• $ 7,8228
  • € 9,4308
  • 459.326
  • 1328.83
Reklamı Kapat

Efsanesiz bir istikbale hazır olun

Dün haber bültenlerine Sarıkamış'ta yaşayan üç yavrunun hikayesi düştü.

Çocuklar az ileride bulunan koruluktan kopardıkları çam fidanlarını gizlice girdikleri emniyet müdürlüğünün arka bahçesine dikmektelerdi.

Bir polis memuru çocukların ne yaptığını görmüş; gizlice kaçılması yasak, ancak çocuklar için gizlice girilmesi serbest olan emniyet müdürlüğünün bahçesini revnakdar ettiklerini kameraya kaydetmişti.

Elbette cep telefonu kamerasına… Şu hepimizi muhabirleştiren gavur icadı…

Haberin devamında, Sarıkamış Emniyet Müdürü beyefendinin çocukları kabulü ve kendilerini oldukça güzel ve tahsinkar sözlerle taltif edişini izledik.

Hoşumuza gitti doğrusu. Gitmeyip de ne olacaktı?

Gelgelelim son günlerde sayısı giderek artan bu tarz hadiseler beni bir taraftan farklı bir endişeye sevk ediyor. Yazmadan edemedim.

Her geçen gün memleketin dört bir yanında yere düşen bayrağı alıp öpen çocukların haberleri ve buna benzer içimizi ısıtan ve şen eden nice haber, ajanslara düştükçe bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz:

Bir zamanlar ancak civarda bulunan üç beş kişinin şahit olduğu bu tarz güzellikler, artık her biri birer gönüllü muhabir olan ebna-i vatan tarafından süratle kaydedilip ajanslara servis edilmeye devam edecekse; bizden sonraki kuşaklar birbirine neyi rivayet edecek ve bir yerlerden mervi bir takım şeylere inanmayı nereden öğrenecek?

Bence mühim sorudur. Zira bir adım ötede en temel kodlarımızdan birini zedeleyecek bir dönüşüm ile karşı karşıya kalacağımız muhakkaktır.

Beş duyumuz arasında en kerata olan ve bizi aldatmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyen görme duyumuzu, bundan sonra sahip olacağımız bütün malumatın kaynağı haline getirecek ve gözümüzle görmediğimiz şeyi var kabul etmeyeceğiz.

Göze itimad edilmemesi gerektiğine inanmayanınız varsa bir bardak suya bir kalem soksun ve kalemin nasıl kırıldığına baksın.

Cümle esrar faş oldu ve yerin kulağı her şeyi duyar hale geldi. Komşumuzun, dostumuzun, düşmanımızın, ahbabımızın, yaranımızın… Ezcümle telefonunda şarjı olan hiç kimsenin muhabirlik becerişinin haricine taşıyamaz hale geldik anlık keratalıklarımızı.

Dolayısıyla hiçbir şeyin rivayet edilemez hale geldiği bir hayat içinde bizler, eskiden kalma bir rivayet alışkanlığıyla “iki gözüm önüme aksın” diye anlatılan şeyleri hakikat kabul etmeye devam edeceğiz.

Velakin bizden sonrakiler hiçbir zaman, görmeden inanmak zorunda oldukları şeylerle karşılaşmayacaklar.

Olur da karşılaşırlarsa yegane sadık haber muhbiri olan gözlerine inanmayı tercih edecekleri için böyle bir delil arayacak, bulamadıklarında ise gelen rivayeti, hakikat olmayan bir şey olarak kabul edecekler.

Rica ederim dikkat buyurun, az bir riskten bahsetmiyorum

Aksine çok bir riskten bahsediyorum

“O söylediyse doğrudur” dediği için namı Sıddık, makamı ise Sıddıkiyet olan Hz. Ebubekir'den mervi bir dini yaşayan Mete Han soyu için bu az bir kayıp değildir.

Temel kabulleri şaşacak, muhayyilesi zımparalanacak, inancı temelinden sarsılacak ve yukarıda zikrettiğim gibi mevcutlar içinde esasen en düzenbaz olan her kimse onu rehber bilecek bir istikbali yetiştiriyoruz, esna-i hayatını anbean kameraya aldıkça.

Üstüne üstlük bir de yavruya masal anlatmadığımızı ve çizgi film izlettiğimizi düşünürsek kendilerine yaptığımız kötülük perçinlenecek…

Okuduğumuzu varsaysak bile çocuk kitaplarının hepsi artık son derece rasyonel. Hiçbirinde gulyabaniler, peri padişahının kızı, kaf dağının ardında yaşayan ecinni taifesi yer almıyor…

Öyle saçma şey mi olur diyen 3-4 yaşındaki veletleri görünce zaten yeterince kahroluyorum; zihinlerindeki mümkinat aleminin sınırları gözüyle algılayabildiği gerçeklik derekesine kadar inmiş, onunla sınırlanmış.

Efsanelerden arındırılmış bir istikbal gelecek ve biz bu istikbale bir şekilde yetişebilirsek bir gün, alay malzemesi olmamız bir yana sürekli bir tetikte olma haliyle yaşamak durumunda kalacağız.

Zira biz her iddiamızı, her sözümüzü beyhude yere sürekli ispat etmek durumunda kalmaktan nefret ederiz.

Ben dedim diye ikna olacak dost gerek bana… Varsın anlattığım, Zümrüd-ü Anka kanadından düşen tüy ile yazılmış bir mektup olsun…