İstanbul
  °C
İl Seç

HAVA DURUMU

Yaşadığınız şehrin günlük hava durumunu görüntüleyin

  • 3,5150
  • 3,9324
  • 142,05
  • 99.639
Reklamı Kapat

Siyasi davalar için kumpas denmemeli

Satır arası…

Hükümet Özel Yetkili Mahkemelerin tamamen kaldırılması, yasal dinlemelerin zorlaştırılması, tutukluluk süresinin 5 yıla indirilmesi gibi bir dizi demokratik adımı içeren yargı paketini Parlamento’ya gönderdi. Paketin salı günü onaya sunulması bekleniyor. Hukuk gündeminde bir de sanal âlemde ve sokaklarda tepki gösterilen internet düzenlemesi var. Bu iki konuyu ve olayın AK Parti Gülen-Cemaati kavgası boyutunu Akil İnsanlar Heyeti üyelerinden, Avukat Mehmet Uçum’la konuştum. Uçum’un her ne kadar medyadaki kafa karışıklığı nedeniyle adına demokratikleşme paketi denilse de, aslında bir yargı paketinden söz ettiğimizin altını çizerek sözlerine başladığını buraya not düşerek bu önemli söyleşiyi kayda geçiriyorum.

Siyasi davalar toplumun ihtiyaçlarını karşılıyorsa meşrudur
-Ergenekon, Balyoz ve KCK’nın siyasi davalar olduğunu ve siyasi hesaplaşmalar üzerinden yürütüldüğünü vurgulayan Akil İnsanlar Heyeti üyelerinden Avukat Mehmet Uçum “Böyle siyasi davalar toplumun ihtiyaç ve talepleri yönünde sonuçlar çıkarıyorsa meşruiyeti vardır. Toplumsal meşruiyetin olması bir siyasi davayı tamamen aklamaz. Ancak özellikle askeri vesayet bakımından, sosyolojik ve siyasal açıdan işlev görmüş bir davanın tamamen kumpas denilerek mahkum edilmesini de tehlikeli bulurum.”

Şenay YILDIZ/ senay.yildiz@aksam.com.tr
Fotoğraflar: Ferhat ULUDAĞLAR


Hükümet, 5’inci Demokratikleşme Paketi’ni Parlamento’ya gönderdi ve salı günü görüşülmesi bekleniyor…
Demokratikleşme Paketi diye daha önce tanımlanan çalışma Akil İnsanlar’ın hazırladığı raporun ardından yasal ve idari düzenlemeler içeren toplam 28 unsurun yer aldığı paketti. Bir de yargı reform paketleri gündeme geldi ve bugüne kadar 4 tane yargı reform paketi hazırlandı. 17 Aralık operasyonundan sonra hazırlanmış olup, şu anda Meclis Başkanlığı’na sunulan ve sadece ceza hukuku alanındaki düzenlemeleri içeren bu düzenlemeyle Demokratikleşme Paketi’ni medya birbirine karıştırdı. Bir de 22 madde deniliyor ama iki tanesi yürütme ve yürürlük maddesi. Dolayısıyla, bu 20 maddelik bir yargı reform paketi aslında.

