HAVA DURUMU

Yaşadığınız şehrin günlük hava durumunu görüntüleyin

  • 5,3957
  • 6,1392
  • 211.558
  • 91.686
SON DAKİKA HABERLERİ
Tümü
Reklamı Kapat

Savrulmalar ardındaki dil cevheri

Türk edebiyatının güçlü kalemi Sevinç Çokum’la yaklaşık yarım asırı bulan bir tarih dilimi içindeki toplumsal değişmelere de değinerek eserleri ve mücadelesi üzerine sohbet ettik.

x

Adnan ÖZER
adnan.ozer@aksam.com.tr
Fotoğraflar: CEM TÜRKEL

İlk öykülerinizin yayımlandığı 70’li yıllarda İstanbul’da nasıl bir edebiyat ortamı vardı?
Ben lise çağındayken edebiyat matineleri yapılırdı, edebiyat konuşulurdu, sahnede yazarlar yer alır, şiirlerini okurlardı, örneğin Haldun Taner. Ümit Yaşar Oğuzcan’ın bir matinesi vardı. Attilâ İlhan, Baylan Pastanesi’nde dostlarla, gençlerle bir araya gelirdi. Beyazıt’ta Marmara Küllük artık son demlerini yaşıyordu, oraya  giderdik, büyük çınarın altında olurduk. Ben Türkoloji mezunuyum ve Sosyoloji’den de sertifika almıştım, mezuniyetim biraz gecikmişti, babam vefat etti o dönemde, sonra evlendim. Çok sıkıntılar vardı ama onlara rağmen bugünün insanı gibi değildik. Komşuluk da akrabalıktan öte bir şeydi, mahalle hayatımız çok güzeldi. Şimdi edebiyatçılar da bir araya gelemiyor eskisi gibi. O zamanlar bizim gidebileceğimiz yerler vardı ama ideoloji de zorluyordu edebiyatı, yazmaya itiyordu.

O ideoloji fırtınasını siz nasıl atlattınız?
Benim şöyle oldu; 68 kuşağı diyoruz ya, bir bakıma biz de o kuşaktanız. Fakültede benim mezuniyetim uzadığı için, hareketlerin içinde buluyorsunuz ister istemez kendinizi. Mesela toplantılar oluyordu o zamanlar Marmara Lokali’nde. Bazı arkadaşlarımız daha eylemciydi, Deniz Gezmiş gelecek konuşma yapmaya diye beni de davet etmişlerdi. Sol-sağ çatışmalarının yavaş yavaş başladığı dönemlerdi. Ben tabii üniversitedeki reformlar açısından sol fikirlerin yanındaydım, öyle bir çağım geçti ama ondan sonra bir rüzgâr sizi oradan oraya savuruyor, ben de savrulanlardandım. Sonra daha muhafazakâr bir atmosferde buldum kendimi, Hisar gerçi biraz daha açık bir dünyaydı muhafazakârlıktan ziyade ama Türk Edebiyatı biraz daha sertti. Fakat şunu da söylemem lazım ki o zamanlar fikirler daha açıkça tartışılırdı. Kadınlar erkekler oturup fikir alışverişinde bulunurduk dergi hakkında falan. Ben her zaman şunu söyledim: Ben kendimi ne tam olarak solcu gibi hissettim -ki fikirlere iştirak ettim, eşitsizlikler konusunda tam bir sosyalist gibi bakarım topluma, halkın yanındayımdır, çünkü ben de bir halk çocuğu olarak büyüdüm Beşiktaş’ta- ne de bir sağcı gibi. Çok isyanlarım vardır ama insanlar nedense belli bir etiketle sizi anlamak istiyorlar, bu çok acı geliyor bana. Ben şimdi bir roman yazıyorum ve buna karşı bir direnişim, bir isyanım olacak o roman. Şimdi de hâlâ böyle ayırıyorlar sağcı yazarlar, solcu yazarlar diye. Attilâ İlhan’ın çıkardığı Sanat Olayı dergisi Hilal Görününce adlı kitabım çıktığında röportaj yapmıştı benimle, çok objektif yaklaşmıştı bana ve çok mutlu olmuştum. Attilâ Bey’le telefonlaşmalarımız olmuştur, ben çok bezmiştim bu sağ-sol ayrımından, yazmayı bırakmayı düşündüm, telefonda ona da söyledim ve “Sakın” dedi bana, “devam edeceksin!” 

