• $13,7194
  • €15,5684
  • 786.53
  • 1910.41
10 Haziran 2015 Çarşamba

Türkiye’de seçim sonuçları ve ekonomi

7 Haziran 2015 tarihinde yapılan seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar, partilere tek başına hükümeti oluşturma seçeneği vermediği gibi, koalisyon hükümeti kurulması veya azınlık hükümeti tarafından yönetilmek gibi zor alternatifleri bile iyice zorlaştıran bir duruma gelindi.
Hatta denilebilir ki kısa bir süre içinde yeniden erken seçime gidilmesi olasılığı oldukça yüksek. Tabii böyle bir durumda ekonominin negatif etkilenmesi de kaçınılmazdır. Ancak aşağıda belirtileceği gibi zaten seçim öncesinde de yeni bir ekonomi yaklaşımı gerektiği gündemde idi.
Kısaca geçmişe dönersek Türkiye 2009 yılının ilk çeyreğinde global krizin etkisinde kalmış ve 2009 yılında yüzde 4.7 daralmıştı. Tabii bilindiği gibi Türkiye dış ticaret açısından yüzde 60 civarında Avrupa Birliği ekonomilerine endeksli bir ülke. Fakat 2009 yılında nerede ise tüm euro bölgesi ve Avrupa Birliği ülkeleri global kriz ortamında çöktüklerinden, 2010 ve 2011 yıllarında ülkemizde dış talep hızla düşmüş ve ekonominin, iç talebin artırılmasıyla rekor düzeyde pozitif büyüme yaşaması sağlanılmak zorunda kalınmıştı. İç talep ile normal ortalama reel büyüme hızı olan yüzde 5 değeri aşılmış, yüzde 40 oranında artan kredi sonucu azan iç talep ile hızlı büyüme de, cari açığımızı da tarihsel rekor düzeylere yükseltmişti.
Bu durumda 2012 yılından başlayarak iç talep yeniden frenlenmeye çalışılmış ve yüzde 40 civarında bir hızla büyüyen kredi artış hızının yüzde 20 oranına düşürülmesine başlanmıştı. Sonuçta yüzde üç civarında bir reel büyüme ve yüzde 5 civarında bir cari açık/GSYİH ortamına gelindi. Ancak reel büyümeyi frenleyerek cari açığı düşürmek diğer yandan da işsizliğin yeniden artışına yol açmıştı.
Açıkça ortaya çıkmıştı ki Türkiye yeni bir ekonomik yaklaşıma geçmek zorunda idi. Hükümet de bunu açıkça vurguluyordu. 2014 ve 2015 yıllarında Avrupa’nın sorunları devam ederken bizim de cari açığı ekonomiyi yavaşlatarak düşürmek, yani büyümeyi küçültmek ve işsizliği arttırmak yerine, farklı bir yaklaşım getirmemiz gerekiyordu. Ama çözüm kısa vadeli önlemlerin ötesine geçmek ve orta ve uzun vadeli yaklaşımlar getirmek gerektiriyordu. Çünkü ilginçtir ki yılda ortalama GSYİH oranı olarak yüzde 20 civarında yatırım yapan Türkiye’de tasarruf oranları da GSYİH oranı olarak yüzde 14 civarına inmişti. Bu da Türkiye’nin global çapta artan likidite ortamında sermaye hareketi olarak gelen dış fonlarla finansmana mahkum olması demekti. Özel sektör ve kamunun iç tasarruflarının artırılması gerekiyordu. Üstelik tekrar seçime gitmek gerekebilecekken, bir de dışarıdan ithal sorunlar ortaya çıktı. ABD likidite artışını yavaşlatabilirdi. Bu da ülkemizdeki dış sermayenin, yükselen ABD faiz oranları nedeniyle geri kaçması riskini gündeme getiriyordu. Zaten çevremizde Ukrayna, Rusya, Irak, Suriye, İran gibi ülkelerde siyasi sorunlar, Yunanistan’da süren kriz ve Avrupa’da yavaş toparlanma ortamı vardı.
Bu durumda ülkenin yeni bir ekonomik yaklaşım üretmesi gerekiyordu. Ve işte böyle bir durumda, yeni bir ekonomi yaklaşımı üretmek gereken zor bir ortamda iken, hükümetsiz kalmanın ve peş peşe seçime gitmenin ekonomik faturası ne olacak konusunda doğrusu endişe taşımaktayım.

2002-2011 ve 2011-2014 Ortalama Yüzde Değişim

Yukarıdaki tablo ekonominin 2015 yılına girilirken ne tür değişimlerin etkisinde olduğunu özetle gösteriyor. 2012 sonrası gelişmeler dramatik.

<p> </p>

Parasosyal etkileşimi çocuklarımıza neden anlatmalıyız?

UNESCO'nun geçici listesindeki Yesemek'te 15 heykel gün yüzüne çıkarıldı

Cumhurbaşkanı Erdoğan Siirt'te toplu açılış törenine katıldı

Ürdün'ün Salt kentindeki müze dünyanın en küçük Kuran-ı Kerim'ine ev sahipliği yapıyor