Yargı Paketi’nde en önemsediğiniz unsur nedir?
Bu paketi ortaya çıkaran nedenlere baktığımızda genel olarak hangi noktalarda kamuoyu sorun tespit ediyordu? Birincisi Özel Yetkili Mahkemelerin uygulamasına ilişkin “Bunlar savcılık aşamasında özel soruşturma usulleri uyguluyorlar, kovuşturma aşamasında yani yargılama aşamasında özel kovuşturma usulleri oluşturuyorlar” şeklinde ciddi eleştiriler vardı. İkincisi, Ergenekon Davası’nda da, Balyoz’da da, KCK davasında da öne çıkan eleştiri bu davaların açılmasına sebebiyet veren dinleme ve teknik takiplerdeki ölçüsüzlükler. Bu ölçüsüzlükler hukuka aykırılık sonucunu doğuruyordu. Üçüncüsü, davalara dayanak olan iddianamelerin esas aldığı delillerin gerçek olup olmadığı, tahrip edilip edilmediği yolunda eleştiriler söz konusu oluyordu. Dördüncüsü, tutuklama sürelerinin uzunluğu. Adli kolluğun belli adalet amaçlı değil siyasi amaçlı kullanılması. Çünkü Türkiye’de ceza soruşturması ve kovuşturması pratiği şüpheli ve sanık hakların gözeten bir pratik değil. Belli amaçlarla soruşturma ve kovuşturmaların yürütülmesi için şüpheli ve sanık hakları göz ardı ediliyor. Mesela İlker Başbuğ’un tutuklu yargılanmasına Başbakan bile tepki göstermişti. Demek ki özel soruşturma ve kovuşturma usullerinin uygulandığı bir yargı pratiklerinde asıl amaç adaleti gerçekleştirmek değil; asıl amacı belli siyasi hedeflere ulaşmaktı...

Bu paketle sıraladığınız bu olumsuzluklar ortadan kalkacak mı peki?
En azından kalkması için ciddi bir adım atılıyor. Bütün bunların ortadan kalkmasının başka bir çözümü var... Bütün bunların ortadan kalkması için Türkiye’deki hukuk sisteminin reforme edilmesi lazım, revizyon olmaz. Bu paket de revizyondur.

Hukuk sisteminde reform için ne bekliyoruz?
Yeni anayasayı bekliyoruz.

Tutukluluğa 5 yıl sınırı Ergenekon tutuklularını da kapsar mı?
Üç tür hürriyeti bağlayıcı uygulama vardır. Birincisi, tutukluluk. İkincisi, hükmen tutukluluk. Üçüncüsü, mahkumiyet. İlk derece mahkemesinde dava sonuçlandığı zaman kişi ceza aldığı zaman tutukluluk statüsünden hükmen tutukluluk statüsüne geçer. Ceza kararı onandığı zaman da mahkum statüsüne geçer. Getirilen değişiklik ilk statüyle ilgilidir. Yargılaması yerel mahkemede tamamlanmış ve hükmen tutuklu olmuş kişiler bundan yararlanmayacaklardır. Ergenekon’da karar verildiği için onlar yararlanmayacak. Balyoz’da mahkumiyet olduğu için onlar da yararlanmayacak.

Yargı paketinde yer alan önemli unsurlardan ÖYM’lerin kapatılması hangi davaları etkileyecek?
KCK, Ergenekon, Balyoz.... siyasi davaları etkileyecek. Yani 2012’deki kanun değişikliği sırasında ÖYM’lerin elinde olan bütün davaları etkileyecek.

ERGENEKON İDDİANAMESİ BİLE REDDEDİLEBİLİR
Spesifik sorarsam, Ergenekon’u nasıl etkiler?

Bu usule ilişkin bir düzenleme. Ergenekon henüz kesinleşmediği için Yargıtay bu düzenlemenin ardından o dosyaları esastan incelemeden görevli mahkemeye gönderebilir ve orada yeniden ele alınabilir. Delillerin yeniden değerlendirilmesi de dâhil, dava her boyutta yeniden ele alınabilir.

Ne anlama geliyor bu dediğiniz? Dava komple yeniden mi görülecek?
Yargıtay geri göndermeleri iki şekilde yapabilir: Birincisi, temyiz incelemesi başlamadan önce ÖYM’ler tasfiye edilmiş olduğu için “O mahkemenin verdiği kararları ben incelemem” deyip genel görevli mahkemeye “Sen bu kararı yeniden ver” diyebilir. Böyle derse, yargılamalar sil baştan başlar. Hatta orada şöyle bir durum dahi ortaya çıkabilir: Genel görevli mahkeme iddianamenin kabulü sürecinden başlatabilir bunu. İddianameyi yetersiz görürse, iddianameyi bile reddedebilir. Ama Yargıtay “Bu dava temyiz aşamasına gelmiştir. Ben esastan incelerim der” ve bozma yaparsa o zaman sadece bozduğu konularla ilgili genel görevli mahkeme yargılama yapacak. Bozmadığı konular o kapsamın dışında kalacak. Yargıtay’ın vereceği karar burada son derece kritik.