Başka kimler vardı sizi destekleyen?
Behçet Necatigil de Attilâ İlhan gibiydi, hatta Selim İleri’yle olan bir olay var; İleri de benim iyi dostumdur ve o da çok desteklemiştir ama o da itiraf ederek yazdı bunu. Selim, Necatigil Hoca’ya uğradığında “Sevinç Çokum’un Bölüşmek kitabını okudun mu” diye sormuş Necatigil, o da alıp şöyle bir kapağına bakmış ve “Ben bunu okumam” demiş. Behçet Necatigil “Neden okumazsın, solcu olmadığı için mi?” diye sormuş. Selim yazısında, fakat o zaman benim içinde bulunduğum toplum ya da düşünceler beni böyle zorluyordu diyor, bunu itiraf ediyor. Selim, benim hakkımda güzel yazılar yazdı, “Hiç kimse sağı onun kadar acımasızca eleştirmedi” dedi. Benim 2000 yılından sonra yazdığım Deli Zamanlar ve Gece Rüzgârları tamamen kendimle ve toplumla hesaplaşmamdır. Bir zamanların solcuları şimdi kapitalist oldular, bütün buralara vurarak yazdım Gece Rüzgârları’nı. Tren Burdan Geçmiyor kitabım için Selim İleri bir gece bütün tanıdığı yazarlara mesaj çekmiş bu kitabı okuyun diye. Tabii bunu bana kendisi söylemedi, sonradan karşılaştığım insanlar söyledi, bu kitabınız için Selim Bey bana mesaj çekti diye. Yani İleri’nin de bu şekilde jestleri oldu bana. Şimdi yeni baskısı yapılacak o kitabın hatta.

Peki ilk öyküleriniz nasıl çıktı o yıllarda?
Benim ilk kitabım Eğik Ağaçlar’dı. Onun çıkış hikâyesini anlatayım: O zamanlar tanıdığım yayınevi yoktu tabii. Eşim Rıfat “Bunu en iyisi kendi paramızla bastıralım” dedi. Nedense ben de o zamanlar dosyamı elime alıp yayınevine gidemiyorum kitabımı basar mısınız diye. Kabul edecekler mi etmeyecekler mi, çekiniyordum. Ancak iki tanesi o zamanlar Mehmet Çınarlı’nın Ankara’da çıkarttığı Hisar dergisinde yayımlanmıştı; oradan çıkan yazarlara Hisarlılar denir. O günlerde benim hikâyelerimi öykücü Nursel Duruel okumuştu, kendisinin eşi benim sınıf arkadaşımdı, o vesileyle tanışıp arkadaş olmuştuk. Ben Nursel’in Tarık Buğra’nın yeğeni olduğunu bilmiyordum. Ben hikâyeleri verdim Nursel’e, okumuş, bana dedi ki “Ben bunları dayıma göstereceğim”. “Dayın kim?” dedim, “Tarık Buğra” deyince çok şaşırdım. Hikâyeleri verdi Tarık Buğraya, iki ay geçti, üç ay geçti ama cevap gelmiyor. Okumuş ama bana sürpriz yapmak istemiş ve içinden iki öyküyü seçip Hisar’a göndermiş. Bundan da haberim yoktu ve ben o dergiyi sık sık alırdım. Bir gün bir bayinin önünde durdum almak için ve derginin üstünde yazan isimlerde gördüm adımı, çok sevinmiştim. 

