• $7,7949
  • €9,3003
  • 453.29
  • 1345.07
11 Aralık 2014 Perşembe 19:16 | Son Güncelleme:

Yüzünü uygarlığa dönmüş bir Anadolu çocuğunun hikayesi

Yüzünü uygarlığa dönmüş bir Anadolu çocuğunun hikayesi

Avukat Mehmet Gün’ü uzun yıllardır tanırım. Babasını küçük yaşta kaybettikten sonra annesi ve kardeşleri için verdiği hayat mücadelesini, iş hayatında başarı elde etmek ve ingilizce konuşabilmek için kolej mazeretini sildiğini az çok bilirim. Geçtiğimiz ay dergiye gelen evraklar arasında hayatını anlattığı ‘Bozkır’dan Dünyaya… Avukat Olmak’ adlı kitabı çıkınca çok sevindim. Her şeyi ayrıntısıyla öğrenecektim!

Oya Yalıman 
oya.yaliman@platinonline.com

Fotoğraflar / Cengiz Dikbaş

Mehmet Bey’e önce teşekkür e-mail'i attım; kitap biter bitmez de Aralık sayımızın kapağı için görüşmek istediğimi söyledim ve hemen ressam Saim Dursun’un eserleriyle renklenen ofisinde bir öğlen yemeğinde buluştuk. 3 saat süren bir sohbet ve fotoğraf çekimi gerçekleştirdik kendisiyle... Kitap yeni yıla hazırlandığımız bu günlerde umutsuzluğa kapılanlara, engelleri büyütenlere, başarı hikayesi yazmak isteyenlere ilham kaynağı olacaktır. Hikayenin tamamını öğrenmek için mutlaka kitabı alın ve okuyun derim. Prof. Hüseyin Ülgen’in ‘Yüzünü uygarlığa dönmüş bir Anadolu çocuğu’, Prof. Köksal Bayraktar’ın ‘Köyde doğmuş nice çocuğun parlayan yıldızı’ olarak tanımladığı Mehmet Gün’ün anlattıklarında hırs ve azim arasındaki farkı görecek; hayat, iş hayatı, avukatlık mesleği, yargıdaki sorunlara çözüm önerileri, anadolu kültürü ve kurumsallaşma hakkında çok şey bulacaksınız...

Hayatınızı anlattığınız 'Bozkır'dan Dünyaya... Avukat Olmak' kitabını yazma fikri nasıl doğdu?

Arkadaşlarım, “Yaşadıklarını yazmalısın” dediklerinde, “Benim gibi çokları var, sıradan bir yaşamdı, değer mi?” derdim. Büronun 25’inci yılını kutlarken; başarı hikayeni paylaşmalısın ısrarları üzerine zayıf yerimden yakalanıp ikna oldum. Günlük tutmadığım ve çok yoğun bir tempoda çalıştığım için kitap birkaç yılda tamamlandı. 

Ve kitabı annenize armağan ettiniz…

Evet. Hayatta dört çocukla Konya Bozkır’ın Dere Köyü’nde tek başına kalıp da binbir yoksunluk içinde dikiş dikerek, iğne vurarak, dağdan odun kesip satarak, inek ve keçi besleyerek ailesini bir arada ve ayakta tutabilmek; onur, dürüstlük ve iyilik değerleri aşıladığı çocuklarını sağlıkla büyütebilmek… Kimin harcı olabilir?

Anneniz hayatınızın şekillenmesinde nasıl bir rol oynadı?

“Anam ağlamasın” diyerek daha 3 yaşıma bile gelmeden omzuma aldığım koca yük, yaşam yolumu çizdi. Daha o yaşta kendi kendime keşfettiğim ve üstlendiğim sorumluluk duygusu beni hayatım boyunca bırakmadı, ben de onu hiç terk etmedim.

Hayatınız yıllar içerisinde her anlamda değişirken; bocaladığınız zamanlar oldu mu?

Yıllar içinde bir yandan köyümdeki ‘ben’in en sade halini korurken, bir taraftan da o ‘ben’in sınırlarını kırmam, kendimi aşmam ve değiştirmem gerekti. Yeni yerlere ve ortamlara uyum sağlarken, köklerimden kopmayayım, içinden geldiğim yere sadık kalarak vardığım yere ayak uydurayım derken arafta kalmamak için çok çaba sarf ettim. Bu mücadele dünyamı umduğumdan daha çok büyüttü. Anamın yaşadığı tüm yoksunluğa rağmen cömertçe aktardığı değerlerin, verdiği terbiyenin benimsettiği saygı ve sevgi prensiplerinin bu yolculukta geldiğim, geçtiğim ve vardığım yerler arasında çok sağlam bir bağ kurduğunu keşfettim. Yoklukların aslında büyük bir zenginlik olduğunu fark ettim. 

Babanızı çok küçük yaşta kaybettiniz, kendisiyle ilgili neler söylemek istersiniz?

