• $7,5354
  • €9,1058
  • 444.89
  • 1513.22
07 Nisan 2012 Cumartesi

Silivri'de bir gün

Geçen hafta bir televizyon programında Faruk Mercan'ın 'Silivri gözlemleri'ni dinlerken 'Tek bir yazar bile davaları izlemiyor' dediğini duydum...
Perşembe sabahı 7.30'da yola çıktım.
Silivri'ye doğru.
İki duruşmaya birden katılmak için...
Orada neler oluyor, gözlemlemek için.
Biri Balyoz, diğeri 2.Ergenekon.
Saat 10.00'da Balyoz davası başladı.
Salona girmeden cep telefonlarımız ve kimliklerimiz alındı. Boynumuza orada bulunma nedenimizi belli eden tanımların yazıldığı kartlar asıldı. Kimi ziyaretçi, kimi avukat, kimi basın yazan kartlarla salona giriş yaptı.
Eskiden basketbol salonu olan şimdi mahkeme salonu olarak kullanılan devasa bir alanda sıra sıra oturmuş 365 ordu mensubunu görünce gözümün önünden geçmişin 'ünlü mahkemeleri'nden kalma fotoğraf kareleri aktı geçti...
Genci yaşlısı, yüksek rütbelisi rütbesizi bir arada yargılanıyordu. Konserve kutusunu andıran, diktdörtgen bir alan içine yerleştirilmişlerdi.
Her davada olduğu gibi aileleri, dostları,meslektaşları moral sözcükleri haykırıyordu. 'Bugünler geçecek, metin ol!'...
Uzun yıllar süren ve disiplini dillere destan olmuş askeri eğitimden geçmiş bu 365 sanığın 'metin olmak' veya 'sağlam durmak'la ilgili sıkıntı yaşayacaklarını sanmıyorum...
Basın için ayrılan bölüme geçtim. Sağımda solumda ajanslardan ve televizyon kanallarından gelen muhabirler oturmuştu.
Ve duruşma başladı...
Biliyorsunuz Balyoz davasının mahkeme heyeti ile sanık avukatlarının  arasında ciddi bir gerilim yaşanıyor.
Avukatlar sürecin hukuka aykırı yürüdüğünü bu sebeple de talepleri kabul edilmedikçe davayı seyirci sandalyesinden izleyeceklerini açıkladı. Ve öylede yaptılar. Cübbelerini oturmaları gereken bölümde bırakıp, seyircilerin arasına geçtiler.
Talepleri net: Dijital verilerin sahteliği söz konusu bu sebeple mahkeme heyeti bu verilerin incelenmesine karar vermeli. Heyetin yanıtı ise hep aynı: Gerek görmüyoruz.
Son dönemin parlayan, genç avukatları ise ısrarlı.
Salona beklenmeyen bir bilirkişi getiriyor ve dinlenmesini talep ediliyor. Bilirkişi de 'dijital verilerin sahteliği'ni anlatıyor.
Sanırım hayatımda ilk defa mahkeme huzurunda edilen yemin sahnesine tanık oluyorum.
Ve her duyduğumda aklıma Hollywood yapımı filmleri getiren 'tanığa başka sorum yok' cümlesini...
Bilirkişi kürsüden indiği sıradatuvalete gitmek üzere sanık sandalyesinden kalkan emekli Orgeneral Ergin Saygun sendeliyor, yere yığılmak üzereyken jandarmalar tarafından kaldırılıyor.
Salonda sesler yükseliyor.
Gözlerim doluyor, çaktırmamaya çalışıyorum.
Mahkeme başkanı duruşmaya ara veriyor...
Arada bazı sanık yakınlarıyla sohbet ediyorum. Hepsi medyanın ilgisizliğinden şikayetçi. Ve tahmin edeceğiniz üzere davaları takip etmeden Balyoz hakkında yazı yazan köşe yazarlarından. 'Gelsin izlesin, yaşananlara tanıklık etsin sonra isterse yine kötü yazsın' diyorlar. Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu ve Emre Uslu'ya ise çok kızgınlar.
BALBAY VE ÖZKAN' I UNUTMAYALIM
Salondan çıkıyorum. Biraz ileride, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ın da yargılanmakta olduğu 2. Ergenekon davasının görüldüğü binaya doğru yürüyorum.
İçeriye giriyorum, sessizlik hakim.
Yaz tatilinden hemen önce sınıfları kaplayan o tenhalık geliyor aklıma nedense. Yerler parlak fayans, orta büyüklükte bir salon.
Sanırım en fazla 10 kişi izlemeye gelmiş duruşmayı.
Duygu Dikmenoğlu orada. Dört koca sene sonra tek bir duruşmayı kaçırmadan hala orada...
Sanki biraz daha olgun, biraz daha ağır.
Ama güzelliği aynı. Hurşit Tolon'un biraz önünde Yalçın Küçük oturuyor. Odatv davasında tutuklu yargılanan Küçük bu davada tutuksuz yargılanıyor. Ara olduğu için mahkeme heyeti salonda değil, jandarmaların arasından Tuncay Özkan'la sohbet ediyoruz. Bana desinler ki; Cumhuriyet mitinglerini yaptın, biz kaç kişiyizi kurdun, halkı ayaklanmaya ittin o yüzden buradasın, o zaman savunma yapmayacağım, davalara gelmeyeceğim ve cezamı çekeceğim. Düşünebiliyor musunuz halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten hakkımda açılmış dava yok... Barış Terkoğlu'nu soruyorum yani yeni koğuş arkadaşını. 'Barış'la gece 2'den sonra konuşmuyorum. Hakkımda bunca yıl sessiz kaldığı için hiç susmadan konuşuyormuş haberleri çıkıyor, dikkat ediyorum ben de' diye espri yapıyor.
O sırada Mustafa Balbay geliyor. Gazetedeki fotoğrafıma hiç benzemediğimi, beni tanımanın neredeyse imkansız olduğunu söylüyor. 'Aslında amacım o' diyorum gülüyoruz. Sanırım köşe fotoğrafımı değiştirmeliyim diye düşünürken Yalçın Küçük'te sohbete katılıyor. Biraz dedikodu yapıyoruz. İşin komik yanı, ben dışarıdan dedikodu vereceğime Yalçın Küçük içeride hakkımda yapılan dedikoduları anlatıyor... Sorular soruyor. Özkan; 'Yalçın Hoca'nın havasını söndürdünüz. Odatv davasına olan ilgiyle bize hava atıyordu. İyi ki geldiniz' diyor. O sırada seyircilerin arasından bir hanım 'Herkes Odatv davasına gidiyor ama buraya gelen yok Tuğçe Hanım' diyor... 'Haklısınız' diyorum... Biraz da mahcup oluyorum...
Heyet salona giriyor, duruşma başlıyor.
Ruh sağlığı yerinde olmayan, görev tanımının ne olduğunu anlayamadığım bir sanık konuşuyor. Hayalle gerçek arasında gidip gelen şeyler anlatıyor, Youtube'a düşse rekor kıracak cinsten!
Duruşmaya ara veriliyor...

