İstanbul
  °C
İl Seç

HAVA DURUMU

Yaşadığınız şehrin günlük hava durumunu görüntüleyin

  • 3.8101
  • 4.6578
  • 163.26
  • 115.147
SON DAKİKA HABERLERİ
Tümü
Reklamı Kapat

Yönetmen Semih Kaplanoğlu: Erdoğan’ı muhalif olarak tanımlıyorum

Yönetmen Semih Kaplanoğlu, Gazete Habertürk'ten Kübra Par’a konuştu. Kaplanoğlu, hakkındaki yorumların pek çoğuna ilk kez bu röportajda yanıt verdi.

Semih Kaplanoğlu, Türkiye sinemasının en iddialı yönetmenlerinden biri. Filmleri uluslararası alanda da çok ses getirmiş, “Yusuf Üçlemesi”nin son filmi “Bal” ile Berlin Uluslararası Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülünü kazanmıştı. Bilimkurgu türündeki son filmi “Buğday” ise hem prodüksiyon büyüklüğü hem de konusu itibarıyla çok dikkat çekti. Tokyo ve Saraybosna film festivallerinde “En İyi Film” seçildi.

Kaplanoğlu, son dönemde yalnızca filmleriyle değil siyasi tartışmalarla da gündeme geldi. Önce Adana Film Festivali’nde “FİLM-YÖN En İyi Yönetmen Ödülü”nü almak üzere sahneye çıktığında oyuncu Meltem Cumbul’un Kaplanoğlu’nun elini sıkmaması, ardından filminin galasının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılması, gözleri ona çevirdi. Kaplanoğlu, hakkındaki yorumların pek çoğuna ilk kez bu röportajda yanıt verdi.

Yeni filminiz “Buğday”, Semih Kaplanoğlu sinema­sında nerede duruyor? Daha önceki “Yusuf Üçlemesi”nin devamı mı yoksa bağımsız bir film olarak mı görüyorsunuz?

İçsel anlamda ve hikâye anlamında, bakış açısı, yak­laşım olarak diğer filmlerim­den farklı bulmuyorum. Hatta devamlılık açısından bu üçle­menin sonrasında yapılabile­cek tek filmmiş gibi geliyor. Çocuğu “Bal”da bıraktığımızda, bir ağacın kovuğunda tohum gibiydi. O büyüdüğünde varacağı dünya ancak böyle anlatılırmış gibi düşündüm.

Film, prodüksiyon açısından oldukça iddialı; büyük bütçe, 3 ayrı ülke... “Zormuş” mu dediniz yoksa “Artık bunun altına inmem” mi diyorsunuz?

Benim için bütçesi, mekân­ları, oyuncuları diğer filmle­rime göre daha büyük ama meydana getirme süreci tıpkı “Bal”ı ya da “Yumurta”yı yap­tığım gibi oldu. Aynı bakış açısıyla yaklaştım. Büyük bütçe, yabancı ekipler, ulus­lararası bir kadro ve bir sürü yere gidip gelme meseleleri, sizi ister istemez başka tarz bir prodüksiyon yapma mantı­ğına itebilir. Ama ben bunlar­dan maksimum uzak durmaya çalıştım. Bir filmin hazırlık süresi normalde 2-3 ay süre­cekken, ben 2 yıla yakın bir hazırlık yaptım. Çoğu kıs­mında kendi başımaydım. Mekânları kendi başıma bul­dum. Tek tek o ülkelere gittim. Ekipler daha sonradan dahil olmaya başladı. Böyle olunca, bu anlamdaki bir prodüksiyo­nun hedeflediği şeyleri çok daha geniş zamanda, çok daha planlı bir şekilde yapa­bilme imkânına kavuştuk.

‘İSLAMOFOBİK BAKIŞ AÇISI BATI’DA FİLMİME BAKIŞI ETKİLEMİŞ OLABİLİR’

Film, Batı’daki festivallerde fazla yarışmadı ama Tokyo Film Festivali’nde büyük ödülü aldı. Filmin mesajı Doğu’da daha mı iyi yankı buldu?

