• $7,4627
  • €9,024
  • 437.81
  • 1524.49
01 Kasım 2020 Pazar 09:10 | Son Güncelleme:

Afetlere hazırlıklı şehirlere doğru

Afetlere hazırlıklı şehirlere doğru

Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, "Yeryüzünde yaşamı olumsuz etkileyen unsurlardan birisi de afetler. Kimi zaman seller, kuraklıklar gibi meteorolojik afetlerin yanında 2019 yılının sonundan bu yana hala hayatımızı zora sokan biyolojik afetler olarak değerlendirilen salgınlar da mevcuttur. Bunların yanında dünyanın genel yapısına bağlı olarak gelişen ve jeolojik sınıfta yer alan volkan patlamaları, heyelanlar ve depremler gibi afetler bulunuyor." dedi. İşte Türkiye'nin İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar'ın aksam.com.tr için kaleme aldığı o yazı...

Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar, "Afetler binlerce can kaybına yol açarken aynı zamanda ciddi ekonomik kayıpların yaşanmasına da yol açıyor" dedi. 

İşte Türkiye’nin İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar'ın aksam.com.tr için kaleme aldığı o yazı:

Birleşmiş Milletler Afet Riski Azaltım Ofisi verilerine göre son yirmi yıl içerisinde yıllık bazda ortalama 350 afet yaşanırken bu afetlerden toplam da 1,5 milyon kişi yaşamını yitirdi. Kayıplar yüksek gelirli ülkelere kıyasla düşük gelirli ülkelerde 4 kat, Dünya Bankası değerlendirmelerine göre ülkemizin de yer aldığı üst orta gelirli ülkeler de ise 2 kat daha fazla seyrediyor. Aynı şekilde, 4 milyar insan bu afetlerden etkilenirken afetlerin yıkıcı etkisinin mali değeri de yaklaşık olarak 3 trilyon dolar oldu.

Afetler içerisinde yaşanan can kayıplarının %58’si depremlerden meydana gelirken aynı süreçte gerçekleşen en büyük 10 afetin 6’sını yine depremler oluşturdu. Depremler, yerin derinliklerinde meydana gelen olaylar olduğundan tespit edilmeleri ve tahmin edilmeleri oldukça güçtür. Bu durum daha etkin önlemlerin alınmasını zorunlu kılıyor. Ancak gelişen teknoloji depreme yol açan fayların konumlarını, büyüklüğünü, taşıyabildikleri potansiyel enerjiyi, dolayısıyla kabaca yıkıcı etkisini analiz etme ve bu çerçevede önlemlerin geliştirilmesini mümkün kılıyor.

Deprem Nasıl Oluşur

Deprem, Dünya yüzeyinin yoğun bir şekilde sarsılmasıdır. Sarsıntı, Dünya'nın en dış katmanındaki hareketlerden kaynaklanır. Yerküre her ne kadar katı ve sağlam bir yapıda imiş gibi görünse de esasında öyle değil. Yer kabuğu sonrasında oldukça aktif bir yapısı olan yerküre temelde 4 katmandan oluşuyor: En dışta sert bir yer kabuğu, hemen sonrasında katıya yakın sıcak bir manto, akabinde sıvı bir dış ve katı bir iç çekirdek geliyor.

Mantonun katı kabuğu ve üst sert tabaka litosfer adı verilen bir bölgeyi oluşturur. Litosfer, tüm dünyayı bir yumurta kabuğu gibi saran sürekli bir parça değildir. Aslında tektonik plakalar denilen dev puzzle parçalarından oluşuyor. Tektonik plakalar, alttaki viskoz veya diğer bir tabirle yavaşça akan manto tabakası üzerinde sürüklendikçe değişirler. Bu hareketler kesintisiz olarak devam eder. Sonuçta yer kabuğunda bir gerilime neden olurlar. Gerilimin büyümesi ile fay adı verilen kırıklara yol açarlar.

Plakaların (yapboz parçaları gibi) hareket etmesi bu fayları da harekete, yer değiştirmelerine yol açar. İşte deprem, yer kabuğunun fay hattı boyunca ani hareket etmesidir. Bir dalga, titreşim hareketidir. Suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar gibi. Dolayısıyla etkileri en çok merkez üssünde (depremin başladığı yer) görülmekle birlikte kimi zaman yüzlerce, kimi zamanlarda ise binlerce kilometre mesafeden hissedilebilir.