Bizim oralarda evler iki katlı olur. Zeminde hayvanlar barınır, saman ve odunlar saklanır; o bölüme ayrı bir kapıdan girilir. Ahırın üstündeki ayrı kapıdan girilen birinci katta insanlar yaşar. Her evde geniş bir balkon ve evin ortasında bütün odaların içine açıldığı ‘hayat’ denilen ortak yaşam alanı olur. Balkonumuzun bir ucunda babamın terzi odası vardı. Babam, keçi kılından örülmüş kumaşlardan elbise dikerdi. Sonradan öğrendim; onları Cuma günleri Sırıstad’a satmaya götürürmüş. Hep O’nun gibi olmak istedim. Çünkü herkes O’nu “Çok iyi biriydi” diye anardı. Ben de O’nun gibi iyi bir insan olmak istedim. O’nu çok az tanıyabildim ve nasıl iyi olunduğunu ondan öğrenme imkanım olmadı maalesef.

İlkokuldan sonra o günün zorlukları içinde ortaokula devam etmeniz nasıl oldu?

Köydeki herkes, benim için “Bu çocuk okumalı” diyordu. İlkokuldan sonra gidilecek okul belliydi ve ortaokul tam evimizin karşısına yapılmıştı. Herkes okumam gerektiğini söylüyor ama nasıl okuyacağımı sadece anam düşünüyor ve okutamayacağı sonucuna varıyordu. Sanırım bir ay sonraydı anam beni okula yazdırmaya karar verdi; eşek güttüğüm o bir ay boyunca herhalde her gün ağlamışımdır. Anam Kozlu Köyü’ndeki danamızı satmaya karar vermişti ve dünyalar benim olmuştu. Kayıt için çektireceğimiz fotoğraf için komşunun Hüseyin Can’ın Almanya’daki babasının kravatını ve ceketini ödünç aldığımızı hatırlıyorum. 

Peki ilkokul öğretmeni olacakken avukat olmanız…

Benim ilkokul öğretmeni değil de avukat olmam, dışımda gelişen ve kontrol edemeyeceğim olaylar ve tesadüfler sonucundadır. Ortaokuldan sonra üç yıllık Parasız Yatılı Devlet Lisesi yerine dört yıllık Çanakkale Öğretmen Okulu’nu tercih etmemim nedeni, normal liseye göre bir yıl fazla okumak ama okulu bitirir bitirmez de öğretmen çıkmaktı. Böylece kısa zamanda geliri olan bir mesleğe başlayacak ve aileme destek olabilecektim. Fakat bu planım benim dışımdaki bir sebeple bozuldu. 1974 yılında öğretmen okullarının dört yıllık statüsü kaldırıldı, düz lise ayarına indirildi. Öğretmen olabilmek için üniversite sınavını kazanmak ve iki yıllık Eğitim Enstitüsü’nü bitirmek gerekiyordu. Ancak hakkımızı elimizden alan, amacımıza ulaşmayı bir yıl daha geciktiren bu değişikliği öğretmenlerimizin yardımı ile ve çok çalışarak fırsata dönüştürdük. Sınava hazırlık sırasında madem üniversite sınavına girmek zorundayız, o zaman eğitim enstitüleri dışındaki fakülteleri de yazalım fikri oluştu… Üniversite sınavına kayıt için yatırmam gereken 100 lirayı, yazın çalışarak ödemek üzere hocamdan borç aldım. Ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. 

Hukuk fakültesini bitirdikten sonraki kariyer planınızı nasıl oluşturdunuz? O yıllarda zorunlu staj 1.5 yıl sürüyordu daha hızlı hayata atılmak için hakim olmayı hiç düşünmediniz mi?

1976’da girdiğim fakülteyi 1980’de bitirmiş, okuldan dört yılda mezun olma başarısını göstermiştim. Ama bu gerçek bir başarı değildi. Hocalarımız o zaman öğrencileri çok zorlamamışlardı. İyi bir meslek edinmiştim. O güne kadar benimle yakından ilgilenen dayılarımın mezuniyetim sonrası farklı görüşleri vardı. Zabıt katibi olan dayım, hakim olmamı istiyordu. Çünkü hep hakimlerin konumuna gıpta etmişti. İstanbul’daki avukat dayım ise avukat olmamı tavsiye ediyordu. Ben de ölçüp biçiyor avukat olmamın amaçlarıma daha uygun olduğunu düşünüyordum. Avukat olmak bana kendimi ve ailemi kurtarma imkanı sağlayabilirdi. Üstelik siyasi olaylar yüzünden okula gidemeyip de avukat bürosunda çalıştığım için alaylı olarak yetişmiştim. Sonuçta hakim olup hemen maaş almaya başlamak varken; avukat olmaya ve iyi gelir elde etmek için biraz daha beklemeye karar verdim. 3-4 yıl kadar İstanbul’daki avukat dayımın yanında çalıştım. Bu süreçte yaşadığım zorlukları, tecrübeleri, neden ayrılış kararı aldığımı, ‘bir avukat-bir çanta’ dönemimi ve büronun kuruluş öyküsünü her ayrıntısıyla kitapta anlattım.  

Bugün uluslararası hukuk alanında çalışan bir avukat olarak İngilizce eksiğinizi nasıl kapattınız?

