• $7,5345
  • €8,9837
  • 411.286
  • 1541.98
27 Temmuz 2014 Pazar 02:04 | Son Güncelleme:

Bayramımızın adı Ramazan Bayramı’dır ne dinsel sevinge, ne de Şeker Bayramı’dır

Bayramımızın adı Ramazan Bayramı’dır ne dinsel sevinge, ne de Şeker Bayramı’dır

Ramazan başlarken hızdan, özellikle büyük şehirdeki hızdan bahsederek girmiştik meseleye. Şahit olduğumuz gibi çok hızlı geçti Ramazan.

ALİ SALİ
sabiherden@gmail.com

Bugün Ramazan’ın beşinci Pazar ve Ramazan’ın son gününü idrak ediyoruz. Bu akşam son iftarlarımızı yapacağız, ya ailemizle, ya bazı tanıdıklarımızla, ya da yalnız başımıza. Son teravihi ise dün gece kıldık. Eğer mukabele takip ediyor idiysek bu orucun sahurundan sonra sabah namazına kadar son cüzü, amme cüzünü de okuyarak tamamlandı hatmimiz. Küçük ilçelerde olduğu gibi ikindi namazından sonra da takip ediyorsak mukabeleyi amme cüzünü tekrar okuyacak ve kelâm –ı kadîmi hatmimiz tamamlanacak. Yüzlerimizde Mushaf aydınlığı, kelam –ı kadîm aydınlığı ile belleyecekler bizi. Bu Mushaf aydınlığı sadece melekler tarafından şahit olunan bir aydınlık değil, insanların da şahit olduğu, şahitlik edeceği bir aydınlık olarak yaşandı ve yerini aldı hayatımızda. Canlı cansız her şeyin bize muhkem şahitlikler edeceği günler de bizim için uzak günler değil. Göz açtık kapadık, bak bitti oruçlu günler. Ahirete irtihalimiz için de böyle diyeceğiz herhalde: Göz açtık kapadık, işte bitti hayat.