Kaç yaşındaydınız o zaman?
Herhalde yirmi sekiz yaşında falandım. Ama hikâyeleri öteden beri yazıyordum, lise çağından beri yazıyordum. Nursel’le beraber teşekkür etmeye gittim Tarık Buğra’ya. Kadıköy’de şimdiki Yoğurtçu Parkı’nın oralarda bir apartmanda oturuyordu. Çiçek götürdüm kendisine ama konuşamadım; o kadar güvensizdim ki yanlış bir cümle kuracağım diye korkuyordum. Şiirlerimi de Behçet Necatigil’e yollamıştım. Benim küçüklüğümde Beşiktaş’ta bizim alt sokağımızda otururdu Necatigil, yıllar sonra Nursel cesaret verdi ve ona yolladım şiirlerimi ama olumsuz bir cevap geldi. Birkaç tanesini beğenmiş ama diğerlerini beğenmemiş. Ben çok üzüldüm tabii ve o kırgınlıkla şiir yazmam ben artık dedim. Sonra ben kendi hikâyelerime ağırlık verdim, onları Eğik Ağaçlar adıyla kendi yayınımızla çıkardık. Kapağını da eşim çizdi, turuncu bir kapağı vardır.

Sonra o kitabın dağıtımını kendiniz mi yaptınız peki, o nasıl bir maceraydı?
Onun öyküsü de çok ilginçtir. Kitabı basacağımız zaman bir arkadaşımız dedi ki “Benim bir sürü müteahhit arkadaşım var, onlara bir sorayım reklam verirler mi acaba diye” ve bir sürü insan, ki bunların hepsi Anadolu’nun farklı yerlerinden gelmişler, reklam verdiler. Onlara dedi ki “Hangi memlekettenseniz oradaki okullara, tanıdıklarınıza bu kitapları hediye edin”. Karşılığını da bu şekilde vermiş olduk. 

Peki edebiyat çevrelerinde nasıl karşılanmıştı o kitabınız? Nasıl geri dönüşler oldu?      
Ben iddialıydım, Sait Faik Öykü Armağanı’na da başvurdum ancak çok tecrübeli yazarlar, Demirtaş Ceyhun, Fakir Baykurt gibi yazarlar vardı o yıl. Ve o ödülü alamayınca bir daha girmeyeceğim bu yarışmaya dedim. Ondan sonra da hiç müracaat etmedim. Sonraki sene benim Bölüşmek kitabım çıktı ve çok ilgi uyandırdı. O zamanlar Cumhuriyet gazetesinde Rauf Mutluay vardı, çok acımasız bir yazardı aslında. O bir yazı yazdı; o sene Sait Faik Ödülü için kayda değer pek az kitap olduğunu ama beni ve şu an adını hatırlayamadığım bir yazarımızı daha ekleyerek, ikimiz için yarışma yönetmeliğine bir madde eklenmesini önerdi, yarışmaya başvurmayanlara da sonradan hak tanınması için. Bu önemli bir yazıydı benim için ama öyle olduğu halde bir daha başvurmadım.

Eskiciler Sokağı öykünüzde Çukurcuma çok güzel anlatılmış. Bir zaman-mekân ilişkisi içinde bir sürü boyut var, sesler var, objeler var, insanlar var. Onlardan bir belgesel bile çıkabilir diye düşünüyorum, sinematografik bir havası var. Bölüşmek’te iki üç hikâye özellikle dikkatimi çekti böyle ve sanki onlar roman olurmuş gibi geliyor bana, siz ne düşünüyorsunuz?
Ben onları hikâyede harcadım. “Harcadım” diyorum ama tabii ki hikâye olarak da çok beğenildiler. Yine de keşke roman olsaymış dediğim oluyor benim de. Sinematografik bir hava var, evet. Hatta benim bir senaryom var, Yeniden Doğmak, dizi film yapıldı o, TRT yayınlamıştı 80’lerin sonunda. Çağırdılar beni, “Bulgaristan’da 83-84’te yaşananları yazacaksınız” dediler. Ben çok bilmiyordum Bulgaristan’ı ama Bizim Diyar diye bir romanım vardı Rumeli Balkan Savaşı’nı yazmıştım; bir temelim vardı. Sonra bana mektuplar geldi, orada yaşanan zulümleri anlatan mektuplar, gittim o aileleri buldum. Yeniden Doğmak’ta anlattığım Aysel’in ailesiyle görüştüm; ailesi Türkiye’ye gelmişti ama Bulgaristan izin vermiyordu kızın gelmesine. Sonra sınırdan kaçarak gelen aileler vardı, onları bulduk. Hepsiyle görüşüp teybe aldım konuşmalarını. Bulgaristan tarihini okudum. Ve sonra yazdım o senaryoyu, Osman Seden çekti. Bayağı yankı uyandırdı. Bulgaristan’ın isteği üzerine dizi yayından kaldırıldı. Siz diziyi kaldırın, biz de Aysel’i vereceğiz dediler ve gerçekten de verdiler sonra.