80’li yıllarda uluslararası iş yapan 5-6 avukat vardı. En büyük farkları çok iyi yabancı dil biliyor olmalarıydı. Ben bütün öğrencilik hayatım boyunca Fransızca öğrenmiş ama hiçbir yerde kullanamamıştım. Yine de ilerletmek istiyordum. Bu yolda ikinci kez üniversite sınavına girmiş ve tek tercihim olan Fransız filolojisini kazanmıştım fakat çevremde fikirlerine değer verdiğim kişiler İngilizce öğrenmem gerektiğine dikkat çekiyorlardı ikna oldum ve kayıt yaptırmadım. İngilizce kursuna kayıt oldum iki yıldan az bir sürede temel İngilizceyi öğrendim. Sabah Gazetesi Oxford Üniversitesi ile ortak bir İngilizce öğrenme seti veriyordu kupon biriktirerek aldım. Geceleri BBC dinleyerek, Sultanahmet’te turistlerle sohbet ederek konuşma yetkinliğimi geliştirdim. Bir Türk ile evlenerek İstanbul’a yerleşmiş bir İngiliz avukatla tanıştım. Ben ona Türk mahkemelerinde davaların nasıl görüldüğünü anlatırdım, o da bana İngiliz yüksek mahkemesindeki yargılama usulünü anlatırdı. 

Türkiye’deki müvekkilleriniz ve yabancı müvekkilleriniz beklentiler konusunda nasıl farklılaşıyorlar?

Yabancılarla çalışmanın bazı farklılıkları var elbette… Onlar avukatı fazla denemeye tabi tutmazlar. Bununla birlikte, konusunda tecrübeli bir avukatı bulmaya çalışırlar. Bir iş verirler; yapışını beğenirlerse arkası gelir. Avukatların kendi ülkelerindeki standartlarda hizmet verdiklerini varsayarlar. Türkler ise iyi bir avukat olduğunuzdan ve her zaman aynı kalitede hizmet vereceğinizden emin oluncaya kadar sizi test ederler.

İş hayatında neye tahammül edemezsiniz?

Başarının olmazsa olmazlarından biri ilkeli bir duruş sergileyebilmektir. Bir ilkeye bağlı olmak insanı doğru ve tutarlı yapar. İlkeli duruş aynı zamanda dik ve ödün vermeyen bir duruştur. Ben ilkelerimle çatışan durumlarda hiçbir zaman ödün vermedim. Büronun kurumsallaşması da bunu söylüyor aslında… İlkeli bir duruşumuz olmasaydı kurumsallaşamazdık. Yalnız iş hayatında değil hayatımın genelinde ilkesizliği kabul edemem. İlkeli duruş, insanın iç yapısının düzgün işlemesini davranışlarının tutarlı ve açıklanabilir olmasını sağlar. Düzgün iç işleyiş ve davranış insanı mutlaka başarıya götürür.

3 oğlunuz ve kurumsallaşma yolunda önemli adımlar atmış bir büronuz var… Son yıllarda iş ve özel hayat dengenizi istediğiniz gibi kurabildiniz mi?

Bizim köyden dışarıya çıkan, gittikleri yerde dikiş tutturmak isteyenler için çok çalışmak ve her an çalışıyor olmak nerdeyse kuraldır. Onlar için bir iş bulabilmek ve çalışabilmek her şeyden önce gelir. Bu durum mesleğimin başlarında benim için de bir kuraldı. Çalışmak için yapamayacağım fedakarlık yoktu. Kendi işimi kurduktan sonra da günlük yaşamımı çalışmak üzerine kurdum. İçim sıra taşıdığım geçmiş ile varmak istediğim gelecek arasındaki büyük farkı ancak çok ve hep çalışarak kapatabilirdim. Ayrıca çok yakın bir zamana kadar iş ile özel hayat dengesi diye bir şey bilinmezdi. Bu kadar yoğun çalışmalarım sırasında en çok çocuklarımın benimle geçirme hakkına sahip oldukları zamandan çaldığını biliyorum. Geç saatte işten çıktığımda, çocuklarımı uyanık bulabilmek için can atardım. Ailem olmaksızın hiç tatil yapmadım. O zamanları iyi değerlendirmeye çalıştım. 30’lu yaşlarımda iken, 40’lı yaşlarımda daha az çalışacağım diye karar vermiştim. 40’lı yaşlara geldiğimde bir de baktım ki daha fazla çalışmaya başlamışım. Son 5 yıldır bir denge kurduğumu ve nihayet kendime daha çok zaman ayırabildiğimi söyleyebilirim.


 
Size göre Türkiye’de avukatlık mesleğinin en büyük sorunları neler?

Bana göre en ciddi sorun, kayıt ve vergi dışılığı sorunudur. Avukatlık gelirlerinin büyük oranda kayıt dışı kaldığına; herkesin gözünün önünde olan birkaç büro haricinde vergi kaçağının da çok yüksek olduğuna inanıyorum. Bu durum piyasayı hepten bozuyor. Reklam yasağı da önemli bir sorun. Ben avukatlık bürolarının markalaşması gerektiğine inanırım. Çünkü markalaşma sadece ticari amaçlarla yaratılan bir şey değildir. Siz istemeseniz de markalaşma olur. Markalaşmayı reklam yapabilme adına değil, bütünlük ve disiplin içinde gelişmeyi ve iyi hizmet vermekte tutarlılığı ve sürekliliği sağlamak adına zaruri görürüm. Aynı sebeple de reklam yasağının markalaşmayı önleyebileceğine inanmam. Avukatlıkta da markalaşma filli bir durumdur ve şartları uygun olduğunda mutlaka gerçekleşir. Bunu yasaklamak işe yaramaz, bu gerçeği kabul edip markalaşmayı sağlıklı olarak gerçekleştirmek topluma ve mesleğe daha çok yarar getirir. Türkiye’de avukatlık mesleğinin kurumsallaşmaya acil ihtiyacı var.  Mesleğimizin daha ileriye gidebilmesi ve gelişmiş ülkelerle rekabet edebilmesi için kurumsallaşma şart. Bürolarımızı daha ileriye götürebilmek için  gaflet uykusundan uyanmak, önemli değişiklikler yapmak gerekiyor. 