Dünya dediğimiz de zaten Türk düşüncesinde bir eğlencelik, bir gölgelik, bir oyun yeri değil mi? Türk düşüncesinde dünya hayatının böyle algılanmasının temelini inancımız oluşturuyor. Merhum Hisarlı Ahmet’ten derlenen bir Kütahya Türküsü var, “Ben kendimi gülün dibinde buldum” mısraıyla başlıyor. O türküde de geçiyor “dünya bir gölgeliktir” ifadesi. Hayatını büyük şehirlerde idame ettirenler hayatlarını artık bu inancın gereklerine göre, bugün nihayetlendirdiğimiz mübarek aya göre düzenleyemiyorlar ne yazık ki. Hele çalışıyorlarsa mesainin sona ermesini bekleyecekler evlerine gidebilmek, ya da işten, işyerinden çıkabilmek için. Sahura kalkmış olsalar da sabah erken kalkmak zorundalar. Öyle Osmanlı’nın son döneminde, özellikle Sultan İkinci Abdülhamid döneminde olduğu gibi sahurdan sonra yatıp öğleye kadar uyumaya vakitleri yok. Sultan İkinci Abdülhamid döneminde kayıtlara geçirilenlere göre talebeler ve memurlar sahurdan sonra yatıyorlarmış. Talebeler öğleden sonra derse başlıyor, ketebe tayfası da mesailerine talebeler gibi öğleden sonra gidiyorlarmış. 
Ramazan’ın maneviyatına erememekten dolayı bir şeyler elimizin altından kayıp gidiyor. Elimizin altından kayıp giden o şeyler kültürümüzün çok önemli birer parçasını oluşturan unsurları, kelimeleri de beraberinde götürüyor hayatımızdan. Ramazan’ın maneviyatına erememek, Ramazan’la ilgili birçok kelimeyi artık hayatımızın dışına, hatta hayatın dış çeperlerine doğru itti. O kelimeler artık hafızalarda ıtırlı birer hatıra olarak duruyorsa duruyor. Yoksa ölü bir kültürün unsurları haline gelmek üzereler. Mesela orucun isimlerini unuttuk artık. Oruca savm, sıyâm, rûze, mâh –ı sıyâm, şeb –i rûz dendiğini hatırlayanımız kaldı mı acaba, yoksa eski kültürümüzün kitap sayfaları arasında boynu bükük bekleyen kelimeler mi bunlar? Son iki tamlama aynı zamanda Ramazan ayı için kullanılıyor. Ramazan ayı için Şehr –i Ramazan dendiğini belki mahyalardan hatırlayanımız vardır. Fakat Ramazan’ın en önemli kelimelerinden biri olan rüyeti hatırlayanımız, hele rüyet –i hilal deyimini hatırlayanımız kaldı mı bilmem? Oysa her iki kelime de hem Ramazan’ın başlangıcı, hem de bitişi için sine qua non birer kelime idiler. 1980’li yıllarda bazı insanlar rüyet –i hilal gözlemeye çıkarlardı. Ve insanlar telefon başında rüyet haberi beklerlerdi. Mesela Ankara’ya telefon gelirdi Bitlis’te rüyet – hilal görülmüş diye. Hemen İstanbul’a, Bursa’ya, nerelerde tanıdıklar varsa oralara telefonlar edilirdi “falan yerde rüyet –i hilal görülmüş” diye. Aynı telaş bayram öncesi de yaşanırdı. Telefon gelecek ve bayram ilan edilecek diye beklenirdi. Artık o insanlar kalmamış olmalı ki, kimse rüyet –i hilalden söz etmez oldu. Bu kelime bize küstü ve hayatımız artık o kelime olmadan devam ediyor.
Niyazî –i Mısrî kaddesallahu sırrahu’nun “Yine firkat nârına yandı cihân / Hasretâ gitti mübârek Ramâzan / Nûr ile bulmuştu âlem yeni can / Firkatâ gitti mübârek Ramazân” dediği oruçlu günlerimiz firkatle aramızdan ayrılıyor bugün.
Ramazan’ın maneviyatına erememek hayatımızdan rahle denilen unsuru da çıkarıp attı. Artık çok az insanın hayatında kaldı rahle ve o kelimenin tedaileri. O kelimenin tedaileri arasında Mushaf vardır mesela, mukabele vardır mesela. Büyük şehir hayatının hızı içinde kimseler mukabeleye de, rahleye de, rahlenin üzerine konulan Mushaf’a da yer bulamıyor koşuşturmaca içinde. Hayatımızı terkeden kelimeler arasında Ramazan Bayramı için kullanılan Iyd –i Fıtr kelimesi de var. Fıtratımızla, yaradılışımızla ilgili olan bu kelime artık yok hayatımızda. Bu gidişle hayatımızı terkedecek kelimelerden biri de Ramazan Bayramı olacak.
Halit Fahri Ozansoy’un 1968 yılında basılmış “Eski İstanbul Ramazanları” kitabını karıştırırken gözüme çarptı. Şaşırdım. Kitap 1968 yılında basıldığına göre en iyi ihtimalle 1967 yılında yazılmış bir yazısında Halit Fahri Ozansoy, Ramazan Bayramı için şeker bayramı ifadesini kullanıyor. O yazıyı okuyunca 1970’li yılların ortasındaki ortaokul – lise yıllarını hatırladım. Dersimize giren solcu hocaların gönlünü hoş etmek için her iki dinî bayramda da onlara kart atar ve kartlara mutlaka, ama mutlaka “dinsel sevinge” tamlamasını iliştirirdik. Aldığımız terbiye hocalarımızın, büyüklerimizin bayramını kutlamayı bize bir zorunluluk olarak dayattığından biz de onların bayramlarını kart atarak kutlardık. Küçücük bir ilçede de olsak atardık o bayram kartlarını. Bayrama inanmadıklarını sandığımız için de gönülleri hoş olsun diye bu neviden yeni kelimelerle kutlardık onların inanmadıkları bayramlarını. Beni asıl hayal kırıklığına uğratan ise Nuri Pakdil ustanın geçtiğimiz aylarda yayınlanan üç ciltlik mektupları arasında okuduğum bir mektup oldu. 1970’li yılların ortasında Nuri Pakdil bir arkadaşına yazdığı mektupta arkadaşının Ramazan bayramını “şeker bayramını kutlarım” şeklinde bir ifadeyle kutluyor. Nuri Pakdil gibi militan bir Müslümanın Ramazan Bayramı yerine şeker bayramı ifadesini kullanmasını cidden çok yadırgadım. Üstelik bu ifade kamuya açık bir zeminde değil, kişisel bir zeminde kullanıldığı için yadırgadım.
Bir kelimenin, bir kavramın aslî anlamından koparılarak kullanılması, aynı maksatla kullanılsa da artık eski işlevini yerine getiremeyeceği bir bağlam oluşturur. Kelime tanımlanmış ve sınırlandırılmıştır artık. Tahdit ise bir açıdan bakıldığında aynı zamanda reddetmedir de. Biz reddetmeden kutlamak istiyoruz Ramazan Bayramını. Bu duygularla hepinizin Ramazan Bayramı’nı en içten kelimelerle kutlamak istiyorum. Hayırlı Bayramlar.

<p><span>Bitlis'teki helikopter kazasında şehit düşen 8. kolordu  komutanı korgeneral Osman Erbaş te

Şehit Korgeneral Osman Erbaş'ın kahramanlıkları...

Antalya'daki yerleşik yabancılarKovid-19 aşısının ilk dozunu yaptırdı

Katoliklerin ruhani lideri Papa Franciscus, Bağdat'ta

Türk Kızılay Irak Delegasyonuna ait fırında üretilen ekmekleri mültecilere dağıttı