Bir cetveli büktüğümüzde, içerisinde bir enerji birikimi olur. Fazla bükerseniz, en sonunda cetvel çatlar veya kırılır, kırılan parçaların sallanması ve çıkardığı ses bir enerji boşalımıdır. Deprem hadisesinde gerçekleşen olay tam da budur.

Büyüklüğü logaritmik olarak ölçülür. Örneğin 7 şiddetindeki bir deprem 6 şiddetindeki bir depremden 10 kat daha büyüktür. Açığa çıkan enerji ise 30 kat daha fazladır. Yine 7 şiddetindeki bir deprem 5 şiddetindeki depremden 100 kat daha büyük, 900 kat daha fazla enerji açığa çıkmaktadır.

Dünyamız Deprem Tehdidi Altında

Dünyada 3 büyük deprem kuşağı bulunuyor: Bunlardan ilki dünya genelinde oluşan depremlerin %90’ının (şiddetli depremlerin ise %81’inin) gerçekleştiği ve Ateş Çemberi olarak anılan Pasifik Kuşağıdır. Şili, Japonya, Meksika gibi ülkeler burada yer alır. İkinci sırada ise ülkemizin de yer aldığı Akdeniz-Himalaya Kuşağı ve son olarak Atlantik Deprem Kuşağı.

Tarihteki Büyük Depremler

Tarihe geçmiş en büyük deprem 830.000 kişinin ölümü ile sonuçlanan 1556 tarihli Shanxi (Çin) depremidir. Yine 1976 yılında, Çin’de gerçekleşen ve 240.000-655.000 yaşam kaybına yol açan Tangsan Depremi, 20. yüzyılın en yıkıcı depremi olmuştur.

1960 yılında Şili’de gerçekleşen ve tarihte kaydedilen en büyük deprem olan 9.4-9.6 büyüklüğündeki deprem, keza 1964 yılında Büyük Alaska Depremi olarak bilinen 9.2 şiddetindeki deprem en yıkıcı depremler arasında yer alıyor.

Bu mega depremler arasındaki en ölümcül olanı ise 2004 yılında Hint Okyanusunda gerçekleşen 9.1 şiddetindeki deprem, Sumatra Depremi olarak da adlandırılan deprem, 280.000 kişinin ölümüne yol açmıştır. Bu depremde yeryüzüne çıkan enerji 1500 hiroşima atom bombasına eşdeğer seviyede idi. Toplam enerji ise 550 milyon hiroşima atom bombası veya ABD’nin 2005 yılındaki tüketimini esas aldığımızda ABD’nin 370 yıllık enerji tüketimine eşdeğer miktarda idi.

Deprem Diyarı Türkiye

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en yıkıcı etkiyi depremler gösteriyor. Türkiye Afet Bilgi Bankası (TABB) kayıtlarına göre ülkemizde 1900-2018 yılları arasında oluşan 3’te biri toprak kayması (heyelan) olan yaklaşık 50.000 afet sonucunda toplamda 100.000 can kaybı ile 60.000’den fazla yaralanma oluştu. Ayrıca, bu dönemde 600.000 adeti ağır hasarlı (diğer bir tabirle kullanılamaz hale gelen konut) olmak üzere toplamda 1.337.000 bina hasar görürken 108.000 bina da yıkılmıştır.

Yaşanan can kayıplarının yarısı ne yazık ki sadece 2 tane büyük depremde oluştu. Bunlardan 1939 yılında Erzincan’da yaşanan ve 33.000 canımızı yitirdiğimiz Büyük Anadolu Depremi olarak da bilinen Erzincan Depremi coğrafyamızda yaşadığımız en şiddetli olanıdır. İkinci en büyük olanı ise hala hafızalarımızda olan 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi.

Sesimi Duyan var mı?

“Sesimi duyan var mı” sözü hala kulaklarımızda… Her deprem oluşunda bir kez daha hatırlıyoruz. Evet, 17 Ağustos 1999’da etkilerinin komşu ülkelerde dahi hissedildiği 7,4 şiddetindeki Marmara Depremi oldu.