Seyircilerden gelen reaksiyon anlamında öyle oldu. Ama sonuçta jüriler Doğu’da da Batı’da da karma oluyor. Yani bu ısmarlanan bir şey değil. Ama o anlamda Japonların filmi festivale davet ediyor olması önemli. Londra Film Festivali’nde gösterildi, orada da İngiliz seyirciden iyi reaksiyon geldi. Hindistan’da da yine öyle oldu.

Batı festivallerinin ilgisizliğinde Türkiye’ye ve Müslümanlara yönelik Batı’daki algının bir ilişkisi olabilir mi?

Olabilir, bilmiyorum. Filmlerin festivale niçin seçilmediğini ya da niçin davet edilmediğini biz hiçbir zaman bilemeyiz. Bunu söylemezler.

Kulağınıza gelen bir şey oldu mu?

Kulağıma gelen bazı şeyler oldu. Sanırım Batı’da var olan bir tür İslamofobik bakış açısı ve her şeye karşı düz bir akıl yürütme, maalesef bir çeşit reaksiyon yaratıyor diye düşünüyorum. Ama sonuçta ben hiçbir filmi onlar beğenecek diye yapmıyorum; kendimiz için hangisi değerli ve önemliyse onu anlatmaya çalışıyoruz.

Filmin hazırlıkları 5 yıl sürmüş. Bu 5 yıl içerisinde filmin ana duygusundan koptuğunuz, “Yapamayacağım” dediğiniz oldu mu?

O aslında her film için oluyor. Bizim işimiz şöyle: Elinizde bir mum var, bu mumu bütün rüzgârlardan, açık havadan, sizi umutsuzluğa sevk eden yakınlarınızdan bile sabırla, asla taviz vermeden koruyarak devam ettirmeniz gerekiyor. Koruduğunuz şey aslında o filmin ana fikri, çünkü birçok etken geliyor. Oyuncular senaryoyla ilgili bir şey söylüyor. Televizyonlardakiler başka bir şey söylüyor. Etrafta alakalı alakasız binlerce fikir uçuşuyor, siz bunların hepsini sabırla dinliyorsunuz ama yine bildiğinizi okuyorsunuz. Bu uzun bir süreye de yayılıyor. Film yapmanın en önemli kısmının da bu olduğunu düşünüyorum.

Kuraklık, açlık, göç, mülteci krizlerinin arka fonda olduğu bu film, aslında bizi gelecekte insanlığın yüz yüze kalabileceği meselelerle de karşı karşıya getiriyor. Siz bunu uzak bir gelecek olarak mı görüyorsunuz, yoksa torunlarımızın yaşayabileceği bir yokluk mu?

Bunların gelecekte değil, şu an olduğunu düşünüyorum. Kendi çeperimizin, şehrimizin ya da coğrafyamızın biraz daha ötelerine doğru gittiğimizde, yaşanmakta olan bu şeyin aslında apaçık gerçekleştiğini gözlemledim. Ama şehirlerde yaşayan ya da bugün modern hayatın konforunda yaşamını sürdüren insanlara biraz daha sert bir haber vermek ya da sert bir tonda seslenmek için bir tür gelecek fikri olmasını önemli buldum. Her gün televizyonda ya buzulların eridiğini ya yüzlerce hayvan türünün yok olduğunu ya da savaşları ve mültecileri görüyoruz. Aslında bütün bunlarla beraber yaşıyoruz ve bunları düzeltmek için de hiçbir şey yapmıyoruz.

Filmin özünde, doğadaki o meselenin de ötesinde bir hakikat arayışı, insanın kendini kaybetmesiyle ilgili bir mevzu var. Bu hakikatin anlamını Semih Kaplanoğlu kendi hayatında bulabilmiş biri mi?

Bulmak için film yapıyorum, anlamaya çalışıyorum.

Bundan sonraki proje belli mi?

