• $9,6011
  • €11,148
  • 557.375
  • 1492.93
28 Nisan 2013 Pazar

'Ya düşünmeyi bırakacak ya da dağa çıkacaktık'

Hızla ilerleyen 'barış süreci' Türk gazetecilerin Kandil'e giriş kapısını da araladı. Son dönemlerde adları sıkça gündeme gelen iki üst düzey PKK'lı  Kadın 'dağa çıkma' sürecini anlattı

Son günlerde, özellikle de Kandil'de düzenlenen basın toplantısından sonra; gazeteler, haber bültenleri ve televizyon programları Murat Karayılan'a ve açıklamalarına yer ayırdı. Türk basınıyla bir araya gelen Karayılan'ın her an yanında olan, PKK'nın içinde oldukça önemli pozisyonlarda görev alan iki kadının adı da sıkça telaffuz edildi. Kongra Gel Başkanlık Divanı Üyesi Hacer Zagros ve KCK Yürütme Konseyi Üyesi Ronahi Serhat. Bu iki kadınla geçen hafta Kandil Dağı'nda uzun bir röportaj yapmıştım. Barış sürecine dair söylediklerini de yazmıştım. Ancak şimdi basında sık sık yer alan bu iki isimle yaptığım röportajın 'katılma süreci' ne dair olan kısmını da yayınlamak istedim. Bu iki kadının yıllar önce yaptıkları seçimi ve karar aşamasına nasıl geldiklerini bilmek istersiniz diye düşündüm.

- PKK'ya katılma sürecinizden başlayalım isterim...
Ronahi Serhat: 1993 yılında katıldım. Öncesinde üniversitede gençlik örgütünün içinde yer alıyordum. 1993 yılı Kürtlerin bilinçlenme dönemidir. Halepçe Katliamı olmuştu, fotoğraflar yayınlanmıştı, çok etkilenmiştim. Zaten uzunca süredir 'Kürtler neden bu kadar çok öldürülüyor?' diye düşünmeye başlamıştım. Büyük bir tepki duydum. Üniversite zaten devrimci örgütlenmeye müsait bir ortamdı. Kalsaydım akademisyen olmayı tercih edecektim. Fakat Kürt sorunu bende duygusal bir tetiklenmeye yol açtı. Arayışlarıma PKK'da cevap buldum ve katıldım.

Hacer Zagros: 1989 yılında katıldım. Üniversite öğrencisiydim ben de. Kürtler için bir parti arıyordum, özellikle Kürtler için öncülük yapacak birine ihtiyaç duyuyordum. PKK, ideolojisiyle dikkatimi çekti. Önce sempatizan oldum sonra katılım gerçekleştirdim. Hem kendi haklarım, hem tüm insanlığın hakları için peşinden gitmek istedim. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi isimleri de tanıdım. Üzerimde büyük etki yarattılar. Hem Kürtler hem Ortadoğu için aradığım hak mücadelesini buldum PKK'da.

O dönem çevrenizde neler yaşanıyordu?
RS:
Büyüdüğünüzde çocukken yaşadığınız çelişkilerin de cevabını buluyorsunuz. İlkokula giderken köyden akrabalarımız gelirdi. 'Türk müyüm Kürt müyüm?' çelişkisini o yıllarda, yani ilkokulda yaşadım. Her gün 'Türküm doğruyum' diye andımızı okuyorduk eve geldiğimizde ise Kürttük. 12 Eylül Darbesi döneminde evimiz çok sık baskına uğramıştı. Evimiz kurşunlandı. Ağabeylerim gözaltına alındı. O esnada köpeğim öldürüldü. Mesela evdekiler bana çok tehlikeli bir şeymiş gibi Şivan Perwer'in kasetini vermişti ben de ağaca tırmanıp sakladım. Tüm bu yaşananların adını çocuk yaşta koyamıyorsunuz. Kimlik arayışı, sınıf çelişkisi, kadın çelişkisi..

'KÜRDÜM DEYİP...'

HZ: Ben Suriye'den (Rojava) katıldım. Evin en küçüğüyüm, okumuşum. Erkek kardeşlerim var okumamışlar 'Ama onlar erkek' deniyor. Annem ve babamla hep tartıştım. Toplum ölçülerine göre yaşamak zorunda olduğum söyleniyordu. Kadın ayrımcılığı konusunda derin arayışlarım vardı. Toplum benim için zindana dönmüştü. Hem kadın için hem Kürt halkı için özgürlük istiyordum. Baas rejimini biliyorsunuz işte geri, kapalı. Misal; evliliğe uzak duran biriyim ama annem diyor ki 'Mecbursun'. Dayatmalarla dolu bir düzen. Düzene uymazsan toplum dışı ilan ediliyorsun. Bu büyük bir çelişki yaratıyor.
Öğrencilik, okul yıllarında yaşananlara dönelim...

HZ: Ortaokulda 'Ben Kürtüm' dediğimde öğretmenin devreye girip 'Öyle şeyler söyleme, çelişki yaratma' dediğini hatırlıyorum. Sınıfın en çalışkan öğrencisiydim ama tarih dersi geldiği zaman söz hiç bana gelmezdi.