17.500 insanımız ahirete irtihal etti. 2.000 bina yıkılırken; 4.000 tanesi çok ağır hasarlı, 120.000 tanesi ağır hasarlı, 30.000 tanesi de hafif hasarla atlattı. Dile kolay 300.000 insan evsiz kaldı. Maddi hasar ise kaynaklara göre değişmekle birlikte 15-20 Milyar Dolar oldu.

Bu deprem diğer bütün deprem ve afetlerden farklı idi. Oluşan zarar, bundan yaklaşık 4 kat daha şiddetli olan Erzincan depreminden kat be kat fazlaydı. Zira deprem sanayinin kalbi; otomotiv, beyaz eşya, boya, tekstil, cam, çimento, liman ve petrokimya tesislerinin yoğunluklu olarak bulunduğu, milyonlarca insanın yaşadığı, uluslararası karayollarının geçtiği Kocaeli’yi vurmuştu. Deprem onları da vurdu. Trans-Avrupa (E-80) otoyolu ve üzerindeki 20 viyadük, 5 tünelin ağır hasar gördüğü bir deprem oldu. TÜPRAŞ rafinerisinde 5 gün süren ve güçlükle kontrol altına alınan bir yangına da yol açtı. Çıkan yangının söndürülmesi için Antalya’dan destek alındı. Birçok dev sanayi günlerce işbaşı yapamadı. kısa süre olsa dahi üretim ve iletim hatlarının hasar görmesi dolayısı ile tüm ülkede elektrikler kesildi, ülke karanlığa boğuldu.

Yardım çığlıkları bu kez Doğudan yükseldi

Ve günümüze yakın bir tarihe geliyoruz. Takvimler 2011’i gösterdiğinde bu sefer çığlıklar doğudan, Van’dan yükselmeye başladı. Tarihteki en büyük depremi görmüştü Van Halkı 7.2 ile sarsıldı.

Ancak bu sefer kriz yönetimi daha etkili idi 99 depremine kıyasla. 4400 kişiden oluşan arama-kurtarma ekibi iş başındaydı. 18 eğitimli köpekten destek alınıyordu. Bir yaşam belirtisi alabilmek için. Zamanla yarış vardı yine. Mücadeleler sonuç verdi ve 252 vatandaşımız sağ olarak kurtarıldı. Ancak ne var ki bu depremden de 604 vatandaşımızı kaybettik. Birçok binanın yıkıldığı depremde 28.000 yapıda da hasar oluştu. Bu depremde oluşan zararların mali değerinin ise 0,55-2 Milyar ABD Doları olduğu tahmin ediliyor.

Dönüşüme giden yol

1950’den sonra ülkemizde şehirlere yapılan göçler konut stokunu gözler önüne serdi. Arz talep dengesi sağlanamayınca halk kendi çözümünü üretti. Gecekondulaşma başladı. Bunları önlemek adına ilk olarak “Gecekondu Yasası” çıkarıldı. Takip eden süreçte ise 1960’larda, “Kat Mülkiyeti Kanunu” ile tanıştık. Bu düzenleme ile aynı binada çok sayıda konut yapılabilmesinin önü açıldı. 1980’li yıllarda kamu eliyle konut yapılmasını temin etmek üzere itibarla Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) kuruldu ancak etkisi sınırlı kaldı.

1999 Marmara Depremi sonrası ise depreme dayanıklı konutların inşası için yeni standartlar geliştirildi. Yasal altyapı geliştirildi. Yine bu devirde deprem sonrası hasarların giderilmesi için halk arasında zorunlu deprem sigortası olarak bilinen DASK ile tanıştık.

2002 yılında ortaya konulan “Planlı Kentleşme ve Konut Üretim Seferberliği” ile TOKİ’nin etkinliği de artırıldı. Sadece 2002-2011 yılları arasında 500.000 konut yapılarak hak sahiplerine teslim edildi. Kentsel Dönüşüm için ilk kez 2004 yılında Meclis’e “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu Yasa Tasarısı” bir yasa tasarısı sunuldu. 5393 sayılı Belediye ve 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunları çıkarılmış, yerel yönetimlere kentsel dönüşüm yapabilme imkânı tanınmış, ne var ki etkin olarak kullanıldığı görülmedi.

