• $8,2975
  • €10,0862
  • 489.74
  • 1444.87
29 Ekim 2010 Cuma

Zorunlu din dersimi istiyorum

Gencecik insanların okul hayatı üniformadan başlayarak baştan sona baskı ve diktayla geçiyordu: Pazartesi sabahı ve cuma öğleden sonraları yapılan 'bayrak törenleri'nde söylenen İstiklal Marşı, her sınıfta Atatürk posteri ve 'Gençliğe Hitabe', okullarda öğretilen ve hiçbir tartışmaya mahal vermeyen resmi tarih ve de tabii ki din dersleri.
Bu dayatmacılığın nasıl kırılacağını düşündüm durdum. Biliyordum ki isyan çıkarsaydık, ortalığı birbirine katsaydık, kolektif bir hareket oluşsaydı Türkiye'de eğitim sistemi bir şekilde değişirdi. Tabandan gelen baskıya iktidarlar boyun eğerdi ve eğitim hayatımızı onlar değil, öğrenciler belirlerdi.
Ama tam da bu eğitim sistemi ses çıkarmamamız için tasarlanmıştı zaten. Dolayısıyla içimde liseye, lisedeki hocalara karşı derin bir öfkeyle mezun oldum.
Sadece bir sene din dersi gördüm. Sempatik, pek öğretmekle alakası olmayan, daha çok kart basan memur havasında bir din kültürü ve ahlak bilgisi hocamız vardı. 'Çağrı filmini izlediniz mi hocam' deyince dersi kaynatabiliyorduk mesela. Kopya çekmemize bir şey demiyordu. Bir dönem böyle geçti.
Sonra yerine yılbaşı kutlamalarını 'gavur icadı' bulan, tipik bağnaz, badem bıyıklı, gerici bir öğretmen atandı. Açık yeşil renkli takımını hiç unutamayacağım.
Bir ders, iki ders derken bu adama daha fazla katlanamayacağımı düşündüm. Hiçbir tartışmaya girmiyor, sadece dikte ediyor, din falan öğretmiyor, İslami baskı kuruyordu üzerimizde. İnsanı dinden soğutacak kadar baskıcıydı.
'Azınlık' öğrencilerinin din dersinden muaf tutulmasına dair bir yönetmelik var. Yahudi, Hıristiyan arkadaşlarımız din derslerine girmiyordu. Yapılması gereken tek şey okula bir dilekçe yazmaktı.
Annemden böyle bir dilekçe yazmasını istedim. Reddetti. Dinle ilgisi olmayan, dini inancı sadece nüfus kağıdında yazılı bir aileydik. Ama okula yalan beyan yazamazdı, 'Oğlumuz Hıristiyan olduğu için din derslerine alınmamasını rica ederiz' gibi.
Sonunda uzlaştık.
Dümdüz bir metin yazdı, okula bunu sunduk: 'Oğlum Oray Eğin'in din derslerinden muaf tutulmasını rica ederim.'
O yıllarda da inancım yoktu, şimdi de yok. O yıllarda benim için inançsızlık 'cool'du. Sonraki yıllarda ise 'okuyarak ve öğrenerek' inanmamaya başladım. Sonraki yıllarda din üzerine o kadar çok çalıştım, o kadar çok düşündüm ki inanmamaktan başka bir seçeneğim olmadığını anladım.
Ama bu şahsi çabamdı, şahsi merakımdı. 'Yüzde 98'i' Müslüman olan bir ülkede asında hiçbirimize Müslümanlık falan öğretilmiyordu, bir şey dayatılıyordu ve onun ne olduğunu araştırmak istedim.
Türkiye'de İslam sınıfsaldır; sınıf yükseldikçe dini inanç azalıyor. Ya da sonradan parayı bulan şokun etkisini atlatmak için dine sığınıyor. Bunu pek çok popüler örnekten de görmek mümkün: Fakirlikten gelen futbolcular birden tarikatçı oluyor... Parayı bulan İslamcılar yavaş yavaş dünya nimetlerini tatmaya başlıyorlar; içki içiyorlar vs...
Kentli, üst sınıf, çevrelerde, yerleşik elitlerde ise dine dair herhangi bir bilgi yok. İnançtan bahsetmiyorum, Türkiye ne kendi dinini ne başka dinleri bilmiyor.
Nereye kadar reddedilebilir, nereye kadar yokmuş gibi davranılabilir odadaki bu fil?
Ben okullarda-liselerde sadece-belki bir sene zorunlu din dersi verilmesinden yanayım.
Ama bunu 'Din kültürü ve ahlak bilgisi' dersinden çıkarmak şartıyla...
'Dinler tarihi' öğretilmeli... Herhangi bir inanç baskısı olmadan, dayatmacılıktan uzak, 'Namaz öğreniyorum'dan uzak sadece dinlerin doğuşu, etkisi anlatılmalı... Eski Ahit de okutulmalı, Kur'an da... Fatiha da öğretilmeli kaddish de... Ama dua ezberletilerek sınavdan geçilen bugünkü çarpık sistem olmamalı...
Dahası, bu din derslerinin de Diyanet'in yetiştirdiği 'hocalar' ve 'hacılar' takımından sıyrılması gerekiyor bana kalırsa... Tarihçi öğretmenler anlatmalı dinimizi... Ayrıca, dini öğrenmek, dini pratiği yaşamak isteyenler olursa da bunun yeri liseler, ilkokullar değil belki devletin denetiminde açılan kurslar olabilir...
Din, Türkiye'nin bir olgusu. Bu bir ülke meselesi olabilir ama inanç meselesi de bir o kadar kişiseldir.
Ne dini reddedebiliriz, ne de teslim olmaya zorlanabiliriz.