Birkaç proje hep masamda oluyor. Vazgeçtiğim, yazıp da bıraktığım projeler oldu. Mesela Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ ile iki sene uğraştım ama çıkan işten memnun kalmadım ve ondan vazgeçtim. Şu anda düşündüğüm, yazdığım birkaç tane proje var ama hangisi olur bilmiyorum. Mimar Sinan üzerine, Niyazi Mısri üzerine düşünüyorum. Bir tane aşk filmi var, uzun zamandır onunla uğraşıyorum. Mesela o çok daha eski, arada sırada gündeme geliyor ama ona bir türlü çıkış bulamadım.

‘SANAT FİLMLERİ KÜLTÜR MERKEZLERİNDE GÖSTERİLMELİ’

Sanat filmlerine karşı genel bir ilgisizlik var. Gişe sonucu sizi tatmin etti mi?

İlgisizlik var ama bu ilgisizliğin sebebi aslında bu filmlerin dağıtılmasında yaşanan sorunlar.

50 kopya girmişsiniz galiba.

46 civarında ama zaten o 46 da hiçbir zaman günde 5 seansa dağılmıyor. Bazı sinemalar günde 2, bazıları 3, bazıları 1 seans gösteriyor. Yani o 46’ya aslında 40 ya da 35 diyebilirsiniz. Dağıtımda ve sinemalarda bir tekelleşme meselesi var. Bu da sadece sinema sahiplerinin değil, yapımcıların da diğer yapımcılara yaptığı bir dayatma. Ülkede popüler film üreten birtakım yapımcılar var ve bunlar, bizim filmlerimizin olması gerektiği kadar yaygınlaşmasına izin vermiyorlar.

Ama dağıtımcılar “Koyuyoruz ama izlenmiyor” diyorlarsa buna cevabınız ne olur?

Gösterim ya da kopya sayısıyla gelen seyirciyi karşılaştırdığınızda; sizin filminiz de 400-500 kopya girse, aslında ortalama bir filmin alabileceği seyirci potansiyelini oluşturuyor. Şu anda 40 kopyayla 20-25 bin civarında bir seyirci var. Onu kopya başına ve haftaya böldüğünüz zaman farkı göreceksiniz. Demek ki bu filmler de 150-200 bin seyirci potansiyelini taşıyorlar. Ama buradaki tekelleşme buna izin vermiyor.

Farklı görüşlerden farklı yönetmenler hep bu dağıtım sorunundan şikâyet ediyor aslında. Bunu kırmak adına yapılacak bir şey var mı?

Ülkemizde neredeyse her yerde kültür merkezi var. Bu kültür merkezleri son 15 senede ilçelerde dahi açıldı. Buralardaki faaliyetler artık neredeyse milli bayramlarda yapılan etkinlikler ve o yörede yapılan düğünlerle kısıtlı hale gelmiş durumda. Mesela, Kültür Bakanlığı ve yerel yönetimlerin organizasyonlarıyla, bu merkezlerde film gösterimleri yapılabilir. Programlar düzenlenir ve bu programlara göre belki oyuncular, yönetmenler de gidebilir. Belki bu bir film izleme alışkanlığı da yaratabilir. Bunları sürekli söylemeye çalışıyorum.

‘CUMHURBAŞKANI O NAHOŞ OLAYDAN SONRA ARAYIP ‘ÜZÜLDÜM’ DEDİ’

Filmin galasını neden Cumhurbaşkanlığı’nda yaptınız? Teklif onlardan mı gelmişti? Süreç nasıl gelişti?