Temmuz 2011’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kuruldu. Temel hedef çevresel değerlerin korunarak şehirleşmenin geliştirilmesi idi.

3 ay sonrasında yine bir afetle sarsıldık. Bu sefer doğudan yükseldi çığlıklar. 23 Ekim 2011’de Van’da gerçekleşen 7,2 şiddetinde yıkıcı bir deprem oldu. Ne yazık ki 604 vatandaşımızı kaybettik.

Akabinde Cumhurbaşkanımız Sayın ERDOĞAN tarafından iktidarı kaybetme pahasına ülkemizde kentsel dönüşümün yapılacağı, riskli alanların yenileceği müjdesi verildi. Takip eden süreçte de kamuoyunda “Kentsel Dönüşüm Yasası” olarak bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun yürürlüğe girdi. Bu aynı zamanda bir seferberlik olarak ilan edildi.

“Kentsel Dönüşüm Seferberliği” başladı ama…

Ancak, hedeflenen başarı sağlanamadı. Zira, dönüşümde etkin birçok aktör var. Bir tarafta Bakanlık. Diğer tarafta konunun asıl muhatapları Yerel Yönetimler. İşin bir de gerçek sahibi var. Hak sahipleri, bir de bu işlerden nemalanmak isteyen müteahhitler.

Evet, konu can ve mal güvenliğinden ziyade gelir kaygısına/beklentisine dönüşünce ilerlemeler kısıtlı kaldı. Burada yine hiyerarşi ve bürokrasiden kaynaklanan sorunlar gün yüzüne çıktı. Özellikle de yerel yönetimler bazında. Kentsel dönüşümün ana aktörlerinden birisi olan yerel yönetimlerin konuya yeterince eğilim göstermediklerini gördük. Belediyelerin bu işi yeterince sahiplenmediklerini, gerekli ilgili göstermediklerini gördük.

Halbuki, bu konu artık bir afet diyarı olan ülkemiz için ölüm-kalım meselesi. Günübirlik siyasetle geçiştirilecek bir konu değil. Siyaset üstü bir konu gibi. Çevre gibi.

İleride seçilme nedeni olacak bir konu bu. Artık, şurada şu kadar konser, burada şöyle bir heykel yaptım devri bitti, bitmeli de. Artık gerçekten vatandaşların can ve mal güvenliğini önceleyen, onlara rahat ve huzurlu yaşam alanları sunacak yöneticilere ihtiyaç var.

Bu dönemde, Bakanlık birçok girişimde bulunmuş ancak, yerel yönetimlerin farklı bir Bakanlığa bağlı olması, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın özellikle yerel yönetimler üzerindeki etkinliğinin kısıtlı olması nedeniyle gerekli ehemmiyet gösterilemedi. Aynı şekilde, kentsel dönüşümü fiili olarak gerçekleştiren TOKİ’nin yine Başbakanlığa bağlı olması da bir diğer etmen idi.

Güçlü bir Şehircilik Bakanlığı

Bu kısıtlı gelişmeler ülkeye çağ atlatan irade tarafından da görüldü. Gelişmelere mani hususların çözümü için düğmeye basıldı. 2018 yılında tanıştığımız Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrası TOKİ ve Yerel Yönetimler Sayın Cumhurbaşkanımızın da iradesiyle Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bağlandı. Bu durum hiç kuşkusuz kentsel dönüşüm ve gelişim için büyük bir adım oldu.

Gelişmeler art arda geldi. İlk olarak, 2019 Eylül ayında Bakanlık, kentsel dönüşüm anayasası olarak duyurduğu “kentsel Dönüşüm Strateji Belgesi ve Planını” kamuoyu ile paylaştı. Burada dönüşümü gereken 6,7 milyon konutun en az 1,5 milyonunun aciliyet arz ettiği ve 2023 yılına kadar da dönüşümün tamamlanacağı öngörülüyor.

Şu ana kadar 2012 yılında ilan edilen kentsel dönüşüm seferberliği kapsamında 1 milyon 400.000 konutun dönüşümü ancak sağlanabildi. Bu değer bir Antalya veya Bursa ilinin yeniden inşa edilmesi manasını taşıyor.