Hukuk öğrencilerine ve genç avukatlara önerilerinizi öğrenebilir miyiz?

Türkiye’de benim gibi binlerce insan canla başla çalışıyor ve başarı hikayeleri yazıyor. Onların sayesinde Türkiye durmadan ileriye gidiyor. Arzum Türkiye’nin şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak uluslararası standartlarda hizmet veren uluslararası Türk avukatlık bürolarının çoğalmasıdır. Bu toplum kişisel olarak kendimi geliştirmeme, kısıtlı kaynaklarını paylaşarak yardım etti. Devlet parasız yatılı olarak okuttu; yiyeceğimi üstümü başımı verdi. Daha da önemlisi atalarımız bize sınıfı olmayan, gelişmek isteyenin önünde hiçbir engelin konulmadığı, tam tersine, her türlü desteğin verildiği bir ülke bıraktı. Türkiye’nin en çok  kazanan değil ama en çok vergi veren avukatlarından biriyim. Sıfırdan başlayarak da Türklerin uluslararası standartlarda bir avukatlık bürosu kurabileceğini meslektaşlarıma göstermek, “Hiçbir meslektaşım ümitsizliğe kapılmasın. Ben yaptım siz de yapabilirsiniz” demek istiyorum. 

Gözlemlerinize göre yeni nesil iş hayatında nasıl davranıyor?

15 ila 21 yaşlarında 3 oğlum var. Büroda da genç arkadaşlarımızla çalışma imkanı buluyorum ve onlarla fikir alışverişi yapmaktan keyif duyuyorum. İlk başta saçma bulduğum fikirlerinin aslında çok yenilikçi olabildiğini görüyorum. Bugünün gençleri içine geldikleri dünyayı olduğu gibi kabul ediyorlar; geliştirilmesi gereken çok şey olduğunu düşünüyorlar. Bireysel hak ve özgürlüklerini korumak, iş-özel hayat dengesi konusunda hassaslar. Bunun yanında ekip çalışmasına da yatkınlar.  

Teknoloji ve sosyal medya ile aranız nasıl?

Dergilerin ve gazetelerin birçoğunu tabletimden okuyorum. Teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanmayı seviyorum. Kitap ile birlikte Facebook.com/avukatmehmetgun ve Twitter.com/avukatmehmetgun hesaplarımı daha aktif kullanıyorum. Aldığım okuyucu ve takipçi mailleri beni çok mutlu ediyor. 

Tekrar biraz geçmişe dönersek… 90’lı yılların başlarında ün kazandığınız, Türkiye ve İngiltere gündemini çok meşgul eden Polly Peck’in avukatlığını alışınız nasıl oldu?

Bir gün büroda çalışırken Londra’dan tanımadığım bir avukat aradı; Duncan Aldred. “Polly Peck’i temsil ediyoruz. Bize yardımcı olur musunuz? Engeliniz var mı?” diye sordu. O günlerde Asil Nadir’in ve Polly Peck’in durumu çok yakından takip ediliyordu. Antalya’daki Sheraton Voyager Oteli’nin açılışı ve açılışa uçaklar dolusu politikacının ve bürokrat davetlinin katılması Hürriyet Gazetesi’nin ilk sayfasına haber olmuştu. Aynı zamanda Nadir hakkında birçok spekülasyon yapılıyor medyadaki yatırımlarının nedenleri ve sonuçları tartışılıyordu. Asil Nadir’in yönetim kurulu başkanı ve şirkette azınlık hisseye sahip durumda bulunduğunu mali sıkıntıya düşmesi üzerine şirkete İngiltere’de iflas koruma tedbiri istendiğini ve kayyım tayin ettirdiğini benim de kayyımların ekibine yardım etmemi istediklerini söylediler. Asil Nadir’in adına değil de kayyımlar adına benimle konuştukları öğrendiğimde şaşkınlığım geçti ve niye bana geldiklerini anladım.  Kayyımlara yardım etme konusunda kafamda hiç soru işareti yoktu. Böyle durumlarda avukatlık yapmaktan çekinmeyecek düşünce olgunluğuna erişmiştim. Aynı zamanda bu işin benim için büyük bir fırsat olduğunu da görebiliyordum. 

10 yıldan fazla çalıştığınız bu dava size neler kazandırdı?

