• $7,3687
  • €8,9645
  • 441.086
  • 1554.7
13 Mayıs 2012 Pazar

Fazıl Say bu ülkeyi terk etmemeli

Ben Fazıl Say'ı sevmem. Ancak onu sevmemem, müziğini dinlememe, onu takdir etmeme engel değildir. Fazıl Say çağımızın önemli bir sanatçısıdır. Ülkemizde yetişmiştir. Ülke markamızın önemli unsurlarından biridir ve zinhar ülkemizi terk etmemelidir. Terk etmemesi için toplumsal dinamiklerin üç temel ayağı, üstlerine ne düşüyorsa yapmalıdır: Devlet, Özel Sektör ve Hükümet Dışı Kuruluşlar (HDK, STK yerine, daha doğru bir tanım olduğu için)...
Bu ülkenin hükümetinin bir üyesine, Kültür ve Turizm Bakanı'na yazdığı edep sınırlarını zorlayan ve hiçbir zaman kabul edilemeyecek o son tweet'ine rağmen, Fazıl Say sahiplenilmeli... İşte o tweet'ten bir bölüm: '... Kültür Bakanı! Kes zırvalamayı! Planladığımız şekliyle bitirilecektir, önce soruşturma, sonra 2012'de kalan konserler, sonra herkesle dostça vedalaşılacaktır. Alternatifi yoktur ...'
Dünyanın en büyük piyanistlerinden biri olan Arturo Benedetti Michelangeli İtalyan makamlarına kızmış ve ülkeyi terk etmişti. Vergi dairesini protesto etmiş, onlar da borçları yüzünden gelip piyanosunu haczetmişlerdi. O da pasaportunu yırtıp atmış, bir daha bakmamıştı İtalya'nın yüzüne. Yıllarca İtalyan devleti onun peşinden koşmuştu.
Bir keresinde Papa'dan onu bir konser için Vatikan'a davet etmesini rica ettiler. Hesaba göre mecburen İtalyan topraklarından geçecekti. Michelangeli, Vatikan'a hem kendisinin hem de piyanosunun İsviçre'den helikopterle taşınmasını sağladı. İtalya'yı yine pas geçmeyi başarmıştı... Ölene kadar İtalya'ya küs kaldı. Olağanüstü kaprisli, çevresi tarafından sevilmeyen, 'nemrut' biri olarak bilinen bir sanatçıydı.
Ama ne sanatçı!.. Dünya onun sanatı önünde hep eğildi, el pençe divan durdu. İtalya da hep pişman oldu. 'Nasıl yaptık da 'kızıp' gitmesini engelleyemedik, geri getirmedik' diye yanıp durdular...
Benzer duyguları bir gün yaşamamak için; Türkiye'nin marka değerine hasar vermemek için; onunla 'aşık atmanın' anlamsızlığını kavrayıp pek çok 'uçuk' sanatçı gibi nevi şahsına münhasır davranışlarıyla hem malul hem de 'büyük' olan bu büyük sanatçıyı bağrımıza basmayı bilmeliyiz.

İl Başkanı 'kaç aylığına' seçiliyor?..
Bugün CHP İl Kongresi var. Delegeler İl Başkanını seçecek. İki aday yarışıyor. Oğuz Kaan Salıcı ve İstanbul eski İl Başkanı Ali Özcan. Cep telefonlarımız günlerdir iki adayın mesajı ile inliyor...
Genel Başkan Kılıçdaroğlu ise 'Adayım yok. Kazananın elini kaldırırım' demiş. Bizim de adayımız yok, ancak endişemiz var. Bugüne kadar İstanbul İl Başkanlığı'nın Genel Merkez'in talimatıyla yönetildiğine, orada çeşitli Bizans entrikalarının döndüğüne, zırt pırt talimatla Başkan değiştirildiğine, Başkanların istifaya zorlandığına ilişkin bir izlenim var. Sanki, Salıcı ya da Özcan fark etmez. Kim seçilirse seçilsin, Genel Başkan işine gelmezse ilk iş olarak İstanbul İl Başkanını yiyiverir... Kanı ve endişe bu...
Peki Kılıçdaroğlu'na düşen görev ne? Bu endişeye bir son vermek. Nasıl?.. Kazananın sadece elini kaldırarak değil; seçilmiş Başkan'a Genel Seçimlerin sonuna kadar dokunmayacağına dair kesin teminat vererek...

