• $7,4109
  • €8,9846
  • 419.851
  • 1474.78
02 Haziran 2012 Cumartesi

Konuşmayı unutuyorum!

Salı günü çok uzun zamandır düşündüğüm ama ertelediğim bir buluşmaya gittim.
Yol uzun.
Kalbim ağzımda.
Hiç tanımıyorum görüşeceğim kişiyi. Daha doğrusu; çok iyi tanıyorum ama bir yandan da hiç tanımıyorum.
Yanlış bir söz söylemek, aşırı duygulanmaktan korkuyorum.
Korkuyorum çünkü umut vermeye, neşe vermeye, can vermeye gidiyorum.
En azından arzum bu.
Ya canını sıkar, ya onu üzersem?
Kamyonlarla dolu Silivri yolu boyunca bunları düşünüyorum.
Gözleri kolay yaşaranlardanım ben.
'Orada asla duygulanmamalıyım' diyorum.
Ardımda ağlayarak geçen bir görüşme bırakmak istemiyorum...
***
Duruşmalardan alışık olduğum girişten değil, bu sefer 'ceza infaz' tabelasının girişinden giriyorum.
Devasa, renksiz, doğal olarak zevksiz binaların arasından geçip arabadan iniyorum. 'İlk arama' öncesi 'emanet kabini'ne geliyorum cep telefonumu bırakıyorum. Polis memurları güler yüzlü, o sırada yemekte oldukları kavundan ikram ediyorlar, istemiyorum. Israr ediyorlar, kırmıyorum. Güvenlik aramasından geçiyorum. Ayakkabılarım çıkıyor. Çoraplarımla bekliyorum. Bir 'risk' görülmediği için girişime izin veriliyor. Ziyaretçiler geldikleri cezaevi numarasına göre ayrılıyor. Ben 8 no'lu cezaevi için ayrılmış bölüme geçiyorum. Otobüsün gelmesini bekliyorum. Kalbim duracak. Kendi kendimi güldürmeye çalışıyorum. 'Bu ilk cezaevi deneyimini 'ziyaretçi' olarak yaşayabilen ender gazetecilerdensin, şükret' diyorum. 8 no'lu cezaevinin önüne geldiğimde irkiliyorum. Sadece filmlerden ve haberlerden aşina olduğum o dev demir kapının önünde iniyorum. Başımı yukarı kaldırıp bakıyorum. İçimden 'Sistem senden büyük mesajını vermek isteyenle almak zorunda olanın durduğu noktadayım' diyorum. Kapıdaki jandarma 'Önce sağdaki binaya gireceksin. İznini onaylayacaklar, arama yapacaklar sonra geleceksin' diyor. Herkes bezgin. Dev beton duvarlar ruhlarına işlemiş gibi.
***
İşlemlerin yapılacağı binaya giriyorum.
Telefonumu emanet ettiğim memurların neşesinden eser yok şimdi. Yüzler asık. 'Hayrola' der gibi bakıyorlar yüzüme. Elimdeki izin kağıdını gösteriyorum, amirlerini çağırıyorlar.
Güleryüzlü bir kadın polis geliyor.
Biraz odasında misafir ediyor beni. O esnada iç yazışmalar yapılıyor. 'Mahkum hazır edilsin, açık görüş yapılacak' deniyor. 'Ziyaretçisi oluyor mu?' diyorum, 'CHP milletvekilleri geliyor' diyor. Bir anda duruyor, 'Aman üzerinizde bir şey yok değil mi, yorarlar valla sizi' diyor. 'Merak etmeyin hazırlıklı geldim. Sutyenim bile balensiz' diyorum, gülüyor. O sırada işlemlerin tamamlandığı bilgisi geliyor. Kalkıyorum yerimden, az ileride görev yapan başka bir polise teslim ediliyorum. Onun görevi benim göz kaydımı almak.
Adım, soyadım, tüm bilgilerim ve gözüm kaydediliyor. Tekrar ve daha detaylı bir aramadan geçiyorum.
Elime ziyaretçi kartım veriliyor ve gönderiliyorum...
Ve işte yine o devasa demir kapının önündeyim...
İfadesizce kapıyı açıyor jandarma. O sırada dikkatimi çekiyor, ayağının dibinde yatan minicik köpek yavrusu, belli ki henüz bir aylık bile değil. Jandarma, cezaevinin etrafında dönen tel örgü arasında dolaşan köpekleri yüzüyle işaret ediyor; 'Yeni doğurdu' diyor.
***
Artık cezaevinin içindeyim. Yine başka bir polis memuru tarafından teslim alınıyorum. Kendini tanıtıyor. Turnikelerin önünde gözümü okutmamı istiyor. Sol gözümü kapayarak sağ gözümü merceğe tutuyorum. Bilgisayardan 'Retina onaylandı' sesi duyuluyor. Polis memuruyla beraber yukarıya çıkıyoruz. Heyecanımı bastırmak için saçma sapan sorular soruyorum; sağolsun, hepsini içtenlikle yanıtlıyor.
4 no'lu açık görüş odasına geliyoruz. Bir nevi okul yemekhanesi. Tek farkı içinde bir jandarmanın olduğu gözetleme kabini ve etrafa serpilmiş polis memurları.
Duvara Pinokyo ve Gepetto Usta'nın resimleri yapılmış.
Heyecanlıyım, nereye oturacağımı bilemiyorum. Polis 'Canın nereye isterse' diyor.
Görüş salonunda bulunan iki demir kapıdan biri açılıyor. Polis memurları görünüyor önce, arkalarından Müyesser Uğur (Yıldız)...
Neşeyle geliyor bana doğru, 'Hoşgeldiniz' diyor.
Ayağa kalkıyorum 'Sarılmak serbest mi?' diye soruyorum. Daha memur yanıtlamadan 'Herhalde canım' diyor. Sıkı sıkı sarılıyoruz. Oysa birbirimizi şahsen tanımıyoruz. Ben onu mahkeme salonlarından, gazete sayfalarından tanıyorum. Bir de tutuklu yargılandığı Odatv Davası'nın duruşmalarında yaptığı sağlam savunmalardan. Argoya giren ve kadının erkekliğini, yiğitliğini anlatan o tanımı kullanmak isterim Müyesser Hanım için ama o da bir gazete sayfasına fazla kaçar!

