteminin sallanmakta olduğu bir dönemde artık açık darbelerin imkansız hale gelmesiydi. Küreselleşme ve Batı’nın hegemonyası altındaki muhtemel tek kutupluluk hali askeri müdahaleyi gayrı meşru kılmaktaydı. Bu nedenle yeni anayasa askerin doğrudan aktif olmak zorunda kalmayacağı bir ‘hukuk’ sistemi öngördü. Üst yargı kurumları içe kapalı bir ideolojik odak olarak tasarlandı. Bundan böyle darbe yaşanmayacak ama darbeyi gerektiren her türlü ‘münafıklık’ yargı üzerinden ‘halledilecekti’.

Formül akıllıcaydı. Hukuk Batı dünyasının yücelttiği bir değer, yargı yürütmeden bağımsızlığına titizlik gösterilen bir kurumdu. Yargının ‘asıl’ iktidara olan ideolojik bağımlılığını ise ‘yabancıların’ anlaması pek mümkün gözükmüyordu. Ama ‘post modern’ dünya beklenenden hızlı değişti. Türkiye toplumu özellikle İslami kesimiyle dünyaya açıldı ve hızlı bir değişim süreci içine girdi. Öyle ki hukukun tek taraflı bir engelleyici güç olarak işlev görmesi giderek sıkıntılı hale geldi. Hakem olması gereken bir kurumun vesayet rejiminin sesi ve eli olarak öne çıkması bütün sistemin meşruiyet zeminini sarstı. 28 Şubat bir ‘yılana sarılma’ hamlesiydi. Görünüşte asker ve yargı demir yumruğunu vurmuş, hatta ‘örgütlü’ toplumdan destek de almıştı. Ama aslında vesayetçi yaklaşımın toplumu yönetemediğinin, iflasa doğru gittiğinin de kanıtı olmuştu.
Bu,ibrenin tersine döndüğü andır. 1997 sonrası asker ve yargı iktidarının yıpranarak sönümlenmesinin hikayesidir. AKP iktidarı bu koşullar altında olgunlaştı ve dönüşen İslami yeni kuşakların alttan gelen itici gücünün kamusal alana yansımasını ifade etti. 28 Şubat müdahalesi için ‘post modern’ tabiri kullanılmıştı… Çünkü geçmiş müdahalelerden epeyce farklı bir stratejinin sonucuydu. ‘Klasik’ müdahale biçimi askerin inisiyatif kullanması ve belirli bir eşiğin geçilmesinin ardından ‘sivil toplum’ desteğinin aranması şeklinde olurdu. Oysa 28 Şubat’ta tersi oldu. Önce medya manipülatif ve düzmece haberler üzerinden hareketlendi. Ardından üniversiteler, işçi ve işveren örgütleri, meslek odaları tarafından rahatsızlıklar ifade edildi. Nihayet ardından yargının oluşturduğu baskı ile sonuç alındı.
Ancak yaşananlara tepki de ‘klasik’ kalıplar içinde yaşanmadı. Geçmişte toplum siner, her kimliksel veya ideolojik duruş kendi içine kapanır, ‘fırtınanın’ geçmesi beklenirdi. Bu kez garip bir şey oldu… İslami kesim sanki baskı kendi üzerinde değilmiş gibi şeffaflaştı. Bir katharsis deneyimi yaşandı. Refah Partisi’nin ve Erbakan’ın hataları açıkça konuşulmaya başlandı. Ancak aynı zamanda bizzat popüler dini anlayış ve kabullere de mesafe alındı. Asr-ı saadette her şeyin güllük gülistanlık olmadığı teslim edildi. Nihayet çok farklı İslam anlayışlarının olabileceği, özellikle herhangi bir yorumun devletle bütünleşmesi halinde sakıncalı hale gelebildiği gözlemi yapıldı.
Eğer son dönemde taktiksel yaklaşımların ötesine geçen, sahici bir ‘postmodern’ durum aranacaksa, bu İslami kesimin dönüşümüdür. AKP bu sürecin bizatihi ve doğrudan sonucu, taşıyıcısı, tahkim edicisi ve yeniden üreticisi olarak bizzat postmodern bir olgu… Nitekim ortaya bilinen anlamıyla partinin ötesinde, bir hareket çıktı. Parlamento grubu her seçimde büyük oranda yenilenen, üç dönem kuralıyla sınırlı ve şimdilerde il başkanlarının milletvekili adayı olamadığı bir ‘değişik’ parti… Alttan gelen enerjinin önüne set çekmektense büyük bir iştahla onu içine alan, beslenen orta sınıf sayesinde sıçrayan çoğulculuğu kuşatmaktan vazgeçmeyen bir kurumsal dinamizm…
Ne var ki dönüşüm için sadece toplumsal destek ve kurumsal dinamizm yeterli olmuyor. Yeninin inşası çok yönlü ve hatasız bir çizgi izlemek gerektiriyor ama AKP hatadan azade değil… ‘Yeni’ Türkiye öyle kolay kurulmayacak. Belki uzun süre yarım yamalak kalacak. Ama muhalefetin ‘eskiliği’ AKP’nin yolunu açık tutuyor. Laik kesim modernizmden kurtulamadıkça da böyle devam edecek gibi gözüküyor.

<p>Futbol, sahaları aşıp evlerimizdeki televizyonlara, günlük  aktivitelere ve tabi ki son olarak oy

Neden PES Atarız?

Kütahyalı marangoz ahşaptan susuz ceviz soyma makinesi icat etti

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları (22 Ekim 2021)

Eren-13 operasyonları kapsamında 4 terörist etkisiz hale getirildi