Adana’da yaşanan nahoş olaydan sonraki gün (Meltem Cumbul’un ödül töreninde elini sıkmamasını kast ediyor. E.N.), Cumhurbaşkanı’mız sağ olsun aradı ve “Üzüldüm. Neden bu şekilde davranılıyor?” diyerek benimle dertleşti. Sonrasında, “Külliye’de senin filmini göstersek, gala gibi bir şey yapsak nasıl olur? Film ne zaman vizyona giriyor?” diye sordu. Ben “Tabii ki olur, 24’ünde giriyor” deyince orada­kilere seslenip “23’ünde ne yapı­yoruz?” diye sordu. O günün boş olduğu cevabını alınca, “Tamam o zaman, böyle bir şey yapalım. Zaten Külliye’nin salonunu tiyatro, sinema, müzik için yaptık. Bu tür şeyler için orayı kullanmayı düşü­nüyorduk. Bununla da başlamış oluruz” dedi. “Olur, çok sevini­rim” dedim ve böyle gerçekleşti.

Cumhurbaşkanı’nın teklifine “Evet” derken “Çok eleştiri gelir, kabul etmesem mi” diye tereddüt ettiniz mi?

Hiç tereddüt etmedim.

Sanatçıların iktidara yakın durmasının sıkıntılı bir şey oldu­ğunu düşünen çok insan var. Siz bu açıdan, filminizin galası­nın Cumhurbaşkanlığı’nda ve bir siyasi iktidarın genel başka­nının yanında yapılmasını kendi içinizde nasıl karşıladınız?

Benden çok, iktidar bana yakın durdu. Sonuçta onların teklifiydi. Ben de tabii ki Türkiye’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın, bütün milletin sahibi olduğu Külliye’de böyle bir teklifte bulunmasını kabul ettim. Çünkü orası ona şahsi olarak ait değil, Türkiye Cumhuriyeti Cum­hurbaşkanlığı’nın mekânı. Cum­hurbaşkanı kim olursa olsun kabul ederdim. Ayrıca şahsi olarak da Türkiye’yi yönetişini takdir ettiğim ve beğendiğim birisi.

Semih Kaplanoğlu “Erdoğancı” mı?

“Erdoğancı” tabirini tam olarak anlamıyorum.

Yani AK Parti’ye yakın, Erdoğan’ı seven, onun siyasi çizgisinde duran biri mi?

56 yaşındayım, Türkiye’de bir­çok hükümetin gelip gittiğini gör­düm. Kendimi hatırladığımda 12 Mart olmuştu, o zaman 8-9 yaşın­daydım. O günden beri Türki­ye’deki siyaseti, yönetilme tarzını takip ediyorum. Erdoğan’ın ülkeye çok büyük hizmetleri olduğu fik­rindeyim. Sadece ekonomik, refah anlamında değil, bu ülkenin mayasını oluşturan ruhun tecelli etmesinde ve belli bir anlamda halkın kendini ifade etmesinde de çok önemli bir aktör olduğunu düşünüyorum. Türkiye’deki sivil­leşme, demokratikleşme mese­lelerinde geçmişe göre çok daha büyük adımlar atmasını, Kürt meselesindeki yaklaşımını değerli buluyorum. Hataları tabii ki var ama istikrarlı bir şekilde, Türkiye’nin her anlamda önünü açmakta olduğunu ve bir yandan da sadece Türkiye’deki değil, coğrafyamızdaki ve bütün dünyadaki insanların dertlerini dinlediğini görüyorum. Ziyaret ettiğim birçok yerde de bunu gözlemledim. Bütün bunlardan dolayı onu beğeniyorum.

“Hataları tabii ki var” dedi­niz. Eleştirdiğiniz yönleri ne?

FETÖ konusunda hepimiz kandırıldık ama o bir lider ola­rak daha önceden bunu fark edebilirdi. Belki de fark etti, bile­miyorum. Onun dışında da başka söyleyebileceğim bir şey yok.

‘UZATTIĞI EL HEP GERİ ÇEVRİLDİ’

Hayli sayıda insan,”Gazeteciler tutukla­nıyor, muhalif kesimin sesi kısılıyor, özgür bir ortam yok, otoriterleşme var” diye düşünüyor. Siz bu anlamda bir sıkıntı görüyor musunuz?