Önce terörist oldum şimdi de cani
POLİS memurlarıyla şakalaşıyor, gülüşüyor. 'Uzun zamandır baskına gelmedin' diyor. Sonra dönüp 'Koğuş baskınına geliyor, tünel kazıp kazmadığımı kontrole...' diyor. Gülüyoruz.
Memurlar bize çay ikram ediyorlar. Müyesser Uğur yakıyor bir sigara, bana da ikram ediyor.
Hemen 'dışarıyı' soruyor, neler oluyor, hayat nasıl ilerliyor, diğer tutuklu gazetecilerden haber var mı diyor?
Duyduğum bildiğim ne varsa anlatıyorum.
Konuşmasındaki pelteklik dikkatimi çekiyor. 'Haftada sadece bir gün ve bir saat konuşuyorum. Çarşambaları görüş günüm, oğlum ve kocam geliyor. Onun dışında hiç konuşamıyorum, konuşacak kimsem yok. O yüzden konuşmam geriledi, konuşmayı unutuyorum yavaş yavaş. Biraz konuşunca da hemen dilim şişiyor' diyor.
O an gözlerinin dolduğunu görüyorum.
Aslında aynı 'dertle' o masaya oturduğumuzu anlıyorum.
Birbirimize umut vermek için.
Kimse o masadan ağlayarak ve karararak kalkmak istemiyor.
İtiraf ediyor, 'Kendimle yalnız kalmamaya özen gösteriyorum. Özellikle kafam yastığa düşene kadar okuyorum. Sabah başlıyorum ve gece baygın düşene kadar okuyorum. Hiç düşünmemeye çalışıyorum çünkü düşünmeye başladığım an delirecek gibi oluyorum. Uğradığım haksızlığa isyan etmek istiyorum. Edemeyince çok çaresiz hissediyorum. Tüm yazarları okuyorum. Bazılarının yazılarını dosyalıyorum. Notlar alıyorum. Bugünleri tarihe not ediyorum. Kimin kime hizmet ettiğini uzaktan çok daha net görüyorum. Kitap yazıyorum, bitmek üzere. 1919 Malta Mahkemeleri ile bugünü karşılaştırıyorum kitapta...' diyor. Ellerine bakıyorum; yara ve nasır içinde, 'Bu düzelmiş hali' diyor...
'Televizyonu çok az izliyorum. Ahmet Hakan'ın programını seyrediyorum. Cüneyt Özdemir değişik konular işliyor, ona bakıyorum' diyor. 'Nagehan Alçı'yı ve Nazlı Ilıcak'ı gülmek için izliyorum. Sahi onlara para mı veriyorlar o program için' diye soruyor, basıyor kahkahayı: İçeriye girdiğimden beri 100 tane kitap bitirmişim. Sürekli göz numaram artıyor diyor. Artık iyice bulanık görüyorum etrafı...
Haliyle gündem konuşuluyor. Kürtaj meselesine kızgın. Sezaryenle doğum yapmış, 'Başbakan beni önce terörist ilan etti şimdi de cani' diyor.