Bu süre zarfında İngiliz avukatlardan ve mali müşavirlerden çok şey öğrendim. Tehdit edildim, hakarete uğradım ama takdir de edildim. İşimi iyi niyetle ve elimden gelenin en iyisini göstererek yapmam ilkeli duruşum ve ödünsüz çalışmalarımla karşıtlarım dahil herkesin saygısını elde ettim. Şöhret ve para kazandım. Polly Peck işlerini en az benim gibi hatta benden daha iyi yapabilecek birçok meslektaşım olduğuna inanırım. Ancak bu iş için bana gelinmiş olmasının birkaç temel sebebi var. O zamanlar çok az sayıda avukat yabancı dil bilirdi ben de yabancı dilin önemini fark ederek 25 yaşımdan sonra İngilizce öğrenmiştim. Kendimi uluslararası hukuk alanında çalışmak üzere konumlandırmıştım. Martindale-Hubbell Uluslararası Avukatlar Rehberi’ne kayıt olmam beni görünür yapmıştı. Ayrıca işime inanmam ve samimi olarak çabalamam sebebiyle beni tanıyan herkes hakkımda çok iyi referans veriyordu. Bu döneme başka bir açıdan ışık tutacağı için Polly Peck işlerindeki tecrübelerimi kitapta ayrı bir bölümde anlattım.

Bu zorlu 10 yılın sizin için negatif etkileri de oldu mu?

Tabii oldu, hukukun üstünlüğüne duyduğum inanç sarsıldı. Öğrenciliğim sırasında ve mesleğimin ilk yıllarında hukukun her zaman üstün olduğuna inanırdım ve bundan hiç şüphe etmezdim. Polly Peck davalarında yaşadıklarımdan sonra ‘hukukun üstünlüğüne duyduğum inanç sarsıldı. O davalarda öyle bir şeye çarptım ki yargının hukukun üstünlüğünü sağlayamadığını düşünür oldum. Bir avukatın bu noktaya gelmesi ne kadar kötü değil mi? Oysa bu memleketin yetiştirdiği bir insan her şeyini bu memlekete borçlu olan bir hukukçu olarak tam tersi duygu ve düşünceler içinde olmak istiyorum.

Türkiye’de yargıya olan güvensizliği hangi nedenlere bağlıyorsunuz?

Türkiye’de adalete duyulan güvenin diplerde olmasında yargının ve yargısal süreçlerin sözde milliyetçilik, acıma, sempati ve hoşgörü gibi sebeplerle içeriden ve dışarıdan zaafa uğratılmasının büyük payı var. Polly Peck davalarında olanlar ise benim adalete olan inancımı kökünden sarstı. O zaman yaşadıklarım, o zamana kadar çok yüce bir yere koyduğum, eleştirmekten kaçındığım ve çok itimat ettiğim yargıyı daha dikkatli ve eleştirel olarak gözlemlemeye başlamamı sağladı. Mükemmel olarak gördüğüm sistemin kusurlarını görmeye ve sorunları hakkında kafa yormaya başladım. Durumun o günden bu güne iyiye gittiğini söylemek samimi olmaz. Yargıyla ilgili düşüncelerimin daha güvensiz daha eleştirel olduğu doğrudur. 

Adaletin Türkiye’de geç gerçekleşmesi yetersiz kadrolardan mı kaynaklanıyor?

Türkiye yeterli hukukçu kadrosuna sahiptir. 100 bin kişiye düşen 10’dan fazla hakim sayısıyla Avrupa ülkeleri ortalaması civarındadır. Yargıç kadromuz iyi niyetle ve özveriyle çalışmaktadır. Ancak yargı halen de toplumun ihtiyacına cevap verememekte; yargının sorunları ülkemizin gelişimini kısıtlamaktadır. Herkes yargı reformunun şart olduğunda mutabıktır; ancak nasıl iyileştirileceği hakkında mutabık kalınarak fikir üretimi yok denecek kadar azdır.

Bu soruna nasıl bir çözüm önerisi getiriyorsunuz?

Bana göre topluma ve vatandaşa daha iyi hizmet verebilmesi için yargının uyuşmazlık çözmek yerine uzlaşma sağlamaya odaklanması gerekir. Uzlaşma sağlanamayan konularda ise uyuşmazlık tarafların ihtiyaçlarına en uygun şekilde çözülmelidir. Örneğin her uyuşmazlığı kesin olarak ve uzun süreli yargılama sonucunda çözmeye çalışmak yerine, kısa sürede ve kesin olmamakla birlikte taraflara uzlaşmaları için sebep ve zemin oluşturan çözümler üretilmelidir.

İki yıl önce başlattığınız ‘Daha İyi Yargı Hareketi’ nasıl doğdu, dernekleşme yolunda mı?

Bu düşünce yargılamalarına dürüstlük ilkesi hakim olan ve olmayan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkını gördükten ve eksikliğinin Türk yargısına ve Türkiye’ye nelere mal olduğunu anladıktan sonra oluştu. Başlangıçta bunu şahsi meselem olarak görüyordum ama değildi… Kurucu üyeler dernek tüzüğünde mutabakat sağladı. İnşallah en kısa zamanda hareket dernekleşmiş ve çalışmalarına başlamış olur.

Kitapta ‘avukatın milliyetçiliği’ başlıklı ilginç bir bölüm var. Milliyetçiliği nasıl tanımlıyorsunuz?

