• $ 5,8242
  • € 6,5385
  • 251.817
  • 94.244
Haber hattı
0530 708 54 54
Haber hattı
0530 708 54 54
Reklamı Kapat

‘Zerre’ye ödül verenler bu işten zerre anlamıyor

Türk sinemasının usta yönetmeni Erden Kıral AKŞAM PAZAR’ın konuğu oldu ve 1978 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi ‘Kanal’dan bu yana geçen 36 yıllık sinema macerasını, Nurgül Yeşilçay’la çekeceği yeni filmi ‘Apaçi’yi ve SİYAD ödüllerini konuştuk.

ARZU AKYOL
arzu.akyol@aksam.com.tr
Fotoğraf: UYGAR TAYLAN

Sinemanızı değil de sizi konuşalım önce...
Gölcük’te doğdum, büyüdüm. Depremde evimiz yerle bir oldu. Sonra annemi ve babamı kaybettim. Çocukluğum, anılarım yerle bir oldu. Babam denizciydi. Uzun Amerika seyahatleri yapardı. Çok özlerdim onu. Seyahat dönüşlerinde uzun süre konuşamazdı. Nedenini anılarını okuyunca anladım. Her yolculukta birkaç kez ölüm tehlikesi geçirirlermiş. Boston Film Festivali’ne çağrıldığımda babamın izini sürdüm. Çünkü babam da Amerika’da Boston Limanı’na inerdi. Oturduğu liman kahveleri, yemek yediği lokantalar duruyor hâlâ. Bir ara babam, “Boston’da bir sokağa benim adımı verdiler” demişti. Bunu bir fantezi sanmıştım. Boston’a gittiğimde araştırdım ve ‘Kıral Sokağı’nı buldum. Gerçekten böyle bir sokak var ama babamın adına mı onu bilmiyorum. 

Sinema nasıl girdi hayatınıza?
Bunu ilk kez anlatıyorum. Dayımın büyük bir kitaplığı vardı. Bir gün anahtarını ele geçirdim. Dayım işe gittiğinde girip orada zaman geçirmeye başladım. Maksim Gorki, Dostoyevski gibi büyük yazarların kitaplarını okumaya başladım. Daha ortaokul çağındaydım. Orada Ses ve Hayat gibi sinema dergileri de vardı. Türk sinemasıyla ilk kez orada karşılaştım. Evimizin bodrum katında yemenileri gerer, gazeteden kestiğim kupürlerle ışık gölge oyunlarından faydalanarak sinema oynatırdım mum ışığında. Ama asıl ilgim Güzel sanatlar Akademisi’nde öğrenci olduğum yıllarda başladı. Orada Kulüp Sinema 7 diye bir kuruluş vardı. Son sınıf öğrencisi Sami Şekeroğlu ve arkadaşları film gösteriyorlardı. Ben de seyrediyordum. Mimarlık öğrencisi Şinasi Öngüt bu ilgimi görünce, “Ben Yılmaz Güney’in asistanıyım. Bir film yapıyoruz. Gel sen de yardım et” dedi ve 1965 yılında Bilge Olgaç’ın çektiği Yılmaz Güney’in oynadığı ‘Krallar Kralı’ filminde reji asistanı olarak işe başladım. Ama hiçbir şey anlamadım bu işten. Tam ayrılıyordum ki Yılmaz (Güney) “Gitme” dedi.  O gün Yılmaz’ın beni kalmaya ikna edişi hayatımın dönüm noktası oldu. Sonrasında da bildiğiniz gibi yıllarca süren çok yoğun bir dramatik beraberliğimiz de oldu. 

Siz setlerde öğrendiniz sinemayı değil mi?
Teorik çalışmalar ve okullar önemli ama en iyi okul setlerdir. Ben ne öğrendimse Osman Seden’in setinde, Kemal filmin platosunda öğrendim. Osman Seden formüller ve dogmalar öğretmek yerine bana kendi seçimimi yapma imkânı verdi. Her zaman hayırla anıyorum. Onunla 1965 yılında Çalıkuşu filmini yaptık. Üç saatlik bir film ve iki bölümde gösterildi. Gerçek bir başyapıttı ve sinemayı o filmde öğrendim. Yılmaz Güney ve Osman Seden çok önemli iki isim benim için.

