• $9,2647
  • €10,756
  • 526.452
  • 1409.56
12 Aralık 2010 Pazar

Bülent Ersoy o kadar 'olgun' mu?

Mutlaka gazetelerde rastlamışsınızdır Amanda Lepore'un fotoğraflarına. Ünlü bir transseksüel kendisi. Bizim ülkemize de David LaChapelle yüzünden geldi. Daha doğrusu onun çektiği fotoğraflar yüzünden. Sanatsal bir etkinlik için ülkemize davet edilen dünyaca ünlü fotoğrafçı LaChapelle, Lapore'un da fotoğraflarını çekmiş. Ve sergide hem fotoğraflar hem de ünlü transseksüel, Türk medyasının odağı olmuş.

Birkaç hafta önce LaChapelle'in röportajı yayınlanmıştı. 'Bülent Ersoy'un fotoğraflarını çekmek istiyorum' demişti ünlü fotoğrafçı. Bir Türk arkadaşının internetten Bülent Ersoy'u gösterdiğini ve LaChapell'in yeni tutkusu haline getirdiğini anlatmıştı.
Okurken Bülent Ersoy'un bu teklifi duymazdan geleceğini hatta LaChapell'i hadsiz bulacağına emindim.

Derken dün serginin fotoğrafları gazetelerde yer alınca, transseksüel kimliğinden utanmayan hatta bunu fazlaca ön plana taşıyan Amanda Lepore'la Bülent Ersoy'un aynı ameliyatı geçirmekten başka ne gibi ortak özellikleri olduğunu düşünmeden duramadım ve elde ettiğim sonuç sıfır oldu şüphesiz.

Biri geçirdiği ameliyat ve geçmişiyle olabildiğince barışık, fazlaca iddialı bir şov insanı, diğeri ameliyatı ve geçmişiyle ilgili konuşulmasına bile tahammül edemeyen, dua ederken kameralara yakalanmaya özen gösteren, eski Türkçe konuşan-hatta bazen kendi yarattığı bir dille karşımıza çıkan- alaturka giyimli bir ses sanatçısı.
Biri ses sanatçısı diğeri gösteri...

Biri olgun diğeri değil...
Biri rahat diğeri değil...

Belki yaşadığı ülke koşulları diyeceksiniz ama her ne olursa olsun o ameliyatı olma cesaretini gösterebilen ve sonrasında da edindiği yüksek koltuğu kaybetmemeyi başarabilmiş biri artık olgun olmalı derim ben.

LaChapelle gibi bir üstat her kimi çekmek isterse bu heyecanı yaratır bünyede. Ama hala gizlemeye çalıştığınız, korkak davrandığınız bir cinsel kimliğiniz varsa işte o anda çok isteseniz de o teklife 'evet' diyemezsiniz. Onun yerine evlendi evinin kadını oldu, bak dini de bütün, sesi de güzel dedirterek toplumda kabul görmeye çalışırsınız!


İstanbul'dan sonra Bodrum'a da müjde!

Sadece bize özgü değil 'piyasa yapmak', görünebileceğimiz yerlere gitmek hatta bu tip mekanlara tutkun olmak.

Öyle olsa şüphesiz New York'da ki Cipriani'ler hala iş yapıyor olmazdı. Gerçi şimdilerde çoğunluk Türk müşteriler ama olsun. Biliyorsunuz bu sene açılması beklenen otelin yani eski HSBC Binası'nın üst katına bir Cipriani açılacak. Açılışı bir yılbaşı partisiyle 31 Aralık gecesi gerçekleşecek. Bu yeni 'piyasa' mekanı olması beklenen Cipriani, eminim İstanbulluları mutluluktan havaya uçuracak.