Etkilendiğiniz hikâyeciler, romancılar kimlerdi? Kimleri önemli buluyorsunuz?
Tabii başta Sait Faik, o çok etkiliyordu beni. Tanpınar’ın hikâyeleri de öyle, mesela Yaz Yağmuru, Abdullah Efendi’nin Rüyaları gibi. Bizim hikâyelerimiz çok kuvvetli, o alanda başarılıyız. Yine öyküleriyle Adnan Özyalçıner çok değerlidir. Tomris Uyar’ı da söylemeliyim. Türk edebiyatının değerli öykücüleri bunlar. Romancı olarak Tarık Buğra etkiledi beni. Zaten o; Halit Ziya Uşaklıgil, Reşat Nuri, Yakup Kadri, Mehmet Rauf gibi çok önemli yazarlarımızın bir devamıdır bence. Hatta Tanpınar’ın da devamı, çünkü kendisiyle bir araya da gelmişler; tam olarak bilemiyorum gerçi çünkü Tarık Buğra çok fakülte değiştirmiş. Gençliğim Eyvah romanını çok önemli buluyorum, Yağmuru Beklerken de öyle. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’yle postmodernizme bir başlangıç yapmıştır bence, o da çok önemli; benim geçen yıl mart ayında çıkan Çok Yapraklı İlişkiler kitabım onun gibi sembolik bir romandır. Ve Selim İleri’nin romanlarını çok beğeniyorum, hele son çıkan Mel’un adlı romanı her bakımda çok değerli bence.

Biraz da çalışma stilinizi sormak istiyorum. Nasıl çalışıyorsunuz, sabahları mı başlıyorsunuz yazmaya yoksa gece yazanlardan mısınız? 
Sabahları yazmam ben. Hani “yıldızı batık” derler ya, benim de öyle, gece doğuyor benim yıldızım. Gece daha iyi hissediyorum kendimi sessizlik açısından da. Bazen öyle zamanlar olur ki gece on iki-bir olmuş ama hâlâ bir şey yazamamışsınız. Fakat saat iki olur ve birdenbire sanki biri size yazdırıyormuş gibi hissedersiniz. Bana da böyle oluyor işte.

Yeni roman var mı peki yakınlarda?
Evet, yeni bir roman var. İnsanların fikirleriyle etiketlenmesi üzerine bir isyan sayılır. Bir yazarın portresini yazıyorum. Hiçbir insanın belirli bir noktada kalamayacağını, tıpkı sosyal olaylar gibi insanların da değişebileceğini ele alıyorum. Daima doğruyu aramak üzere ama… Doğruyu aramak için var olmuştur insan, doğruyu bulmak üzere değil. Ben buna inanıyorum. Böyle bir şeyden yola çıkarak yazıyorum ve bayağı ilerledim, bu ay çıkacaktı ama yetişmedi, muhtemelen yaza çıkar.

Son dakika haberleri, son dakika haber, son dakika gelişmeleri
Son dakika haberleri
Eskişehir´de bir yerel televizyon kanalında spor yorumcusu olan Şükrü Oytan, canlı yayında kalp kriz

Canlı yayında kalp krizi geçirdi

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları

Kandilde camiler doldu taştı

Sırbistan Enerji Bakanı Antiç: Türk Akımı'na dahil olmaya hazırız

En Çok Okunanlar