BİZ NEDEN BÖYLEYİZ?
Eve dönüş yolunda hep aklımda bu soru vardı; 'biz neden böyleyiz?'
Açılımı şu aslında; biz neden az gelişmiş, yarı bilgili, hastalıklı bir meslek grubuyuz?
Neden sadece görüşlerinin uyuştuğuna -ki o görüşleri de ne kadar bilgi sahibi olup edinmişiz  tartışmalı- destek verip, sadece bize yakın insanların haksızlığa uğramasına isyan ediyoruz?
Biz neden bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz?
Biz neden gelişen, büyüyen, ilerleyen adamlar
olamıyoruz?
Biz neden hala 'Ama o da bilmem ne yazmıştı' diyebilecek kadar olaylara yabancılaşıyoruz?
Eğer 'gazetecilere özgürlük' diyorsanız, bunun için savaş verdiğinizi iddia ediyorsanız sadece Ahmet ve Nedim'i anarak devam edemezsiniz.
Tuncay Özkan'ı sevmemek, onu sempatik bulmamak hatta geçmişte canınızı yakmış olması hapishanede haksız yere çürümesini umursamamanız anlamına geliyorsa bu çok acı!
Ama yok haksız yere yatmıyor, en azından ben öyle düşünmüyorum diyorsanız da buyrun süreci yerinde takip edin ve bize doğru bilgilerle düşüncenizi anlatın!
Sadece arkadaş, sadece ortak, sadece aynı görüş, sadece aynı hayatı paylaştığınız insanı savunmak prematüre bakış açılarına sahip olduğunuzun göstergesidir. Ve bu bir gazetecide asla olmaması gereken özelliktir.
Diğer yandan; bir gazeteciye, bir köşe yazarına, hakkında müspet veya menfi yazı yazdıkları davaları, ajans muhabirlerinin geçtiği bilgilerden derlemek yakışmaz! Unutmayın; yarın bugünleri hatırlayacağız, nasıl bugün dünleri hatırlıyorsak!

<p>Türk savunma sanayisi şirketi HAVELSAN kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer risklerin tespi

İHA'lara 'milli' dokunuş: Kimyasal riskleri de tespit edecek

Türkiye'nin yeni nesil yerli silahları

Rıdvan Dilmen: Beşiktaş şampiyonluğa inanmış

Fenerbahçe'nin ardından Galatasaray... Beşiktaş'ta yüzler gülüyor