YILMAZ’IN TEKLİFİNİ GERİ ÇEVİRDİM

Kendi filminizi yapmaya nasıl karar verdiniz?
Ben bir ara Yeşilçam’da çalışmayı bıraktım. Reklam şirketinde çalışmaya başladım. Bir gün Yılmaz (Güney) çağırdı ve “Bir faytoncunun filmini yapıyorum. Adı Umut. Sen de reji asistanı olacaksın” dedi. Ben de yeni evlenmişim, düzenli bir işim var. “Beni affet” dedim ve reklam şirketinde kaldım. Orada birkaç kısa film yaptım. Ve sonra 1978 yılında Tarık Akan, Meral Orhonsay ve Tuncel Kurtiz’le ilk filmim ‘Kanal’ı yaptım. 

Son filminiz ‘Yük’ için; “Daha iyi bir film yapabileceğime inanmıyorum” demiştiniz. Neden böyle söylediniz? Bu sözler yeni yapacağınız filmlere haksızlık değil mi bu?
Yük benim en çağdaş filmim ve açıkça söylüyorum çok beğendiğim Fransız sinemacı Robert Bresson’un etkisi altında yaptığım bir film. Minimalizmi kullandım. Bazı şeyleri eksilterek, bazı yerleri silerek yaptım. Bir şeyi doğrudan söylediğinizde seyirci etkilenmiyor. Ama kendisi keşfettiğinde daha etkileyici oluyor. 

Festivallerde yeterince değerini buldu mu?
Bazı eleştirmenler bile filmi anlayamadıklarını söylediler. Neyse ki Adana Film Festivali’ndeki Film Yön jürisi ciddi bir jüriydi. Orada ‘En İyi Yönetmen Ödülü’nü aldı. Onun dışında yok sayıldı. Zeki’nin (Demirkubuz) ve Yeşim’in (Ustaoğlu) filmleri de yok sayıldı. 

Sebebi ne bunun peki?
Sebep; jüri kompozisyonunun bunu değerlendirebilecek kapasitede olmaması. Bir de son dönemde verilen ödüller konjonktürel ödüller. Mesela Kürt meselesi önem kazandığı için ki hakikaten önemli, ‘Babamın Sesi’ gibi çok naif bir filme büyük ödül verildi. Aslında belki de daha önce de söylediğim gibi ‘Yük’ bu seviyesizliğin dışında kalarak hak ettiği yeri buldu. Eleştiri kurumu yapılan yüksek sanat sinemasının çok gerisinde. 10 kişiydi şimdi 100 kişi oldu ama nitelik yükselmiyor. Mesela ben Antalya Film Festivali’nde de Hülya Avşar’ın jüri başkanı olmasını da doğru bulmadım. Jüri başkanı donanımlı, genel kültürü olan ve sinemanın tekniğini içeriden bilen biri olmalı. Kimdir bu? Yönetmendir. Türkan Şoray da yorgun. Bir festivali baştan sona izleyebilecek enerjisi yok. Sevdiğim bir insan, o ayrı. Böyle yuvarlanıp gidiyoruz işte. Zeki Demirkubuz iyi bir karar aldı ve bir daha Türkiye’deki festivallerde yarışmayacağını açıkladı. Ben de böyle bir karar almak arifesindeyim. 

ZERRE’DE ÇALINTILAR VAR

Türk sineması sulu komedi, ağır melodram ve festival filmleri arasına sıkışmış gibi...
Çok içe kapandık ve dolayısıyla çok kötü bir tarihi filmi 8 milyon insan izliyor. 

Fetih 1453’ten mi bahsediyorsunuz?
Yani evet… Kötü filmler bunlar. Bir de tamamıyla içe kapalı komedi filmleri var. 

