• $9,3428
  • €10,8704
  • 530.508
  • 1417.7
27 Haziran 2021 Pazar

Gemi de kaptan da sağlam... Ya rota!

Yediden yetmişe herkesin ayağında, dilinde, gönlünde yer etmiş bir yanı olan futbol, ülkemizde en çok sevilen ve toplumun asla vazgeçemediği bir spor dalıdır. Esasında ülkemizde spor denilince akla futbol gelmektedir de denilebilir. Peki bu kadar sevilen ve milyonların kendisiyle adeta yatıp kalktığı futbolda neden Kapıkule'den öteye geçemiyoruz? En son Avrupa şampiyonasında neden bu kadar başarısız olduk? Bu vahim tablo üzerinde akıl yürütmek ve esas olarak sistemi sorgulamak gerekir diye düşünüyorum.

Konu kişisel başarısızlık olayı değildir. Sistem kurgusunun yanlış olduğu kanaatindeyim. Ülkemizdeki mevcut futbolun paradigması sorgulanmalıdır. Tıpkı tababette olduğu gibi. Bu yapılmadığı taktirde hastalığa doğru teşhis konamaz, teşhisi konulamayan hastalık ise tedavi edilemez.

Başta Şenol Güneş Hocamız olmak üzere; teknik heyetin, takım kaptanımız Burak Yılmaz ve futbolcularımızın; kabiliyet, karakter ve kariyerlerinden şüphem yok. İyi niyet ve arzularından ise asla...! Ancak neden olmuyor? Neden başaramıyoruz?

Sebepler üzerinde şöylece bir düşünelim:

Girişte de yazdığım üzere spor denilince futbol, futbol denilince de profesyonel futbol geliyor akıllara. Ağırlıklı düşünce burada kümelenmektedir. Milyonlarca amatör futbolcu ise akla hemen hemen hiç gelmemekte.

Profesyonel futbol denilince Süper Lig'in düşünülmesi, diğer liglerin adeta yok hükmünde kabul edilmesi elbette ki garabet bir tablodur.

Süper Lig denilince, İstanbul'un üç eski kulübünün zihinlerde belirmesi ve sanki diğer kulüplerin de bu üçlüyü mutlu etmek için gayret eden figüranlar gibi konumlandırılmış olduğu hissi gayet rahatsız edicidir sevgili okurlarım. Bu kanaate nereden vardım? Cevabı gayet basit: Futbolumuzu yöneten Türkiye Futbol Federasyonu'dur. Federasyon Başkanları, Başkanvekilleri mutlaka bu bahsedilen takımlardan birinin ya başkanı ya başka yetkilisi, üyesi veya sempatizanıdır.

Federasyon üyelerinden göstermelik bir iki kişi hariç diğerleri de aynıdır.

Maçları yöneten hakemleri atayan Merkez Hakem Komitesi: Aynı. Başkan ve üyelerin kahir ekseriyeti yine bu üç takımla ilintilidir.

Hakemlerimizin maçları tarafsız gözle yönettiklerine inancım tam olmakla birlikte hangi hakemin hangi takımın taraftarı olduğunu da bilmekteyiz.

Gözlemciler: Onlar da yine bu kulüplerimizin tekelinde.

VAR ve benzeri uygulamaların başında olanlarda da yine aynı durum söz konusu. Onun için bazılarına VAR, var olmakta; bazlılarına ise VAR, yok olmakta!

Futbolun adeta mahkemesi olan Profesyonel Disiplin Kurulu (PFDK) Başkanı da mutlaka onların adayı olmalı gibi bir algı... Üyelerden parmakla işaret edilebilecek bir iki kişi hariç hepsi aynı takımların üyesi veya taraftarı durumundadır.

PFDK'nın verdiği cezalarda üst mahkeme rolü oynayan Tahkim Kurulu da farklı değil! Meraklanmayınız sevgili okurlarım, onların da tamamına yakını yine bu üç müstesna takımın hegemonyasındadır.

Daha vahimi, üzerinde herkesin düşünmesi gerekeni ise pek çok kulüp başkanı ve yöneticilerinin bile bu bahsi geçen takımların kongre üyesi, üyesi veya taraftarı olmasıdır. Bu, etik olarak asla ve asla kabul edilemez bir durum olmakla beraber, bu yaman çelişkiyi açıkça dillendirene veya ses çıkarana da pek rastlayamazsınız. Çünkü herkes kendi durumundan memnundur.

Ya medyaya ne demeli?

Bu malum takımların taraftarı olmayan veya onları memnun etmeyen yorumlar pek az gazetede yer bulabilmektedir. Televizyonlarda ise onların istemediği bir yorumcuyu belki bir kere izleyebilirsiniz, ancak o "son kere" olur, bir daha görünmez olur.

Spikerlerin nefesleri bitene kadar bağırdığı "gooooool" sesi de bu takımların hakkı olsa gerek. Diğer takımların attığı gol için "maalesef gol oldu" diyenleri de gördük.

Yani spor medyasında kalıcı olabilmenin yolu ya "Kalemşör" veya "Kelâmşör" olmaktan geçmekte.

Sermayenin kimin yanında ve hatta kimin elinin altında olduğunu söylemeye lüzum dahi yok sanırım.

Futbolumuz bu kısır döngü ve kıskaç altında ne kadar daha kalacak? Ne zaman bu karanlık ve vahim tablonun farkına varacağız? Dünyada böyle bir başka örnek var mıdır? İşte sorulması gereken sorular bunlardır.

Hak edenin hak ettiğini almasına hiç kimsenin diyeceği bir şey yoktur. Olamaz da!

Hak haklının elinde olursa, amenna! Lakin, hak güçlünün elinde olur, gücü yetenin insafına terk edilecek olursa, işte o zaman durum bizdeki gibi olur.

Bilinmelidir ki, Futbolumuzdaki mevcut paradigmayı değiştirip, bu çarpık yapıyı düzeltmediğimiz taktirde kurumsal bir başarı elde etmemiz mümkün olmayacaktır. Bunu yapamazsak, birilerinin hırslarının tatmin edildiği düzen böylece devam eder gider.

Biz de başarısız sonuçların sebebini kişilerde arar dururuz.

Bu sistemi toplum olarak değişime zorlamalıyız, değişim ve gelişim için arzumuzu ortaya koymalıyız. Aksi halde nice turnuvalara daha erkenden veda ederiz.

Şimdi "böyle bir yapının eşi benzeri yeryüzünde başka bir ülkede var mıdır?" diye tekraren düşünelim. Sonrasında, Milli Takımın başarısız sonuçları üzerine adeta sevinç çığlıkları atarak belli kişiler üzerinde linç kampanyaları başlatan kalemşörler ve kelamşörlerin "karın ağrılarının nedenini" daha kolay anlayacağız.

Unutulmasın ki, fırtınalı denizlerde gemiyi kurtaracak olan kaptandır. Görünen odur ki, gemide de, kaptanda da sorun yok. Kurtulunması gereken asıl sorun zorla oluşturulan rotanın, yani çarpık sistemin bizatihi kendisidir!...

Sağlıcakla kalınız.

<p><span style='font-size: 1.6rem;'>İnsanlar her yıl 4,5 trilyon sigara  izmaritini doğaya atıyor. B

Trilyonlarca sigara izmariti nereye gidiyor?

Cerrahpaşa'da yeni yoğun bakım servisleri açıldı

Kargaların şaşırtıcı zekası ve alet kullanabilme becerisi

Dev şirketlerinin logolarındaki gizli anlamlar