15 Temmuz’da, bu ülkede bir darbe teşebbüsü oldu. Erdoğan, Kürt sorununu çözmek için risk almış bir hükü­metin başkanlığını yaptı, görüşmeleri sürdürdü ve bütün bu attığı adımlardan sonra uzattığı el hep geri çevrildi. Bir darbe teşebbüsü sonucunda bu ülkede tabii ki belli kısıtlamaların olması gerekiyor. Çünkü bir yandan ciddi terör olayları var, 250 kişi ölmüş. Dik durulmalı, ciddi bir iç savaş ortamında yaşıyoruz. Bütün bunlar tabii ki demokratik hakların zedelen­mesini gerektirir gibi bir mantık kur­muyorum ama bunu olağan buluyorum.

Demokrasi anlamında boğucu bir atmosferde olduğu­muzu düşünüyor musunuz?

Bunun geçici bir süreç oldu­ğunu düşünüyorum. Böyle bir atmosfer olduğu söylenebilir ama bu tehdidin ve yaşadığımız sorun­ların temeline baktığımızda aslında yapılacak da başka bir şey yok. FETÖ denilen örgütün, ülkenin seçili hükümetini devirmeye kal­kan bir darbe girişimi var. O darbe girişimi sadece bir grubun da değil, arkasında başka devletle­rin de olduğunu görüyorsunuz. Ortada “Beka sorunu” dedik­leri sorun da var. Buna rağmen aslında belli haklar konusunda sıkıntılar olmakla beraber, şu anki ortam 12 Eylül ve 28 Şubat’taki ortamla mukayese bile edilemez.

‘30 YILDIR TATMİN EDİCİ ESER ÜRETİLMEDİ’

Cumhurbaşkanı, “14 yıldır kesintisiz ikti­dardayız ama kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var” diyor. Siz, Türkiye’de bir kül­türel iktidar olduğunu düşünüyor musunuz?

Aslında bu bizim 250 senelik meselemiz. Buradaki kültürel iktidar terminolojisini doğru bulmuyorum. Ama belli bakış açısının ürünlerinin çoğunlukla görmezden gelindiği, değerlendiril­mediği, sağ-sol her yönden birtakım eserlerin yasaklandığı ve belli bir kültürel ideolojinin başat kılındığı bir 50-60 sene yaşanmış. Bu anlayışın bakış açısı sonuçta bir tür filtre olmuş. “Bu doğru­dur, sanat budur. Sanatçı muhalif olmalıdır. Sanatçı, devletle meselesi olan adamdır” gibi bir bakış açısı oluşturulmuş.

Sanatçı muhalif olmalı mıdır?

Sanatçı, hepsin­den önce sanatçı olmalıdır. Kendi işini yaptığında, zaten o iş birilerine muhalefet ediyordur; birileri beğeniyordur, birileri nefret ediyordur.

Buradaki muhaliflik­ten kasıt aslında gücün ve iktidarın karşısında olmak....

Gücün ne olduğu tartışmalı bir mesele; neye göre güç, kime göre güç? Bence bu, saptanabilir ve gözümüzle kolayca gördüğümüz bir şey değil. Muhalefet kavramını bugün kendi dünyamız içerisinde sınırlı bir bakış açısıyla kullanıyoruz çünkü “Bizim için muhalefet kendi ülkemizde iktidara muhalefet olmaktır” diyoruz. Peki, bu kadar global bir dünyada, sizin ülkenizin iktidarıyla dünyadaki iktidar odakları arasında nasıl bir durum var? Burada bir çarpıklık ya da çarpıtma var. Bence esas muhalefet, dünyayı yönetenlerin iktidarına karşı yapılması gereken muhalefettir.

Siz bu anlamda Tayyip Erdoğan’ı muhalif olarak mı tanımlıyorsunuz?