Yazın 'piyasa' merakını hayata geçirenlerinse sadece iki belde tercihi olduğunu düşünürsek Çeşme ve Bodrum'a gidenlerin de bu mekandan ayrı kalmaması gerektiğini hemen anlayabiliriz. Neticede Cipriani'nin Türk hayranı olduğunu her fırsatta dile getiren patronu bu yaz Bodrum'a da 'evet' demiş. İber Otel, Hilton Otel'e dönüşecekmiş ve içinde bir de Cipriani olacakmış. Darısı Çeşme'nin başına!


Başınıza Türk sineması kadar taş düşsün...

Yahu ne meraklıymışız hepimiz şu sinema eleştirmenliği mesleğine. Hem nasıl da bugüne kadar fark edememişiz bu işin ne kadar kolay bir iş olduğunu. Filmi izler hemen yazarım eleştirilerimi çünkü benim gözüm, benim zevkim ve benim algım on numaradır! Şişik egolarımızla Yavuz Turgul'u nasıl da kolay sınıfta bırakırız, şaşar kalırsınız! Aman yanlış anlaşılmasın, fanatik Turgul hayranlarından filan değilim ama kabul edilmeli ki Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini eleştirmekle Turgul'u eleştirmek aynı şey olmamalıdır.
Yavuz Turgul'un katıldığı programlarda gazeteciliği ne kadar doğru veya ne kadar eksik yaptığımız hakkında isim vererek her birimizi eleştirmesi kadar saçma olur bu. Ha fikir beyan edilmemeli mi elbette edilmeli. Eleştirilmeli mi elbette eleştirilmeli. Ama işin teknik, sanatsal, matematiksel yanlarını 'bilenler' eleştirmeli. Biz gazeteciler salt izleyicinin elinde kalem olanlarıyız, bunu unutmayın! Şimdi gelelim film hakkında yazacaklarıma; ben filmi uzun buldum. Son 30 dakika boğulacak gibi oldum. Ama yan koltuğumda oturan halinden memnundu. Cem Yılmaz'ın oyunculuğunu ilk yarım saat yavan geri kalan süre vurucu ve etkileyici buldum. Yan koltuk baştan sona beğendi. Tüm ülke genelinin aksine; Cem Yılmaz'ın şarkı söylediği sahneyi değil sinir krizi geçirdiği sahneyi etkileyici buldum, çünkü Yılmaz'da o şarkıyı söylerken hepimizi etkileyebilme yeteneği olduğunu biliyordum ama sinir hastasını bu kadar iyi canlandırabileceğini bilmiyordum. Şahsen ben Şener Şen'i o role uygun bulmadım ama çoğunluk bayıldı...

Tüm hikayeyi başlatan o kopuk el fazlasıyla yapay hatta komik geldi bana ama kimsenin bir itirazı olmadı.

Yavuz Turgul'un filmin oyuncu kadrosuna kızı ve ortağını katması hoşuma gitti, ayrıca casting 10 numaraydı, bana göre...

Biraz ders verir gibi olacak ama Çağan Irmak'la Yavuz Turgul'u eleştirmek aynı üslup ve aynı sözcüklerle yapılıyorsa itiraz etmek gerekir. Prenses'in Uykusu vasat bir film derken aynı sözcükleri Av Mevsimi'ne monte edemeyiz.

Alakasız bir final yapacağım... Gerçek bir Harry Potter hayranıyım. Hiçbir kitabı kaçırmadım, hiçbir filmi es geçmedim. Son bölümün ilk yarısı bana 'adamlar bu işi biliyor' klişesini tekrarlattı. Ayrıca seri haline gelmiş bir film (elbette Star Wars'tan sonra) suyu çıkartılmadan tamamlandı bana göre.


<p>İstanbul Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Eray Güçlüer, terör örgütü DHKP-C operasyonuna i

Kılıçdaroğlu'nun iddiası yeniden gündemde

Fenerbahçe, Trabzon'a ayak bastı

Günün en çok paylaşılan fotoğrafları (16 Ekim 2021)

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Angela Merkel ortak basın toplantısı düzenledi