KONJONKTÜRE UYGUN SİYASİ KARAR
Ergenekon Davası ilk hakimlerinden Köksal Şengün geçen hafta T 24’ten Hazal Özvarış’a verdiği söyleşide Ergenekon İddianamesi’ni okumadan kabul ettiklerini itiraf etti. Şengün, Ümraniye’de bulunan bombalara ilişkin dahi şüpheler taşıdığını belirtti. Ergenekon’da karar verilmeden önce iddianamenin, delillerin, raporların gerçekten okunduğundan nasıl emin olacağız artık?

Bu tartışmaya ÖYM’ler ile DGM’lerin varlık nedeni üzerinden bakmak lazım. Bu mahkemeler adalet amacına uygun yargılamalar yapmazlar, bu mahkemeler siyasi yargılamalar yaparlar. Dolayısıyla konjonktüre uygun olarak siyasi kararlar verirler.

Bu davalarda adalet aramak anlamsız mı yani?
Şimdi atılan adımlar aslında adalet anlayışına uygun bir yargılama yapılabilir mi, onun çabası. Dolayısıyla bahsettiğiniz itiraf aslında Yargıtay’ın Ergenekon kararına nasıl bakacağını etkileyebilir. Dolayısıyla, yasa çıktıktan sonra Yargıtay “Bu mahkemelerin verdiği kararlara ben bakmam. Çünkü adil yargılama konusunda şüpheler olduğu için bu mahkemeler kaldırıldı” diyerek geri çevirirse, bu açıklamayı da kullanacaktır. O zaman yargılamalar iddianamenin kabulüne kadar sil baştan yeniden yapılacaktır. Ergenekon, Balyoz, KCK siyasi davalardır. Bu davalar bireyin adalet amacına yönelik yargılamalar hedefiyle değil; siyasi hesaplaşma üzerine yürütülmüştür. Böyle siyasi davaları toplumun ihtiyaçları çerçevesinde değerlendiririz. Toplumun ihtiyaç ve talepleri yönünde sonuçlar çıkarıyorsa bu davaların meşruiyeti vardır.

Toplumsal meşruiyet biraz muğlak bir ifade. Buna kim, nasıl karar veriyor?
Mesela KCK davaları meşru davalar değildir. KCK davaları esas itibarıyla belli bir gücün Kürt sorununun çözümüne karşı provokatif bir hareketinin sonucudur. Silahla, şiddetle ilişkilendirilenler hariç KCK’da yargılananların yüzde 97’si aslında örgüt üyesi olmadığı halde örgüt adına faaliyetler yürütme denilen son derece demokratik sebepler nedeniyle yargılanıyorlar. Peki toplumun temel ihtiyacı nedir? Kürt sorununun çözülmesidir. KCK davaları Kürt sorununun çözümüne engel oluşturuyorsa toplumsal meşruiyeti yoktur. Ama Ergenekon ve Balyoz davaları askeri vesayetin tasfiyesi konusunda bir işlev görmüşse meşruiyeti vardır.