Mesleğimizi yaparken karşımıza çıkanlar, dost, hemşehri veya vatandaş olduğumuz için bazı şeyleri görmezden gelmemizi bekleyebilir ve isteyebilir. Bu isteklerin temelinde dayanışma beklentisi yatar. Bazen insani bir sebebi olan bu istekler bizlerden görevimizi ihmal veya ihlal etmemizi istemeye kadar gidebilir. Hangi sebeple olursa olsun bir işin gereğini yapmamak, birilerini ayırmak veya birine önyargılı davranmak kendimize ve toplumumuza kötülük etmek demektir. Bir avukatın bir işi böyle duygulardan arınmış olarak değerlendirmesi ve alması, bir hakkı en iyi şekilde takip etmesi, kendi toplumuna yapabileceği büyük bir katkıdır. Çünkü bir toplum dışarıya karşı ancak o zaman güven verebilir. Bana göre en iyi milliyetçilik işini en iyi yapmaktır.

MEHMET GÜN’ÜN İLKELERİ

“Ben durumlara, kişilere ve olaylara göre değil de ilkelere göre hareket etmeye özen gösterdim ve bunun çok yararını gördüm. Mesleki ilkelerimin bazılarını özetledim”

Doğru ol, doğruları söylemekten korkma: 
Doğru olduğuna inanmadığın işi alma, kaybedersin; doğru olduğuna inandığın işi alarak, kazanırsın! Doğru o kadar güçlü bir silahtır ki kimse onun karşısında duramaz. Her şey doğruya boyun eğerken, yalan her şeyin karşısında eğilmek zorunda kalır.

Dürüst ol: 
Dürüstlük en büyük güçtür, kimse dürüstlüğü alt edemez. Ancak dürüst olmak da yetmez, dürüst olduğunun görülebilmesi gerekir.

İlkeli ol, ilkelerinden taviz verme: 
İlkeli duruş, insanın iç yapısının düzgün işlemesini ve davranışlarının dosdoğru ve açıklanabilir olmasını sağlar. Düzgün iç işleyiş ve düzgün davranış insanı başarıya götürür.

Akılla duyguları ayrıştır: 
Ne yaparsan yap, yaptığın işi sevgiyle yap. Ama her işte aklını harekete geçir. Duygular aklın gerektirdiği şeyleri yerine getirmene engel olmasın.

Haksızlık yapana bile hakkını ver: 
Haksızlık yapana bile hakkını ver; göreceksin ki çok daha huzurlu ve başarılı olacaksın, işlerin kolaylaşacak.

İşini iyi yap: 
Ne iş yaparsan yap işini iyi yap. İşini iyi yaparsan müvekkil, iş, para, şöhret ne istersen kazanırsın. İşini iyi yapmayı öne, para kazanmayı her zaman arkaya koy. O zaman sorunsuz kazanırsın.

İşi şansa bırakma: 
Her işinde yapılması gerekenin hepsini yap; bir tanesini bile şansa bırakma. Sonuç kendiliğinden olur.

Ekiple çalış, tek başına iş yapma: 
El elden üstün olabilir ama birkaç el bir elden mutlaka çok daha üstündür. Ekip kur birlikte çalış. Başarıyı, başarısızlığı ve kazancı paylaş. Verici ol, verdiğinden çok fazlasını her zaman alacağından emin ol.

Ortaklık yaparken bütün ayrıntıları düşün: 
Arkadaşınla ya da akrabanla iş yapacaksan daha fazla düşün. Akla gelebilecek her durumu konuşmadan ortaklık kurma, hem ortağını hem de dostunu kaybedersin.

Başkalarını da düşün ve paylaş: Sahip oldukların başkaları ile paylaşırsan artar. Sadece paranın değil, bilginin ve tecrübenin de zekatını ver. Unutma, onları diğerleri sebebiyle kazandın.

Sorumlu ol: Kendine, ailene ve dostlarına karşı sorumlu ol. Sorumluluk duygusuyla hareket et. Sorumluluklarını yerine getirirken bile sorumlu hareket et. 

ÇAMURA DÜŞMÜŞ GÜZEL KADIN: İSTANBUL

Üniversite sınavı için ilk gittiğinde de, okumak için göç ettiğinde de İstanbul’dan çok etkilendiğini söyleyen Avukat Mehmet Gün, 70’li yıllardaki İstanbul’u şöyle anlatıyor: “İstanbul çelişkili bir yerdi; büyüktü büyük olmasına ama sokakları daracıktı. Çok güzel bir kentti ama kirli ve çamurluydu. Küf, rutubet ve çamur kokusu etrafa yayılırdı ama aynı zamanda bahar kokuluydu. Beyefendilik ve rüküşlük bir aradaydı. Çamura, batağa düşmüş güzel bir kadın gibiydi. Kir pas çoktu ama güzelliğini örtmeye yetmezdi. Bekar evinde 8-9 kişi kalarak öğrencilik yıllarımı geçirmeye çalışmama rağmen, hızla yükselen enflasyon yaptığım ek işlerden aldığım maaşımı ve öğrenci kredimi eritiyordu. Bir dönem akşamları dayımın avukat yazıhanesindeki işimden çıktıktan sonra ev arkadaşlarımın da bazılarının çalıştığı bir köylümüzün çanta imalathanesinde ben de çalıştım.” 