Tabii ki muhalif olarak tanımlıyorum. Hem bu ülkedeki belli odaklara karşı hem de dünya ölçeğinde muhalif olarak görüyorum. Burada çok kristalize bir durum var. Ben bunu 10 senedir görüyordum ama şimdi sanırım herkes görmeye başladı. Dünyayı bu hale getirenleri; eşitsizliği, adaletsizliği, sömürü düzenini oluşturanları, 2003’te Irak’a girenleri görmeyeceğiz, sadece benim ülkemdeki birtakım olaylardan dolayı muhalif olacağız. Bu şaka gibi, büyük bir kandırmaca, ikiyüzlülük ve ahlaksızlık. Ben bu anlamda kendimi muhalif olarak görürüm ama bu muhaliflik dünyayla alakalı.

Peki, “60-70 yıldır sürüyor” dediğiniz kültürel iktidar bugün hâlâ varlığını koruyor mu? Koruyorsa kendisini dindar olarak tanımlayan kesimin içinden bir güçlü kültür çıkmaması kimin suçu?

Dünyadaki Müslüman kesimden ne kadar ürün çıkıyorsa, Türkiye’de de o kadar ürün çıkı­yor. Bu durumu ancak bununla karşılaştırabiliriz. Bence mesele doğal olarak dünyadaki Müslü­manlarla da alakalı. Onların çalışmamalarıyla, konularına hâkim olmamalarıyla, değişen dünya şartlarında vahyi pratize edememeleriyle, ibadetlerini hayatın her alanına yayamamalarıyla ilgili bir sıkıntı var. Sanatın da bu anlamda bir tür ibadet ve tefekkür olduğunu düşünüyorum. O yüzden, bu kesimde de çokça suç var.

Bunun özünde din ve muhafazakârlıktan kaynaklanan problemler bulunuyor mu?

Bence bu çok yanlış bir bakış açısı, bir ön kabul. Mesela Tanpınar, “Huzur”da ve “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde hep büyük bir manevi çözülmenin hüznünü ve eylemsizliğini anlatır. Bizi durduran duygunun bütünüyle bu olduğunu düşü­nüyorum. Bir yas hali! Bir medeniyet vardı ve o medeniyet bir şekilde 16. yüzyıldan sonra geriledi ve bitti. Bizim onunla ne kadar hesaplaştığımız, o hüznü ne kadar üzerimizden attığımız ve tekrar eşyanın hakikatine dönüp bakmaya başladığımız konusu, bence hep ertelenmiş bir konu. Bu erte­lenmişlikten dolayı da bu üretim gerçekleşmemiş.

“Türkiye’de seküler kesimden daha iyi sanat eserleri çıkıyor” diyebilir miyiz?

30 yıldır ortaya çıkan işlere baktığımızda hepimizi tatmin eden işler var mı? Bence yok. Fellini’nin, Tarskovski’nin, Bergman’ın yaşadığı bir devirde üretilen filmlere bakın, bir de bugün üretilen filmlere... Mukayese etmemiz imkânsız.

‘HİÇBİR ZAMAN SEKÜLER-SOL BİRİSİ OLMADIM’

Özellikle “Meleğin Düşüşü” adlı filminizden sonraki röportajlarınızda, bir dönüşüm yaşadığınızın işaretini veriyordunuz. Nasıl bir dönüşümdü?

Buna “Dönüşüm” diyebilir miyiz, bilemiyorum.

Seküler sol bir adamken daha dindar birine mi dönüştünüz?

Ben hiçbir zaman seküler sol birisi olmadım. Bu yanlış bir bakış açısı. 21-22 yaşımdayken, Althusser’in “İdeoloji yanlış bilinçtir” sözünü idrak ettim. Onu anlamaya başladığım andan itibaren ideolojilerin problemli şeyler olduğunu fark ettim.

Peki, kendinizi ideolojik olarak nasıl tanımlıyorsunuz? Sol, Marksist, sosyal demokrat, muhafazakâr demokrat?

