• $12,4902
  • €14,1202
  • 713.051
  • 1776.41
28 Mayıs 2014 Çarşamba

Avrupa Parlamentosu seçimleri

Türkiye’de Başbakan’ın Köln ziyaretinin gölgesinde çokça öne çıkmayan Avrupa Parlamento seçimleri sonuçlandı. Sonuçlar medya tarafından “şok” ve “şaşkınlık” başlıkları ile verilirken, gerçekte durum ne şok ne de şaşkınlık olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.
Avrupa’da gittikçe artan aşırı sağ eğilimler çoktandır Avrupa üzerinde dolaşan bir hayalet olarak zihinleri meşgul ediyor. Batı’nın “ekonomik refah” ve “steril ve homojen orta sınıf” denklemi, özellikle soğuk savaşın ardından bozulmaya başladı. Avrupa’ya yoğun ekonomik motifli göçlerin meydana getirdiği işgücü arzının ve kültürel heterojenliğin yol açtığı meydan okumaların “Avrupalı kimliği”nde bir sarsıntıya yol açtığı görülüyor. Küreselleşmenin sermaye ve yatırımları Avrupa dışı alanlara kaydırmasının yol açtığı, taşeronlaşma, işsizlik ve gelir uçurumu sorunları da gelecek kaygısıyla birlikte bir özgüven sorununu beraberinde getiriyor. Avrupa’nın gittikçe genişlemesi de kontrol kaybı duygusunu güçlendiriyor.
“Kimlikte yaşanan sarsıntılar”, “kontrol kaybı”, “gelecek kaygısı” ve “özgüven sorunu” gibi başlıklar ile “sağ veya aşırı sağın yükselişi” başlıkları birbirine çok yabancı başlıklar değil. Dolayısıyla Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağın elde ettiği başarı sürpriz değil.
Ancak bu parametreler sadece sağ veya aşırı sağ ile sınırlı bir etkiye sahip değil. Genişleme ve özellikle Türkiye söz konusu olduğunda son birkaç yıldır aşırı sağ ile sol, yeşil ve liberal kesitler arasındaki keskin çizgilerin gittikçe kaybolduğu görülüyor. Sağcı Juncker ile solcu Schulz Türkiye konusunda kol kola bir portre sunabiliyor.
Diğer taraftan aynı gelişmenin çok paradoksal bir şekilde Türkiye’de yaşandığını söylemek gerekir.
Dün 54. yıldönümünü yaşadığımız 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle ülkenin kaderine anayasal olarak hakim olan sınıf, son on yılda yaşanan demokratikleşme hamlesiyle iktidarını yitiriyor. Kurumlar üzerindeki kontrollerini kaybediyor. Asker darbe yapmıyor. Yargı parti kapatma davası açmıyor. Yargı üzerinden girişilen darbe girişimleri ise başarıya ulaşmıyor.
Ayrıcalıklarını kaybediyor ve sıradan vatandaşlarla eşitleniyor, ancak bunu içlerine sindiremiyorlar. Şimdiki iktidar kaybının onlarda aynı zamanda bir kontrol kaybı, gelecek kaygısı ve özgüven sorunu yaratıyor. Sonuç olarak irrasyonel ve negatif bir siyaset sarmalına girerek tarih dışı kalıyor.
Paradoksun belirginleştiği nokta da burası. Aynı sorunlar Batı’da aşırı sağın yükselişine yol açarken, Türkiye’de kendini “sol” veya “sosyal demokrat” olarak tanımlayan, liberalliği de yaşam tarzı liberalliğiyle sınırlı, topluma yabancı azınlığın radikalleşmesine yol açıyor.
Burada İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ gerçek anlamıyla sol, sol ise gerçek anlamıyla sağdır”saptaması yeniden güncellik kazanıyor. Aşırı sağı üreten parametreler daima aşırı sağ üretir ve Türkiye’de de mevcut durumda radikalleşen sınıf, duruma göre sol, liberal veya çevreci bir jargon kullansa da özünde “sağ”dır.
İşin ilgin tarafı ise Batı’da hem sağ, hem de sol, Türkiye söz konusu olduğunda aynı şekilde sağcılaşıyor ve Türkiye’yi radikalleşen bu sınıf üzerinden okumaya ve değerlendirmeye çalışıyor. Belki de böylesi işine geliyor.
Bu yüzden son dört yıldır Türkiye’nin demokratikleşmesinde olumlu ivme anlamına gelebilecek müzakere başlıklarının açılmasını bloke ediyor.
Avrupa Parlamentosu seçimlerinden Avrupa liberalleri ve demokratları ders çıkaracaksa, ilk ders herhalde Türkiye ile ilgili olmalı; müzakereleri bloke etmekten ve Türkiye’yi antidemokratik ve antiliberal bir kesit üzerinden değerlendirmeyi yeniden gözden geçirmelidir.

<p class='MsoNormal'>Aykut  Enişte 2 filmiyle beyaz perdeye dönmeye hazırlanan Melis Babadağ, iki  s

Gişeci'de Aykut Enişte 2 sohbetleri... Bölüm 2: Melis Babadağ

Galatasaray'a Malatya'da coşku seli

Hibe desteğiyle mantar tesisi kurdu! Şimdi siparişlere yetişemiyor

400 bin uçuş saatini başarıyla tamamladı! Türkiye'nin ilk milli ve özgün SİHA'sı