“REKLAM YASAĞININ DEĞİŞTİRİLMESİ ŞART”

Kuşkusuz iş dünyasındaki herkes için bilgisinin, yeteneklerinin ve tecrübelerinin görülebiliyor olması önemlidir ama avukatlık büroları Türkiye’de reklam yapamıyor. Sektördeki reklam yasağını anlamsız ve haksız bulan Avukat Mehmet Gün’ün konuyla ilgili görüşleri ise şöyle: “Avukatlık Kanunu’ndaki ‘reklam yasağı’ ve bu yasağa dayalı olarak Türkiye Barolar Birliği’nce çıkartılan ‘Reklam Yasağı Yönetmenliği’, konuya müvekkil açısından değil avukatlar arasındaki ekonomik yarışın düzenlenmesi noktasında yaklaşır. Bu kurallarda avukatların kendi aralarındaki yarışı düzenleme, pastanın paylaşılması düşüncesi hakimdir hâlâ… Yabancı avukatlık bürolarının Türkiye’de reklam yasağına uygunlukları ise hiçbir denetime tabi değil. Üstelik yabancı bürolar sadece Türkiye’de değil dünyanın her yerinde reklam ve tanıtım yaparak görünürlük kazanıp kendilerini geliştirebiliyorlar. Türk avukatlık bürolarının adı bir mesleki etkinliğe sponsor olarak geçse bile hemen yönetmelik devreye giriyor ve avukat disiplin cezası alma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bence bu yasağın değiştirilmesi şart…”

AVUKATLIK MESLEĞİNE DAİR NOTLARI… 

• Avukatlık bürosu hizmet üretir; ürettikleri elle tutulmaz ve gözle görülmez. Bununla birlikte avukatlık hizmetleri sanılanın aksine ölçülemez değildir.

• Öğrendiğim en önemli şeylerden biri de avukatın daha karmaşık şeyleri yapabilmesi için daha basit şeyleri öğretmesi gerektiğidir. Ben bunu uzun zaman sonra öğrendim. Kıdemli avukatın deneyimi ile genç avukatın enerjisi birleşince ortaya güzel işler çıkabilir.

• Avukatların bir il barosuna kayıtlı olma ve sadece bir baro çevresinde büro açabileceği şeklindeki kısıtlamalar kaldırıldığında Türkiye, toplam avukat sayıları 500’leri bulan büyük avukatlık bürolarına hızla kavuşacaktır. Bu durumdan müvekkiller yararlanacağı gibi özellikle genç avukatlar ve avukatlık mesleği de yararlanacaktır. Avukatlık Kanunu’nun müvekkillere en iyi hizmet verecek ve Türkiye’nin ekonomik şartlarına en uygun şekilde değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

• Avukat olmayı en başta ekonomik nedenlerle, yaşadığım zorlukları aşmama imkan vereceğini düşündüğüm için seçmiştim. Sadece para kazanmak istenilirse bu meslek bir para kazanma oyununa dönüşebilir. Avukatlık benim gibiler için ekonomik bağımsızlık sağlayacak, sosyal statü ve saygınlık ve hatta dokunulmazlık kazandıracak olan iyi bir meslektir. Mesleki ve kişisel tatmin er ya da geç avukatların en önem verdikleri konu haline gelir.

• Ne yaparsanız yapın önce hayalini kurmalısınız. Felsefede ‘hayal mi gerçek, yoksa gerçek mi hayal?’ diye bir tartışma bulabilirsiniz. Bana göre hayal edilen gerçektir, gerçekleşen de hayaldir. Etrafımdaki kişilere ve şirketlere bakıp bir kurum resmi çizdim, kurumlaşmış bir avukatlık bürosu hayal ettim.  Yürütülememiş, dağılmış bürolar ve başarısız ortaklıklardan yaptığım çıkarımlarımla hayalimi gerçekçi olmaya zorladım. Yani hayalimde gerçekçi olmasına çalıştığım bir resim çizdim. Sonra hayalimde çizdiğim o resmi gerçekleştirmek için neler yapmam gerektiği üzerine çok kafa yordum.

• Ben etrafımda olan biteni çok gözlemler ve kendime dersler çıkarırım. İnsan etrafına dikkatlice bakınca başına gelebilecek her şeye ilişkin örnekler bulabilir. Tek yapmanız gereken dikkatlice gözlemlemek ve başkalarının tecrübelerinden dersler çıkarmaktır. 

• Avukatlıkta en önemli sermaye çevre yani avukatın bilgisi ve tecrübeleri ile birlikte potansiyel müvekkil portföyüdür. 

• Bir avukatı hızlı geliştirmek istediğimde Japon müvekkil ile çalıştırırım. Japon müvekkiller o kadar titiz ve talepkar olur ve aynı şeyi o kadar çok değişik ve farklı şekillerde sorarlar ki onlarla çalışan avukatlar çok hızlı gelişir. 

“BİLİRKİŞİLİK YARGIYA VE ADALETE HASAR VERİYOR”

İster hukuk davası ister ceza davası olsun Türkiye’deki hemen hemen tüm davalarda bilirkişiye başvurulması bir zorunluluk. Bilirkişi bir yönde görüş bildirdiğinde yeni bir bilirkişi görüşü ile veya kendi gerekçesi ile o görüşü çürütemeyen hakim başka türlü bir karar veremez. İki bilirkişi görüşü arasında farklılık olur ise hakim çoğunluktaki görüşe veya sadece üçüncü görüşe veya üç görüşten birisine göre karar vermek zorunda. Yani hakim hukukçu olmayan, yargılamaya bir aşamada dosyanın kendisine teslim edilmesiyle giren üstelik ehil oldukları, gerekli özeni ve yeterli çabayı gösterdikleri çoğu zaman şüpheli olan bilirkişilere ve bilirkişilik sistemine bağımlı. Özetle yargı, bilirkişilere mahkum; onlar olmadan ve onlara aykırı bir şekilde işlevini bağımsız olarak yerine getiremiyor. 