Yeni hedef ise Cumhuriyetimizin yüzüncü yaşına denk gelen 2023 yılı sonuna kadar, aciliyet arz eden 1,5 milyon konutun dönüştürülmesi olarak belirlendi. Diğer bir ifade yılda ortalama 400.000 civarında bir dönüşümün gerçekleşmesi öngörülüyor. Bu da çok daha büyük azim, ceht, gayret, daha verimli çalışma ve müşterek hareket etmeyi gerektirecek.

VE ELAZIĞ

Bir yandan böylesi güzel gelişmeler yaşanırken bir yandan da uyuyan tehlikeler kendisini göstermeye, hatırlatmaya devam ediyor. 2019’un son ayları ile 2020 yılının ilk ayları. Ard arda yine deprem haberleri geldi. 26 Eylül 2019’da, ülke nüfusunun %18’ine, yani her 6 kişiden birisinin yaşadığı İstanbul 5,8 ile sarsıldı. Esasında büyüklük olarak orta şiddette bir deprem, ancak yapılarda hasar oluştu, halkta ciddi paniğe yol açtı.

Ardından 22 Ocak’ta, bu sefer Manisa 5,4 ile sallandı. Çok değil, sadece 2 gün sonra, henüz Manisa’nın şokunu atlamadan bu sefer ülkenin doğusu, Elazığ’da bir akşam vakti 6.8 şiddetinde bir deprem meydana geldi. Bu deprem büyüklük olarak İstanbul’un 10, Manisa’nın ise 25 katı daha şiddetliydi.

Merkez üssü Sivrice idi. Etkiler sadece Elazığ ile sınırlı kalmadı. Civar illerde de hissedildi. Özellikle de komşu Malatya’da da birçok bina hasar görürken bazıları yıkıldı. Etkileri de yıkıcı oldu. Özellikle de bitişik nizam yapılar dolayısıyla. Bazı Üniversitelerce hazırlanan teknik raporlara göre bu depremdeki yıkıcı etkinin yüksek setretmesinin ana nedenlerinden birisi bitişik yapılar. Ülkemizde oldukça yaygın. Geçmişte belli bölgelere fazla ilgi gösterilmiş ve bitişik olacak şekilde birçok bina inşa edilmiştir. Bu durumda, herhangi bir binanın yıkılması halinde domino etkisiyle bitişik olanlara da aynı şekilde sirayet edebilir veya kalıcı zararlara yol açabiliyor.

Yapılan değerlendirmelere göre; Elâzığ ve Malatya illerinde çoğu 99 öncesi standartlara göre yapılmış 87 bina yıkıldı. Bakanlığımızca mahallînde yapılan çalışmalar sonucunda da 7 bin 698 ağır hasarlı, 1540 orta hasarlı bina, bunun dışında da 558 acil yıkılacak bina tespiti yapıldı. Bunun dışında ne yazık ki kayıplar verildi. 37 Elâzığ, 4’te Malatya’da olmak üzere 41 canımızı yitirirken yapılan müdahalelerle enkazlardan 45 kişi de sağ olarak kurtarıldı.

Devlet Milletiyle bütünleşti

Bu deprem farklıydı. Hemen hemen her türlü afette birlik olan Türk halkında bu sefer farklı bir şeyler görüldü. Belki de ilk kez devlet ile millet bütünleşti. Yek vücut olundu. İlk andan itibaren olay yerine İçişleri, Sağlık ile Çevre ve Şehircilik Bakanları intikal etti.

Evet, hiç olmasını istemeyiz elbette ancak bu deprem birliğimizin tam olarak hissedildiği bir afet oldu. Devlet Başkanı olayın hemen ertesi günü alana geliyor. Halkın derdiyle dertleniyor. Halk neyi yaşıyorsa o da yaşıyor. Varını yokunu kaybedenler var. Canlarını kaybedenler var. Bu manzara karşısında Başkan da göz yaşı döküyor. Sürekli hor görülen, hakir görülen milletimizin aşina olmadığı bir durum daha.

Ege'nin incisi İzmir

Tam bitti, gelmez artık dediğimiz anda kapıdaki tehlike kendini hemen hatırlatıyor bizlere. Son olarak doğudan, Elazığ’dan yükselen çığlıkların bu sefer ki adresi ülkemizin en batı noktası oldu. Güzel İzmir’imiz AFAD kaynaklarına göre 6.6 ile sarsıldı. Sarsıntıda 17 bina yıkıldı.