Gerçekten okuduğunu anlamıyor
Geçenlerde birkaç arkadaş dünyada yazının nereye gideceğini konuşuyorduk, benim bir cümleme itiraz etti: 'Çok uzun, kısalt. Artık twitter çağında yaşıyoruz kimsenin böyle uzun cümlelere tahammülü yok. Orhan Pamuk türü cümle kurmalar ölüyor.' 140 karakterle haberleşmeye alışan bir kültür doğal olarak birbirine virgülle bağlanan cümleleri yadırgıyor. Ben de -pek başarılı olamasam da henüz- son zamanlarda yedi-sekiz kelimeden oluşan cümleler kurmaya çalışıyorum.
Bu konuda daha çok çalışmam ve kısa cümlelerde ısrarcı olmam gerektiğini dün bir kez daha anladım.
Baksanıza, en 'entelektüel' haberci Sefa Kaplan bile birbirine bağlanan cümlelerden ne kastettiğimi anlamıyor.
Hürriyet'te benden yapılan alıntının doğru olmadığı şikayetim üzerine okur temsilcisi Faruk Bildirici'den bir e-mail aldım. Bildirici, Sefa Kaplan'ın benden yaptığı Beyaz Türklük alıntısının iki sene önce yazdığım bir yazıda yer aldığına dikkat çekiyordu.
Elbette iki sene önce yazdığım yazıyı unutacak kadar bunamadım.
Ancak söz konusu yazımda bir Beyaz Türk tanımı yapmıyor, daha çok Beyaz Türk köşe yazarlarından bahsediyordum. Aradaki ince ayrımı görmemiş olabilir mi Sefa Kaplan? 'Beyaz Türk köşe yazarlarına mahalle baskısı' başlıklı yazımda bir köşe yazarları topluluğunun özelliğini sayıyordum, Beyaz Türkler'in değil. Bodrum'a tatile giden, iktidar sofralarında yer almayı seven, vs. diyerek.
Beyaz Türk tanımı yapmakla, Beyaz Türkler gibi yaşayan köşe yazarlarını anlatmak arasında bir fark var.
Zaten yazının tamamı da Hasan Cemal, Nazlı Ilıcak, Mehmet Barlas gibi siyasal İslam'a destek verince kendi çevrelerinde dışlanan gazeteciler hakkında.
Ne acıklı; 'entelektüel' haberleri yapma iddiasında olan bir gazeteciye buradan virgülle anlatım, cümle bölmek, bağlaç, tamlama gibi konulardan bahsetmek zorunda kalıyorum şimdi.
Her şey bir yana, daha iki-üç gün önce bildiğimiz Beyaz Türk tanımının artık geçerli olmayacağını, bu tanımın evrim geçirdiğinden bahsetmişim. Benden alıntı yapan gazeteci Sefa Kaplan'ın iki gün önceki değil de, iki yıl önceki yazıdan bahsetmesi mesleki
açıdan ne kadar yerinde?
Ya okumuyor... Ya da okuduğunu anlamıyor...
Gerçi, ben onun okumadığını da biliyorum. Çünkü hakkında haber yaptığı, olumsuz yazılar yazdığı 'Efendi'yi okumadığını (sadece göz attığını) kitabın yazarı Soner Yalçın onu aradığında itiraf edivermiş!
Böyle oluyor günümüzün zaptiyesi demek ki.
Kusura bakmayın, okuduğu yazıyı anlamayan Sefa Kaplan'a bir özür borcum yok.

<p>İşgalci İsrail'in işgal altındaki Doğu Kudüs'te Filistinlilere yönelik müdahalesi devam ederken,

Kudüs'te tepki çeken görüntü! Mescid-i Aksa'dan alevler yükselirken Yahudiler Kudüs Günü'nü kutladı

Demir yoluyla taşınan bor, seramik ve mermer miktarı arttı

Bakan Karaismailoğlu, Trabzon'da inceleme ve ziyaretlerde bulundu

Osmaniye'de tarlada bulunan yaban kedisi yavruları bakıma alındı