Hakimin karar vermesi gereken konular önce hukukçu bilirkişilere ve giderek de hukukçu olmayan bilirkişilerin görüşlerine emanet edilir oldu. Yargının iş yükünü azaltmak ve hakimin daha isabetli karar vermesini sağlamak amaçlanırken bunun tersi oldu. Bilirkişiler fiili olarak yargıya ve yargılamaların neredeyse tamamına egemen oldu. Bilirkişilik hakimlerin elini kolunu bağlar bir hale geldi; yargıya ve adalete çok büyük kötülük yaptı, zarar verdi, vermeye devam ediyor. Bana göre Türk yargısına ve adalete bilirkişiliğin verdiği hasarı hiçbir kişi veya kurum vermemiştir. 

“AVUKAT, YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİNİ KABUL ETMEMELİ…”

Polly Peck şirketlerinde yönetim kurulu üyeliğimden dolayı başıma gelenlerden çok önemli bir ders çıkardım. Avukatın kendi müvekkilinin şirketinde yönetim kurulu üyeliğini üstlenmesinin yanlış olduğunu öğrendim. Avukatlara birçok sebeple yönetim kurulu üyeliği teklif edilir. Avukatlar da müvekkillerine yönetim kurulu üyesi sıfatıyla yardım ederler. Bağımsız yönetim kurulu üyeliği için avukatlar en uygun adaylar olabilirler. Ancak avukatın kendi müvekkilinin şirketinde yönetim kurulu üyesi olmasında en önemli etken müvekkil ile avukat arasındaki karşılıklı güvene dayalı yakın ilişkidir diye düşünürüm. Ancak bir avukatın yönetim kurulu üyeliğini kabul etmesi mesleğinin seyrini ve hizmetini kötü yönde de etkileyebilir. Avukat vekildir, yönetim kurulu üyesi asil! Vekil ile asilin olaya bakışları birbirinden çok farklı olur. Hukuki işlemlerin sonuçları asil, yani müvekkil üzerinde gerçekleşir; vekil bunlardan doğrudan etkilenmez. Yönetim kurulu üyeliği ticari bir bakış açısını, şirketin işlerini üstlenerek risk ve sorumluluk almayı gerektirir. Avukata danışsa bile yönetim kurulu üyesi kendisi karar verir, risk alır ve icra eder. Avukat ise kendisine sorulan olaylar ve durumlar hakkında görüş oluşturur, tavsiyede bulunur. Görüşü ve tavsiyesi doğrultusunda yapılan eylemlerden avukat sorumlu olmaz. Öte yandan avukat görevini yaparken imza attığı işlerle ilgili olarak hukuki bir korumaya sahiptir, aleyhine yapılan haksız şikayetlere karşı soruşturma ve kovuşturma izni yoluyla korunur. Yani hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için özel bir sürecin izlenmesi gerekir. Yönetim kurulu üyesinin ise avukat gibi koruması yoktur. Yönetim kurulu üyeliğini görevinin bir gereği olarak gören avukat, sahip olduğu koruma zırhını kendisi delmiş olur. Sözün özü: Avukat, hukuki sorumluluğunu aldığı konularda yönetim kurulu üyeliğini kabul etmemeli…”

KİMLER YOK Kİ BU KİTAPTA!

Konya, Bozkır-Dere Köyü’nde 1959 ylında dünyaya gelen Mehmet Gün, ‘Bozkır’dan Dünyaya… Avukat Olmak’ adlı eserinde çocukluk ve gençlik yıllarının zorluk ve yoksunluklarına rağmen okumak için köyünden çıkışına ve üniversiteyi bitirmesine, ardından avukatlık mesleğine dair tecrübeleri ile günümüzde Türkiye’de yaşanan hukuksal sorunları anlatıyor. “Bu kitap benim ülkeme ve Anadolu insanına vefa borcumdur” diyen Gün, Anadolu insanının bütün zorlukları yenebileceğini, mesleğini samimi ve ilkeli bir şekilde icra etmenin başarıyı beraberinde getireceğini ve yıllar içinde sahip olunan deneyimlerin toplumla paylaşılarak gelecek nesillere aktarılması gerektiğine de dikkatleri çekiyor. Turgut Özal, Ünal Sağra, Nihat Delibalta, Fatih Altaylı, Asil Nadir, Bedrettin Dalan… Sayfalarında Türkiye’nin yakın tarihinin önemli isimlerinin pek çoğunun adeta birer roman karakteri olarak yer aldığı kitapta Gün, yaşamını samimiyetle anlatıyor.

<p>İzmir'in Seferihisar ilçesinde 30 Ekim'de meydana gelen 6,6 büyüklüğündeki depremin ardından evle

İzmir depreminin yaraları sarılıyor: Depremzedeler konteyner kentte yeni yaşamlarına başladı

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Karantina ihlali yapan otobüs şoförüne ceza

'Yeditepe Huzur' uygulamasının bilançosu açıklandı