Hukuksuzluklara rağmen bu davaların toplumsal meşruiyeti nasıl olabilir?
Toplumsal meşruiyetin olması bir siyasi davayı tamamen aklamaz. Aynı zamanda o davalarda hukuka aykırı yol ve yöntemlerle mahkum edilmiş ya da ceza almış kişilerin adalet arayışına destek vermemiz gerekiyor. Öte yandan, yeniden yargılama siyasi davaların toplumsal meşruiyetini zedelememeli. O yüzden “Ergenekon, Balyoz soruşturması zaten baştan kumpastı” demek son derece tehlikelidir. Davadaki hukuka aykırılıkları tespit etmek başkadır ama özellikle askeri vesayet bakımından, sosyolojik ve siyasal açıdan işlev görmüş bir davanın bu şekilde mahkum edilmesini de tehlikeli bulurum.

Bizde hep iç iktidarlar ile hükümetler mücadele etti
-Uçum: “Türkiye tarihinde seçilmiş hükümetler  ve bürokratik kurumsal yapının oluşturduğu iç iktidarlar vardır. Derin devlet de bu iç iktidarların pratiğidir. Aynı şey paralel devlet için de geçerli.”

Son günlerin en moda deyimi “paralel devlet”.  Engin derin devlet tecrübemiz düşünüldüğünde bunu algılamak zor değil. Yalnız burada kast edilen Gülen Cemaati’nin 2011 sonuna dek AK Parti hükümetine destek vermiş, hükümetle iç içe ilişkileri olan bir yapı olduğu malum. Şimdi örneğin Balyoz planı gibi hukuksuzluğa maruz kalmış bütün süreçleri, yasadışı dinlemeleri cemaate yıkmak hükümetin bu süreçlerdeki sorumluluğunu ortadan kaldırır mı?
Türkiye’de hiçbir zaman derin devlet olmadı. Türkiye’nin bürokratik kurumsal yapısının kendisi derin devlettir zaten. Türkiye tarihinde iki tane iktidar vardır: 1) O bürokratik kurumsal yapının sahip olduğu “iç iktidar”. 2) Seçimle işbaşına gelen “seçilmiş hükümetler”. Ama bu hükümetler AK Parti’ye kadar hiçbir zaman “muktedir hükümetler” olmadılar. Türkiye’de iki tür hükümet çıktı. Ya sistemle mücadele eden muhalif hükümetler ya da sistemle uyumlu yardımcı hükümetler. Tek parti hükümetleri tamamen sisteme uyumlu, yardımcı hükümetlerdir. 12 Eylül’den sonra zaten Özal dönemi, AK Parti dönemi muhalif hükümet dönemidir. Dolayısıyla, Türkiye’de asıl iktidar iç iktidarlardır. Derin devlet dediğimiz de bu iç iktidarların pratiğidir. Aynı şey paralel devlet için de geçerli.

AK PARTİ KENDİNİ MUKTEDİR SANDI
Paralellikten kasıt nedir tam olarak?

Paralellikten kasıt şu: Siyasetin yetki alanına müdahale ediyor ama bunu yaparken bizatihi yasal dayanağı olan, kanuni yapılarla yapıyorlar. O yüzden AK Parti 2010 referandumundan sonra muhalif hükümet pozisyonundan muktedir hükümete geçtiği yanılgısına düştü. Türkiye’de muhalif hükümetler bakımından siyaset Meclis’teki ana muhalefet partisiyle mücadele değildir. Bürokratik kurumsal yapıyla, iç iktidarla siyasi mücadeledir. Türkiye’de, muhalif hükümetler ana muhalefettir, iç iktidarlar muktedir hükümetlerdir.



KARŞILIKLI ÇIKAR İLİŞKİSİ KURULDU
Gülen Cemaati burada nereye oturuyor?