RS: 1 Mayıs gibi, Nevruz gibi özel günleri kutlamak, katliamları anma forumları düzenlemek gibi etkinlikler yapıyorduk. Örgütsüz bırakmak, düşüncesiz bırakmak hepimizin önüne basit bir hayat çizelgesi koymak istiyorlardı. İki tercih sunuluyordu ya okuyacaksın ve hiçbir siyasi düşüncenin takipçisi olmayacaksın. Ya da ikinci seçenek dağdır. Gördüğü işkenceler sonucu tercihini sürdürenler olmuştur. Hatta bu işkenceler çoğu zaman daha da radikalleşip dağa gelmekle de sonuçlanmıştır.

İşkenceler Türkleştirmek için mi yapılıyordu?
RS:
Doğrudur. Ama aslında siyasi bilinci olmayan, sıradan vatandaş durumuna getirmekti esas amaç. Lisede münazara grupları olurdu, sınıftaki öğrencilerin gözetiminde tartışma konunu savunur ve tartışmayı kazanman gerekirdi. Evden bir kaynak kitap olarak Erdal Öz'ün 'Gülünün Solduğu Akşam' adlı kitabını götürmüştüm. İyi bir öğrenciydim, ders notlarım yüksekti, hocalarım beni severdi. Birden bire disipline çağrıldım. Dedilerki 'Okula yasak kitap getirmişsin.' O zamana kadar kafamda böyle bir bilgi yoktu. Daha fazla merak etmeye, bu davranışın altında yatanları araştırmaya başlıyorsunuz. Okul ve sistemle aranıza mesafe giriyor. Her gün öğretmen diye karşınıza çıkanın arka planında neler olduğunu sorgulamaya başlıyorsun. Asimilasyon gözünü dünyaya açtığın an başlıyor. Hiç bir okul arkadaşınıza gönül rahatlığıyla 'Ben Kürdüm' diyemiyorsunuz. Dediğinizde hayretle karşılanıyor 'Hiç benzemiyorsun' cevabını alıyorsunuz. Negatif anlamda yapılan yorumlar yüzünden Kürt ve Türk arasındaki farkı anlamaya çalışıyorsun. Üniversitede karar aşamasına geldiğimde de bunu düşünmüştüm bir Kürt olarak hayret imalarıyla karşılaşmadan kendimi ifade etmeliydim.

Burayı biraz daha açalım, Kürt ayrımını yani...
RS:
Kürtlük hep eksikliktir, kıyafetinden konuşmana kadar eksik hissettirilirsin.
Diliniz var değeri yok, kültürünüz var değeri yok, şarkılarınızın, folklorik değerlerinizin yani size ait ne varsa hepsi bastırılmış ve sindirilmiş. Kürt demek geleceği olmayan bir şey demekti. Genelde aileler de 'Aman bir yerlere gelmek istiyorsan ancak Türk olarak gelebilirsin ona göre davran' derdi.

Ama başarıya ulaşmış Kürtler de var...
RS:
Evet bu çok sık öne sürülen bir savunmadır. Ama yükselmiş Kürtler kendi değerlerini inkar üzerinden yükselmiştir hep..

Aileniz peki? O anda onlar da sizinle aynı görüşü paylaşıyor mu?
RS:
Babam ve annem sosyal demokrattı. CHP rozeti takardı babam, Ecevit'i Karaoğlan diye sevdi. Ben PKK'ya ilgi duyduğumda katılırım endişesiyle engellemeye çalıştılar. Çünkü evlerin basıldığı, işkencelerin olduğu bir dönemdi ve benim de başıma bunların gelmesinden korkuyorlardı. Öyle bir dönemdi ki mesela; Das Kapital okuyordum ağabeyim sobaya atıp yakmıştı. Annem her zaman devrimcilere saygı duymuştur.

'NASIL YÜRÜRÜM DİYE BİLE DÜŞÜNDÜM'

Katılma kararını alma aşamasında neler yaşadınız peki?
RS:
Yaşadıklarınız ve çevrede yaşananlar 'Ne yapmam gerekir' sorusunu da beraberinde getiriyor. Bir hafta odama kapandım ve düşündüm. Oradaki yaşamını inceledim. Dağa yabancıydım. Yapabilir miyim bilmiyordum. Soğuktur, zordur hatta 'Nasıl yürürüm' diye bile düşündüm. Sonunda karar verdim.

Ailenize kararınızı nasıl açıkladınız?
RS:
Annem zaten fark etmişti. Bir tek ona söyledim.

ZH: Bizim evimizde büyük bir mücadele oldu. Bir kadının katılması bayağı büyük gerilime sebep oldu. Ancak baktılar başka çare yok kabul ettiler.
***
Daha önce de yazdığım gibi; Kandil'e 'süreç gazeteciliği' yapmaya gitmedim. Daha kapsamlı bir çalışmanın birinci ayağını gerçekleştirmekti amacım. Sözkonusu olan ülke gündeminin tam ortasındaki Kandil dağı olunca röportajdan bazı parçaları da paylaşmayı gerekli gördüm.

<p>Yeşilçam'ın usta ismi Hülya Koçyiğit, 1963 yılında henüz 16 yaşındayken Susuz Yaz adlı filmle bey

Hülya Koçyiğit bilinmeyenlerini anlattı

Japonya'da Prenses Mako ile Komuro Kei evlendi

Yer siyah gök beyaz! İşte Beşiktaş'ın Galatasaray galibiyetinden en özel kareler

Düzce'nin 1830 rakımlı Kardüz Yaylası'na kar yağdı