Baksı'da bir liderlik mucizesi....
Sen kalk doğduğun yere, Allah'ın unuttuğu bir köye, yıllar sonra, üstelik rahmetli anne ve babanın mezarının tam karşısına dünya ölçekleriyle kıyaslanmaya hazır bir müze yap... Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde uzun yıllar öğretim üyeliği ve sonra da dekanlık yapan Prof. Hüsamettin Koçan, Cuma günü Bersay İletişim Enstitüsü'nde neredeyse hepimizi ağlatacaktı. Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği'nin de kurucuları arasında yer alan ve sayısız kişisel sergileriyle tanıdığımız Hüsamettin Koçan'ın Baksı Müzesi, bugünkü adıyla Bayraktar olan köyün, değeri parayla pulla ölçülemeyecek bir 'kültür zenginliği' olup çıkmış durumda. Sadece Bayraktar ya da Bayburt'un değil, Türkiye'nin zenginliği...
Hüsamettin Hoca, çocukluk yıllarında Almanya'da çalışan babasına özlem duyarken Baksı'da yalnız kalan annesine destek olmuş; gençlik yıllarında da 'tipik bir 68'li ruhu'yla gezegenin tüm meselelerini sırtında hissetmekten geri durmamış. 'Liderlik' özelliğinin nereden kaynaklandığını bulduğumu sanıyorum. O kuşak gibi, mecburiyet tahtında ve çocuk yaşınızda hem sorunlarla hem de özlem duygusuyla büyürseniz 'mesuliyet' denen kavram ömür boyu yakanızı bırakmaz.
Baksı Müzesi'nin yapılış hikayesi Köy Enstitüleri'nin macerasını çağrıştırıyor. Hüsamettin Hoca'ya da, 'sonu benzemesin' diyerek ifade ettiğim gibi bu 'müthiş önderliğin' örnek ve özendirici olacağı kesin. 'Taklit edilmesi' ise seyrettiğimiz kısa belgeselde belirtildiği gibi 'çok zor'... Çünkü Hoca'nın sadakatla bağlı olduğunu belirttiği  'ütopyalar'a özel bir merak ve ilgi gerektirdiği gibi, muhteşem bir 'adanmışlık' duygusu olmadan böyle bir maceradan sonuç almak mümkün görünmüyor.
Hüsamettin Koçan, istediği kadar bu muhteşem hikayeyi sanatçı dostlarının büyük katkısına ağırlık vererek anlatsın... 'Kolektif liderlik, kolektif sorumluluk'un  sadece 'laf'ta geçerliliğine, liderin her zaman 'tek ve yalnız'lığına inanan biri olarak Baksı Müzesi'nin 'sanat dünyasında bir liderlik mucizesi örneği' olma özelliğine vurgu yapmakta yarar var.
'Orada bir hayat' var; uzakta' diyen sesi dinlemek için şu linke tıklayın lütfen: http://www.youtube.com/watch?v=xhb9oLmkUJE
Etkilenmemek mümkün değil.

Not: Dücane Cündioğlu geçenlerde Skytürk 360'da Gürkan Hacır'a konuk olmuştu (http://ducanecundioglusimurggrubu.blogspot. com); bu akşam da HT'de Yavuz Semerci ile Nihal Bengisu Karaca'nın Basın Kulübü'ne katılacakmış. Bu iki yayın, muhayyileleri sınırlı, idrak yolları tıkalı olanlar için dimağları biraz olsun açabilecek bir fırsat olabilir...

<p>Bir önceki PPK toplantısında faizler yüzde 15'ten yüzde 17'ye yükseltilmişti. Ekonomistler, Merke

Merkez Bankası faiz kararını açıkladı

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Beyaza bürünen Horma Kanyonu muhteşem manzaralar sunuyor

Enerji timlerinin zorlu öesaisi