Bizi unutmayan gazeteciler tehlikede
SUSMADAN konuşuyoruz. O bana soruyor ben ona. Bir yandan da birbirimizi tanımaya çalışıyoruz.
Ara ara duygulanıp hemen konuyu dağıtıyoruz. Oğlundan bahsederken, kocasından bahsederken gözlerinin içi gülüyor. Arkadaşlarına kırgın, çoğu bu süreçte terk etmiş onu. 'Sık sık mektup yazan gazeteciler vardı, dostlarım vardı, hepsi kesildi. Korkuttular onları' diyor. Ayşenur Arslan'ın gönderdiği öpücüklerden bahsediyoruz. 'Ona nasıl acımasızca saldırıyorlar, çok üzülüyorum' diyor.
Sonra elimi tutuyor: Bizi unutmayanın, bizi yok saymayanın başı belada. Sizlerden istenen bizi terk etmeniz. Bu olayı, bu dosyayı, bu davayı yok saymanız... Çoğunluk üzerinde başarılı da oldular ama bir azınlık kaldı ki, işte o azınlık hep tehlikede...
Bambaşka konulara dalıyoruz, uzaklaşıyoruz o soğuk duvarların kısıtlamasından, uçup gidiyoruz.
Birden dönüp '18 Haziran'daki duruşmadan ümitli değilim. Ben kabullendim, ne pahasına olursa olsun çıkartmayacaklar bizi' diyor. 'Neden öyle diyorsunuz?' diye soruyorum ama hemen susuyorum. Sanki ben umutlu muyum ki...

Devletin verdiği yemeği yemiyorum
'MEDYADA, yemek yemediğiniz, açlık grevinde olduğunuz konuşuldu, doğru mu?' diye soruyorum.
'Yemek yemiyorum. Çünkü devlet eliyle sunulan tüm hizmetleri reddediyorum. Sadece kendi paramla, kantinde satılan ne varsa onu alıp yiyorum. Sağlık hizmetlerini de kabul etmiyorum. Devletin bana sunduğu her şeyi reddediyorum' yanıtını veriyor.
İtiraz etmiyorum...
'Eğer oğlum ve kocam olmasa açlık grevine hiç düşünmeden girerim. Ama onları daha fazla üzmeye hakkım yok' diyor.
Şu ünlü 'kedi' meselesini soruyorum. CHP Milletvekili Melda Onur'un gündeme getirdiği kedi meselesini... 'Talep ettik ama vermediler. Koskoca bakan çıkıp 'Öyle bir talep yok. Spekülasyon' dedi. Ben daha ne söyleyeyim. Vazgeçtim kedi bile istemiyorum onlardan' diyor. 'Koğuştan seslerini duyuyorum, gardiyan arkadaşlara sordum bir köpek yavrulamış, onu okşamak, sevmek istiyorum' diyor ve susuyor. Ben de susuyorum.
'Çıkarken benim için onları sever misin?' diye soruyor; o sırada memurlar uyarıyor: Süre bitti.
Ayağa kalkıyorum. 'Seni kapıya kadar geçirmek istiyorum' diyor, birkaç adım el ele yürüyoruz.
Kapının önünde bir kez daha sarılıyoruz birbirimize. Artık gözünün içine bakamıyorum. Hızla kapıdan geçiyorum, arkama dönüp bakmadan el sallıyorum. Hızla daha önce geçtiğim işlemleri tekrarlıyorum.
Ve o dev kapıya geliyorum. Jandarmanın ayağının dibinde yatmakta olan yavru köpeğe doğru çömeliyorum, uzun uzun okşuyorum ve kontrolümü kaybetmeden oradan kaçmak istiyorum. Kapıyı kendim açmaya yelteniyorum, 'Araç henüz gelmedi' diyorlar;  'Yürüyeceğim' diyorum...
Tellerle örülmüş dev beton duvarların, gözetleme kulelerinin arasında nefes almakta zorluk çekerek yürüyorum ve bağırarak ağlıyorum, etrafın bakışlarına aldırmaksızın...

<p>Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali Yıldız, Başkan Recep Tayyip Erdoğan'a 67'inci doğum günü için

Beyoğlu Belediye Başkanı Yıldız'dan Başkan Erdoğan'a doğum gününde özel klip

Dünyanın en büyük tam panoramik müzesi 1 milyon ziyaretçi ağırladı

Mavi vatan nöbetinde geçen yıl 12 bin 655 hayat kurtarıldı

Bakan Karaismailoğlu, Filyos Limanı'nda incelemelerde bulundu