Neden kötü bu filmler?
Ben o filmi eleştirmem dahi. Bir sanat eseri değil çünkü. Bizim yaptığımız Yol, Sürü, Bereketli Topraklar Üzerinde, Hakkari’de Bir Mevsim, Ayna, Anayurt Oteli gibi filmler çok üst seviyede filmlerdi. 

En son kimin filmini izlediniz?
Zerre’yi izledim.

SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) tarafından en iyi film seçildi…Nasıl değerlendirdiniz?
İşte buyurun! Anlamıyorlar çünkü. Bir kere ‘Zerre’ felsefi temeli olmayan natüralist bir film. Hiçbir soruya cevap vermiyor, olanı gösteriyor. İkincisi de çalıntılar var. Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzales Inarritu’nun göçmen işçilerin yaşamını anlattığı Biutiful filminden alınmış sahneler var. Aynı ışıklar, aynı dekor... Bir de İtalyan sinemasında Matteo Garrone’nın Gomorra diye bir filmi vardır. 4 ya da 5 yıl önce Avrupa’nın en iyi filmi seçildi. Oradaki sahneler de aktarılmış. SİYAD böyle bir filme birincilik veriyorsa ne diyeyim ki, hiçbir şey diyemem artık. Mesela ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ diye bir film vardı. O iyiydi. Diğerleri arasından sıyrılıyordu. 

Kıvanç Tatlıtuğ da Kelebeğin Rüyası’ndaki performansıyla en iyi oyuncu oldu. 
Ona bir şey diyemem. Çünkü filmi görmedim daha. 

NURİ’Yİ VE SEMİH’İ UYARIYORUM

Yönetmen olarak kimleri beğeniyorsunuz?
Özcan Alper, Hüseyin Karabey var. Aklıma gelenler bunlar.

Oyunculardan…
İyi bir kuşak geldi. Bilinçli, karakteri derinlemesine araştıran ve ortaya koyan oyuncular var. Nurgül Yeşilçay, Tülin Özen, Nadir Sarıbacak, Tansu Biçer, Serdar Orçin…   

Filmimde kesinlikle oynatmam dediğiniz oyuncu var mı?
Var tabii ama isim söylemem.

Boston Film Festivali’nde Mükemmellik Ödülü aldınız. Ne hissettiniz? 
Mükemmellikte aslında tehlikeli bir mayalanma vardır. Kibirlilik iyi değildir ama işinizi çok iyi yapmanız iyi bir şeydir. Ben çok detaycıyımdır, dikkatliyimdir ama titiz davranmam.  Avrupa’da o çok tutulan, ödüller alan Türk filmlerindeki titizliğin çok tehlikeli olduğunu söylüyorum. Kimler olduğunu hemen anlıyorsunuz tabii. Semih’i de (Kaplanoğlu) Nuri’yi de (Bilge Ceylan) uyarıyorum. Dikkat etmeleri lazım. İyi film yapıyorlar ama çok titiz davranmasınlar. Titizliğin sonu geometri ya da dekoratif sanatlardır.  Hayatiyetini, canlılığını öldürür filmin. 

Bugün baktığınızda Türk sinemasının en büyük sorunu ne?
Senaryo yazarı yok. Mecburiyetten kendim oturup yazıyorum. 

‘APAÇİ’ GELİYOR

Yeni projeler var mı?
İki projem var. Bir tanesi için destek kurulundan haber bekliyorum. Diğerini ise büyük bir yapımcıyla çekmek istiyorum. Yine Nurgül’le (Yeşilçay) yapacağım onu da. Çok güzel bir proje. 