Ancak kriz yönetiminde oldukça tecrübe kazanan ülkemiz hemen olayın duyulması ile birlikte Cumhurbaşkanımızın da talimatları doğrultusunda ilgili Bakanlar sahaya intikal ettiler. 5bini aşan arama-kurtarma ekibi ile enakzlar didik didik arandı. 100 den fazla vatandaşımızın canlı olarak kurtarılırken ne yazık ki 40’a yakın vatandaşımızı da ebediyete uğurladık.

Burada da devlet milletiyle adeta bütünleşti. Sahada Enerjiden, Adalet Bakanına kadar 6 tane Bakan bilfiil çalışıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve TBMM Başkanı ertesi gün deprem bölgesindeydiler. Halkın acılarını paylaştı. Acıların kısa sürede sarılacağı müjdesi verdiler.

Kriz yönetiminde risk yönetimine geçmeliyiz

Ülkemiz son yıllarda büyük bir atılım gerçekleştirdi. Afetler karşısında çok çabuk koordine oluyor, yerinde ve etkin müdahalelerle can kaybının artmasına engel oluyor. Bu noktada kriz yönetiminde başarılı olduğumuz aşikar. Ancak risk yönetimine odaklanmamız gerekiyor. Oluşması muhtemel afetleri, etkileyebileceği bölge veya yapıları, neden olabilecekleri zararlar öngörülerek önlemlerin geliştirilmesi lazım.

AFAD tarafından yayınlanan ve 2019 yılı başından beri yürürlükte olan “Türkiye Deprem Haritası”na göre topraklarımızın yaklaşık yüzde 66’sı maalesef yüksek deprem riski taşıyan bölgelerde yer alıyor. Nüfusumuzun çok büyük çoğunluğunun, yüzde 70’den fazlası bu alanlarda ikamet ediyor.

Finansın merkezi İstanbul, sanayinin kalbi Kocaeli ile Bursa, İzmir, Hatay, Adana gibi sanayi üretiminin (otomotiv, petrokimya, demir çelik, enerji gibi büyük üretimlerin ana merkezleri) büyük çoğunluğunun gerçekleştiği topraklarımız yine yüksek risk taşıyan deprem alanlarında. BM Dünya Turizm Örgütü verilerine göre 2018’de yaklaşık 46 milyon, 2019’da ise yaklaşık 50 milyon turist ile Dünyada en çok turist ağırlayan 6. ülke konumunda olan ülkemizdeki turizm sektörünün can damarları Antalya, Aydın, Muğla yine yüksek riskin bulunduğu alanlar. Yani gelirlerimizin çoğu riskli alanlarda. Dolayısıyla değişmeli, değişime öncülük etmemiz gerekiyor.

Dünyada da bu şekilde yürüyor işler. 2030 Birleşmiş Kalkınma Hedeflerinden birisi de sürdürülebilir şehirler. Şehirlerimizin sadece barınmayı değil, ulaşım, eğitim, sağlık ve ekonomik yönden de kendi kendilerine yeterli olabilecek seviyeye gelmeleri lazım.

Bu noktada ilk ele almamız gereken konu kentsel dönüşüm. Ancak sahada uygulamalarını yeterince göremiyoruz. Bu konudan birinci derece mesul yerel yönetimlerin ellerini yeterince taşın altına koyamadıklarını görüyoruz.

Ancak samimiyetle hareket edilmeli. Gerek yerel yönetimler gerek müteahhitler gerekse de vatandaşlar rant veya gelir kaygısını ön planda tutmamalı, bilakis can ve mal güvenliğini esas almalıdır. Amacımız sadece yıkılan binanın yerine yenisini yapmak değil, ki bu kentsel değil bina dönüşümü olur, Aksine BÖLGENİN tamamını içerecek şekilde günün koşullarına uygun hale getirmeliyiz.