Muhafazakâr birisi değilim. 70’li yıllara kadar dünyayı çözümlerken, Marksizm bir dünya tasavvuru yapıyordu ve “Şu anda bunları yaşıyoruz ve bu şuraya evrilecek” diyordu. Bununla dünyaya açıklayabiliyordu. Şu anda hiçbir ideoloji, dünyanın şimdiki durumunu açıklayamıyor. Problem burada. Fikir üremediği için bir taraftan yana olmak ya da kendini bir ideolojinin etrafında sınırlandırmak, dünyada ne olup bittiğini anlamamız açısından bizi sınırlar.

Peki, “Semih Kaplanoğlu eskiden CHP’liydi, sonradan AK Parti’ye daha yakın oldu” gibi bir dönüşüm var mı?

Hayır.

Ama sizinle ilgili hep, “Eskiden solcuydu, artık değişti” deniliyor. Bunlar yanlış algılar mı?

Yanlış algılar. 2006’da verdiğim röportajlarda ne söylüyorsam, bugün de aynı şeyleri söylüyo­rum. Belki kelimeler biraz daha farklı olabilir. Ben hep insanın maneviyatıyla, yeryüzündeki varolu­şuyla ilgilendim. Olduğumdan beri böyleydim.

Peki Semih Kaplanoğlu “mahalle” değiştirdi mi? Eski arkadaşlarınız farklıydı, şimdikiler farklı gibi bir durum var mı?

Tek tük yeni arkadaşlarım var ama birçok eski arkadaşım artık yok.

Neden yok?

Bilmiyorum.

Onlar size kızıyorlar mı?

Bilmiyorum.

Kültür Bakanlığı’ndan destek aldınız, TRT de filme ortak, ayrıca Başbakanlık Tanıtım Fonu’ndan da destek aldınız. Bu maddi yardımları almanızla hükümete, Erdoğan’a ve iktidara verdiğiniz destek arasında bir ilişki var mı?

Çok komik, bunlara gülüyorum. Türkiye’de yapılan neredeyse bütün filmler Kültür Bakanlığı’ndan veya TRT’den destek alıyor. Kaldı ki, filmin neredeyse yarı bütçesi de Almanya, Fransa, İsveç ve Katar’dan. Yani Türkiye’den yeteri kadar destek gelmeseydi, bu bir Türk filmi olmaktan da çıkacaktı.

Filmin bütçesi 5 milyon Euro galiba.

O civarda. Film ancak yönetmenin ve yapımcının katkılarıyla Türk filmi pozisyonuna girdi.

MELTEM CUMBUL YORUMU: ‘HAYALİ BİR ŞEYLE KAVGA EDİYOR’

Adana Film Festivali’nde neler yaşandı? Meltem Cumbul’u önceden tanır mıydınız?

İlk defa orada gördüğüm birisi, önceden bir tanışıklığımız yoktu. Yaşanan şeyi biliyorsunuz, tekrar etmeye gerek yok.

Neden elinizi sıkmadı, siz nasıl açıklıyorsunuz?

Eşit olmadığımızı iddia ediyor.

Eşit misiniz?

Bilmiyorum. Herkes hissettiği gibi yaşar.

Cumbul, “Eşitler arası bir selamlaşma ve yakınlaşma ritüeli olan el sıkışmayı; kendinden olmayanları ötekileştirenle, fakiri zengine böldürenle, güçlüleri tutup zayıfları hor görenle yapmayı reddediyorum. Yüreğime ve sevgiye düşman olanla, gözlerim ve ellerim dost olamaz” diye bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı siz nasıl yorumladınız?

Ne dediğini anlamadım. Hayali bir şeyle kavga ediyor sanırım ama benimle alakası yok.

İktidara yakın duruşunuzdan dolayı sizi eleştirenlere ne diyorsunuz?

Başka bir iktidarın yanında durdukları için öyle düşündüklerini düşünüyorum.

Fırat Kalkanı bölgesinden Afrin´e düzenlenen operasyon

Fırat Kalkanı bölgesinden Afrin´e düzenlenen operasyon

Bilim dünyasını şaşırtan limon ve sarımsak mucizesi!

En Çok Okunanlar