Nasıl bir karakteri oynayacak Nurgül? 
Söylemeyeyim, büyü bozulmasın. Nurgül’le ikimizin projesi…  Hadi ya da söyleyeyim… Size kısmetmiş.  Kot taşlama işinde çalışan bir kadını canlandıracak Nurgül. Aynı işi yapan sevdiği adam silikozis oluyor. Tedavisi yok. Filmin adı ‘Apaçi’ olacak. Çok ilginç bir konusu var. Kadın evli ve bir kızı var ama sevdiği adam hastalanıyor ve kalacak yeri olmayınca Nurgül kendi evine getiriyor. Evin içine bomba düşüyor tabii. Zor ezber bozan bir konu. Sevmenin, kadın olmanın zorluğu, şefkat duygusu var.

Neden Apaçi?
Dar gelirli,  sınıf atlama ve yırtma derdi insanların psikolojisini anlatıyor. 

Sevdiği adamı kim oynayacak?
Ona daha karar vermedim. O rolü oynayacak kişi Nurgül’den genç olmalı. Fit bir vücudu olmalı, sonrasında da hastalık yüzünden 20 kilo verecek. Çok imkânlı bir rol. Bu rolün altından kalkan kariyerinde uçar. 

Ne zaman başlayacak çekimler?
Bütün oyuncular dizilerde, bir projeye hazirandan önce başlayamazsınız. 

TÜRK SİNEMASININ DİLİNİ DEĞİŞTİRDİM

‘Erden Kıral’ sineması Türk sineması için ne anlama geliyor sizce?
Yeşilçam soyut, teatral bir dildi. Ben Türk sinemasının dilini değiştirdim. Ama çok yalnız kaldım. Yılmaz da çok büyük bir halk sanatçısı ve büyük bir sinemacıydı. Hepimize çok büyük etkileri vardı. Ama o daha çok ana akım sinema yapıyordu ve Hollywood tekniklerini kullanıyordu. Başka bir derdi vardı. Her söylediği şey bir mesajdı. Bunu da çok güzel yapıyordu. Bense Hakkari’de Bir Mevsim’i çektiğim zaman ‘Bu ne ya’ dediler. Çünkü daha önce yapılanlara hiç benzemiyordu. Berlin’de aldığı ödül orijinalliğinden ötürüdür. 

Yılmaz Güney’in mesajı ve konusu bu topraklara ait ama orijinal bir tekniği yok mu yani?
Hollywood tekniğini kullanıyor ama şunu söyleyeyim ben ve benim dönemimdeki arkadaşlarım ‘Umut’taki faytondan indik. Umut filmi olmasaydı ben film yapamazdım. O çok etkiledi beni. Esin kaynağım oldu. İlk izlediğimde allak bullak oldum ve ben yönetmen olacağım dedim. Hala da en iyi filmlerimizden biridir. 

Sinema yoluyla her zaman gerçeğin peşinde olduğunuzu söylüyorsunuz. Kadraja dahil ettiği her şeyi gerçek kılmakla sorumludur. Ama gerçek olmakla sorumlu mudur?
Basit bir örnek vereyim. 20-30 sene evvel elektrikler sık sık kesiliyordu. Sonra anlaşıldı ki bir jeneratör grubu elektrik idaresiyle anlaşıyor, kasıtlı olarak elektriği kesiyorlar ve bol bol jeneratör satılıyor. Burada gerçek elektriklerin kesilmesi değil arkasındaki nedendir. Ben de filmlerimde böyle bir gerçeğin peşindeyim. Mesela bir şeyi olduğu gibi göstermek natüralizme girer. Naturalizm de gerçekçiliği sulandırır. Önemli olan bir takım parçaları bir araya getirerek asıl gerçeği bulmaktır.

Son dakika haberleri, son dakika haber, son dakika gelişmeleri
Son dakika haberleri

<p>Dünya turizminin en önemli destinasyonlarından biri olan, turizmin başkenti Antalya´da, Roma döne

Ormanın İçindeki ´Gizli Cennet´ Ziyaretçilerini Büyülüyor

İşsizlik maaşı için şart koşulan 120 günlük 'prim ödeyerek sürekli çalışma' maddesi değiştiriliyor

Yavuz Akdeniz'de ilk sondaj için uğurlanıyor

Buse Varol'dan eşi Alişan'a doğum günü sürprizi