Gülen Hareketi 70’li yılların başında Nurculuğun bir kolu olarak ortaya çıktıktan sonra zaman içinde Mili Görüş’le, CHP’yle, AP ile de ittifak yapmıştır. Yani kendi siyasi projeksiyonlarına uygun olarak ittifak yapacakları aktörleri seçmişlerdir. 2002 seçimlerinde AK Parti’nin tek başına hükümete gelmesiyle Gülen Cemaati yeni ittifakını bulmuştur. AK Parti o dönemde kendisine destek verebilecek herkesin desteğini kabul etmiştir. Dolayısıyla AK Parti ile Gülen Cemaati arasındaki ilişki ittifak, karşılıklı çıkar ilişkisidir, kader birliği ilişkisi değil. Karşılıklı çıkarlar bir noktadan sonra ayrışırken çatışmalar kaçınılmaz olmuştur. Gülen Cemaati bir kadro hareketidir ve AK Parti ile ilişkisinde en rahat dönemini yaşamıştır. AK Parti bu konuda zayıflık göstermiştir, onlara göz yummuştur. Kendi eleştirisini kendisi yapar. Biz de dışarıdan bu eleştirileri yapabiliriz. 

Geçmişteki davalarla ilgili “Bunların hepsini paralel devlet yaptı” deyip AK Parti’nin işin içinden çıkması mümkün mü gerçekten?
O son derece yalınkat bir eleştiridir ve doğru da değildir. Yani geçmişteki davalarda Gülen Cemaati’nin kontrol ettiği kadrolar etkili olmuş olabilir ama özellikle Ergenekon, Balyoz vesaire gibi askeri vesayeti tasfiye etmeye yardımcı olan davalarda toplumsal meşruiyeti yüksek olan talepler vardır. Dolayısıyla toplumun talebine uygun soruşturma ve kovuşturma yürütülürken bu çevre kendi siyasi ve iktisadi çıkarlarına uygun adımları da bu soruşturma ve kovuşturmanın içine almıştır aynı zamanda. Yani kurunun yanında yaş da yanmıştır. Tasfiyeler yapmışlardır ve AK Parti bu konuda bir zaaf göstermiştir, olabilir. Bu konuda kendi eleştirilerini de yapmaları gerekiyor olabilir. Belki kendi iç süreçlerinde yapıyorlardır da bunu. Ben yaptıklarını da biliyorum.

14’üncü internet takip merkezi Türkiye’de kurulacak
Özel hayatın gizliliğinin ihlali gerekçesiyle şikayet olmasa bile Telekomünikasyon İletişim Başkanı’na (TİB) internet yayınlarını 4 saat içinde durdurma yetkisi veren yasa Meclis’ten geçti. Bu bizi sansür uygulamaları anlamında başka bir lige sürüklemez mi?

Burada doğru bir düzlemden tartışma yapılamıyor. Hukuk üç yaşam alanı diye tarif eder: 1) Gizli yaşam alanı. 2) Özel yaşam alanı. 3) Genel yaşam alanı. Gizli yaşam alanı mahremiyettir. Kişinin yatak odasıdır, bir kişiyle yaptığı telefonla yaptığı görüşmedir, kendi başına yaptığı faaliyetlerdir... Özel yaşam alanı sosyal ilişkileridir, iş hayatıdır, arkadaşlıklarıdır, aile hayatıdır vesaire. Genel yaşam alanı ise kamuoyu önündeki yaşamıdır. Şimdi getirilen düzenleme TİB Başkanı’na verilen yetki gizli yaşam alanı, yani mahremiyete ilişkindir. Basında kullanılan özel hayat ifadesi tamamen yanlış. Bu, doğrudan kişinin mahremiyetine ilişkin haklarının korunması için bir düzenleme. Geçmişteki daha mı güvenliydi? Tek bir sulh ceza hakimi Youtube’a girişi yasaklıyordu. TİB’in yetkisi sadece mahremiyete ilişkindir ve yargı denetimine tabidir. 