Bunu yaparken de kendi mimarimize, kültürümüze uygun yapı ve yerleşmeler inşa etmeliyiz ki Bakanlığımız da şu anda buna yönelmiş durumda. Zaten şehirler tarihimiz boyunca en çok önem verdiğimiz yaşam alanlarımız, medeniyetimizin simgesi olmuş, tarihin ilk yerleşimlerine Anadolu ev sahipliği yapmış durumda. Bir zamanlar medet umulan ve İstanbul’a kurtarıcı gözüyle bakılan Fransız Mimar Henry Prost ile egemenliğimizin başkenti Ankara’yı teslim ettiğimiz Alman Hermann Jansen’e ihtiyacımız yok. Evet, Depreme hazırlık, sadece konutların güçlendirilmesini içermez. Bina Dönüşümü değil, kentin dönüşümü sağlanmalı. Ulaşım, iletişim, altyapı, yeşil alanlar gibi hususları da kapsamalı.

Dönüşümden amaç her anlamda daha iyisini yapmak olmalı. Öncelikle dayanıklılık, akabinde enerjisini, suyunu verimli kullanma… Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanıldığı, akıllı sistemlerinin ön plana çıktığı, sıfır atık gibi yaşam tarzlarının hayatın merkezine konulduğu dönüşümler… Artık çatılarda güneş panelleri kullanılabiliyor. Ülkemiz güneş konusunda da zengin bir potansiyele sahip. Kendi enerjisini üreten binalar, yağmur suyunu toplayarak değerlendiren binalar, gri su uygulaması ile su kaynaklarının verimli kullanan binalar. Yeşili de ayrıca önem verilmeli. Dünya Sağlık Örgütüne göre kişibaşı 10 metrekare yeşil alan olacak şekilde düzenlemeler hayata geçirilmeli. Şehir merkezleri yeşille donatılarak ısı adalarının oluşması önlenmeli.

Bunun dışında periyodik denetimler yapılmalı, binalar için kimlik belgeleri geliştirilmeli. Sadece ruhsat vermekle kalmamalı. Belirli zamanlarda yapıda oluşan değişimi gözlemlemek için periyodik denetimler yapılmalı.

Bakınız, Enerji kimlik belgesi uygulaması başladı. Enerjisini verimli kullanan binaya “A Sertifikası” verilirken, enerjisini savuran binalara da “G sertifikası” veriliyor artık. Bu düzenlemenin amacı enerjiyi daha etkin kullanmaya sevk etmek. Vatandaşların alacağı veya kiralayacağı yerlerin enerji giderlerini öngörebilmelerini sağlamak. Aynen bunun gibi binaların dayanıklılığı için de kimlik belgesi veya etiket düzenlenmeli. İşçilik kalitesi, kullanılan malzemenin miktarı, kalitesi ve dayanıklılığı gibi birtakım bilgileri içermeli. İnsanlar alım-satım yaparken buna göre hareket edebilmeli. Artık sadece konumundan dolayı kalitesiz işçi ve malzemenin kullanıldığı binaların fahiş bedellere verilmesinden vazgeçmeliyiz.

Sorunun değil, çözümün bir parçası olalım

Bu noktada da bir dönüşüm geçirmeliyiz. Zira yıllarca emek vererek bitirdiğimiz o paralarla aldığımız ve içerisinde rahat edeceğini düşündüğünüz ev, küçük bir deprem veya afette dahi sizlere mezar olabilir.

Nasıl ki bir deprem bölgesi olan Japonya depremle yaşamasını öğrendi, şehirleri ona göre inşa ettiyse bizim ülkemiz de burada sayılan diğer tüm olumsuzluklarla baş edecek şekilde kendisini geliştirecek. Bu güç, bu irade, bu kapasite bizde var.

Yeter ki isteyelim. Yeter ki aklı selim hareket edelim. Yeter ki günübirlik çözüm değil de sürdürülebilir, nesiller boyu faydalanılacak çözümler geliştirelim. Sorunun değil, çözümün bir parçası olalım.

<p>Okurlarından gelen 'Kullanmış olduğunuz dil, çoğu kez 'ağdalı ve anlaşılması güç' noktasında gele

'Türkçenin inceliklerini kullanmazsak yok olup gidecek'

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Akrep ve fare karşı karşıya gelirse... İlk kez görüntülendi!

Ölümsüzlük mantarı olarak biliniyor! Türkiye'de üretilmeye başlandı