Vatandaşın internet trafiğinin yer sağlayıcı tarafından 2 yıl saklanacak olması rahatsız edici değil mi? Devlet kurumlarından kimlik bilgilerinin bile çalındığına şahit olduğumuz bir ülkede hakkımızda saklanan bu bilgilerin bir nevi fişleme etkisi yapmayacağını nasıl bileceğiz?
Dünyada kim, nerede, nereye giriyorsa bütün kayıtlar orada tutuluyor zaten. Dünyada 13 tane internet takip merkezi var ve hepsi ABD’dedir. Ve 14. İnternet kayıt merkezi Türkiye’de açılacak, anlaşması yapıldı. Bu anlaşma Gezi olaylarından önce yapıldı ama olaylar yüzünden o anlaşma yürürlüğe konamadı. 15.’si de Singapur’da olacaktı ve Singapur’daki çalışmaya başladı, Türkiye hâlâ duruyor. “Kayıt tutulmasın” demek internetin ne olduğunu bilmemek demektir. Getirilen düzenleme kayıt tutma meselesi değil; o kayıtlar zaten tutuluyor. Bu kayıtların ne kadar süre kullanılacağına dair bir düzenleme ve ona bir süre sınırlaması geliyor. Yani artık hiç kimse TİB’den iki yıldan öncesine ilişkin kayıt isteyemeyecek. Sadece savcı talebi ve hakim kararıyla istenebilecek.

14. merkezin Türkiye’de açılması hükümetin zaman zaman Google gibi servis sağlayıcılardan istediği her kaydı alamaması mı nedeniyle mi gündeme geldi?
Merkezi kontrolün çoğulculaştırılmasının bir parçası. Türkiye; Afrika, Asya ve Avrupa’dan oluşan klasik dünyanın merkezi. Uzakdoğu bakımından da merkez Singapur. Dolayısıyla ABD, Türkiye Singapur internet düzenleme ve yönetimi bakımından çoğulculaştırmadır. Bu, Türkiye dünyadaki bütün internet kayıtlarını da tutabilecek demektir aynı zamanda.

Bizde kim tutuyor bu kayıtları şu anda?
ODTÜ, İTÜ ve diğer merkezler tutuyor. İPAD’daki bütün işlemler zaten tutuluyor. TİB’de başlangıcından itibaren bütün bu kayıtlar var. İnternet öyle bir noktaya geldi ki, hiçbir kayıt kaybolmuyor. O yüzden kayıtların tutulması değil; kayıtların güvenliği ve nasıl kullanılacağı tartışması yapmamız lazım. İnternet dünyasında artık ifade özgürlüğü tartışması basit bir tartışmadır. Kişilerin sadece söz ve düşüncelerinin güvence altına alınması değil; aynı zamanda kimliklerinin, itibarlarının, kişiliklerinin, mahremiyetlerinin korunması da gereklidir. Bir ülkede başbakan evindeki çalışma odasında dinleniyorsa... Başbakanın bu kadar hukuk güvenliği yoksa senin, benim nasıl güvencem olacak? Dolayısıyla 20. yy hak ve özgürlük kavramları 21. yy ihtiyaçlarını karşılamıyor.

Türkiye’de iktidar değil  egemenlik kavgası var
Son yıllara damgasını vuran Ergenekon, Balyoz ve KCK gibi davalarda özel mahkemeler eliyle sistematik şekilde kanıtların çarpıtıldığı ya da üretildiği defalarca dile getirildi. Ama bunlar hükümeti harekete geçirmek için yeterli olmadı. Ancak hükümetin kendisini tehdit eden bazı olaylardan sonra bu durumu gidermek istemesi özellikle muhalefetin tepkisini çekiyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye’de siyaset-hukuk-toplum ilişkisiyle alakalıdır bu. Örneğin Batı Avrupa’daki siyasal toplumun üzerinde anlaştığı bir egemenlik ilkesi vardır; o da toplumsal egemenliktir. Seçimden seçime de olsa belirli bir siyasal sistemin meşruiyet kaynağı toplumun iradesidir. Bu toplumlarda siyasal mücadeleler iktidar mücadeleleridir. Ama bizim toplumda Türkiye toplumunda siyasal mücadele egemenlik mücadelesidir. Çünkü bizde egemenlik anlayışı konusunda ilkesel bir mutabakat yoktur.

Ne kastediyorsunuz?
Bizde iki tane egemenlik vardır: Biri bürokratik kurumsal egemenlik; diğeri toplumsal egemenlik. Bu İttihat ve Terakki 1909 darbesinden sonra kurulmuş bir egemenliktir. Bizde bürokratik kurumsal bir faşizm vardır ve hâlâ da devam ediyor. Dünyada eşi benzeri olmayan bir bürokratik kurumsal yapıya  sahibiz. Bu yanıyla baktığımızda bürokratik kurumsal egemenlikten yana olanlar bu egemenliği sınırlayan düzenlemeler olduğu zaman feryat ederler. Toplumsal egemenliği temsil edenler de o düzen kendilerini vurduğu zaman feryat ederler. Üzerinde mutabakat sağlanan bir egemenlik anlayışı olmadığı için kendisine dokunmadan o acıyı hissetmez. AK Parti geçmiş dönemde askeri ve yargı vesayetiyle mücadele ederken kurumlarla ilişki bakımından bir pozisyon aldığını düşünüyordu ve hukuk güvenliğini ihlal eden bazı uygulamalar olduğunda kendi inisiyatifi çerçevesinde baktığında onu kullanmayı tercih etmiş. Ama dönüp kendisine yönelik böyle bir şey olduğunda “Evet, biz burada zaafa düştük” demeyi de başarıyor.

Deniz Baykal kaseti için Başbakan Erdoğan bizzat “O kaset özel değil; genel” yorumunu yapmıştı. MHP’de büyük bir dizayn gerçekleşti ama o zaman böyle bir düzenleme yapmak hükümetin ilgi alanına girmedi. 17 Aralık sonrası bu gizli dinleme, kayıt vesairenin önüne geçecek düzenlemelerin gündeme getirilmesi “Yolsuzlukların üzerine gidilmesini önlemek için” eleştirisinin hedefine oturuyor…
Keşke daha önce gidilseydi. Bu eleştiri toplumun algısı bakımından anlamlı da olabilir. Fakat 17 Aralık Operasyonu’nun hedefinde Başbakan Erdoğan ve hükümet partisi olmakla birlikte 17 Aralık operasyonu aslında topluma karşı bir operasyondur. Halkın desteği ile iktidardan pay almak isteyen bütün siyasi aktörlere karşı yapılmış bir operasyondur. Çünkü asıl mesele bürokratik kurumsal egemenliğin siyaseti derleyip, tasarlaması ve  yeniden biçimlendirilmesidir. O yüzden halkın desteğini alarak siyaset yapmak isteyen bütün siyasi aktörlerin 17 Aralık Operasyonu’na karşı alınan bu tutuma destek olması lazım.

Burada AK Parti’ye eleştiri “Neden senin ayağına basılmadan bunları yapmıyorsun?” şeklinde galiba...
Bunu başkaları için de söyleyebiliriz. Bunun nedeni egemenlik konusunda mutabakatımızın olmaması ve hep egemenlik savaşı verilmesi. Biz iktidar savaşı veriyor olsaydık, iktidar savaşı yapan bütün aktörler “Toplumsal egemenliği tehdit eden bir durum var. Birlikte hareket edelim” derdi. Dolayısıyla her siyasi aktör iktidar savaşını bir egemenlik savaşı olarak kabul ettiği için kendi ayağına dolanınca feryat ediyor.
 

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ramazan Bayramı sebebiyle yayınladığı mesajda 'Ülkemizi bu tarz

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan bayram mesajı

Haşlanmış yumurtanın suyunu sakın dökmeyin!

Heyelan ve devasa kayalar köyü yuttu

Mars yüzeyinde gizemli görüntüler uzmanları heyecanlandırdı

En Çok Okunanlar