• $7,3634
  • €8,9029
  • 410.397
  • 1528.82
05 Nisan 2011 Salı

Washington'dan yeşil ışık

Geçenlerde bir film izledim. Adı 'The Special Relationship.' Tony Blair'le Bill Clinton'ın dostluklarını, ne kadar yakın olduklarını anlatıyor. Filmin ilk sahnesinde daha başbakan bile seçilmeden Washington'a davet edilen Tony Blair'i görüyoruz. Neden Amerika'ya çağırıldığından kendisi de çok emin değil. Tek başına havalimanından çıkıyor, valizini de kendisi taşıyor, karşılamak için yollanan aracı da kendisi buluyor.
Bu kadar sıradan şartlarda varıyor Washington'a. Tabii biraz morali de bozuluyor, ama ona danışmanları 'Çağrılman bile çok önemli, belki Clinton'la yüz yüze bile görüşebilirsin' diyor.
Görüşüyor da. Neden görüştüğünü de soruyor bütün şaşkınlığıyla. Clinton ona 'Başbakan seçileceğine inanıyoruz, bu yüzden önce tanışmak istedim' diyor.
Dün, Fatih Çekirge'nin köşesinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran'ın geçtiğimiz günlerde yaptıkları Washington seyahatinin bilançosunu çıkardığını okudum ve bu filmi düşündüm.
Hayır, hayır, ABD'deki sihirli bir elin CHP'nin iktidara gelmesi için düğmeye bastığını söylemiyorum tabii ki. Ne yazık ki hayat bu kadar kolay değil. ABD zannedildiği gibi böyle işleri organize edebilme gücüne de sahip değil.
Ama CHP'nin Washington'a davet edilmesi, temaslarda bulunması bile önemli.
Oran'ın başlığa da çıkan bir cümlesine takıldım: 'ABD'yi çok ihmal etmişiz' diyor. Bunu biraz da AKP'lilerin sürekli ABD'ye gidip CHP'yi kötülemesine bağlıyor. Bu biraz kolaycı bir yaklaşım.
Çünkü bu ilişkinin kopması noktasında tek etken Deniz Baykal'ın yürüttüğü politika.
Baykal eğitiminin bir bölümünü Amerika'da tamamlamasına, dışişleri bakanlığı yapmasına, her zaman ABD'yle ilişkileri çok iyi olmasına rağmen 90'ların sonundan beri bu ülkeye gitmedi. Şeytanın bacağını geçen sene kırdı ve onda da New York'a gayrı resmi bir ziyaret için geldi: Torununun okul kaydını yaptırmak için. 
Onun öncesindeki boşluğun sebebi Baykal'ın yıllarca inatla ABD'nin Türkiye planlarına itiraz etmesi. Büyük Ortadoğu Projesi'nden tutun da 'Ilımlı İslam' modeline, Ermeni Soykırımı tasarısından Türkiye'ye verilmek istenen misyonlar hep Baykal'ın direnciyle karşılaştı.
1 Mart tezkeresinin Meclis'ten geçmemesinde de başaktör Deniz Baykal'dı.
Aynı dönemde Türkiye'de ulusalcılığın şahlanışa geçtiği, anti-Amerikancı bir hava oluştuğu, 'Metal Fırtına' kitabının satış rekorları kırdığı unutulmasın. Bugün sızdırılan kriptolardan da anlıyoruz, o zamanlar gazetecilik yapanlar da biliyor Türkiye'deki ABD temsilcileri (büyükelçiler, konsoloslar) sık sık medya kuruluşlarını ziyaret eder, Ankara'da temaslarda bulunur ve bu dalganın önüne geçmeye çalışırlardı.
'Bu işlerin altında Amerika var' algısı doruk noktasına ulaşmıştı. Irak'ta savaşın haksızlığı, Bush yönetiminin politikaları da bunda etkili olmuştu.
Hiç tartışılmaz ki Deniz Baykal o günlerde Türkiye adına doğru olanı yaptı. Türkiye'yi ABD'nin bir uydusu, kukla devleti, Blair'in İngiltere'si olmaktan kurtardı. ABD'yle ilişkileri korumak adına denge yapmaya çalışmadı, hatta köprüleri yakmayı da göze aldı.
Ama bunun bedelini de ödedi.
Şimdi yepyeni bir CHP var. Yepyeni bir Amerikan yönetimiyle, yeni bir doktirinle muhatap. Ortadoğu kaynıyor, Türkiye'deki gelişmeler Batı'yı kaygılandırıyor.
Bu yüzden de CHP artık Washington'da kendisine muhatap bulabiliyor; ağırlanıyor, merak ediliyor, ilgi gösteriliyor. Bundan beş-altı sene önce bu mümkün olabilir miydi?
Bir davet gelmese, bir yeşil ışık yanmasa CHP böylesi kuvvetli bir beyin takımı kadrosuyla Washington'a gidebilir miydi?
Amerika, CHP'ye iktidar yolunu açmadı belki. Ama değişen dünyada ilişkileri yeniden rayına oturtmak için bir adım attı. Artık Washington ana muhalefeti de muhatap alacak. Ama bu CHP'deki değişim kadar, ABD Dışişleri'ndeki değişimin de sonucu.

Ne şifre ne sınav
Bazı gazetelerin hiç uğraşmasına gerek yok. Bu aşamadan sonra şifre yoksa bile bu sınavda bir şeylerin çarpık gittiğine dair yaygın bir kanaat oluştu artık. Bunu değiştiremezler.
Sadece kız öğrencilerin sınava gireceği okulu 'tesadüfen' seçen bilgisayar kim bilir başka neler yapmıştır.
Kaldı ki, eğer gerçekten şifre yoksa bile, bütün bunlar paranoyanın eseriyse dahi ortada Türkiye'nin önemli bir kurumuna yönelik ciddi bir güvensizlik var demektir. Bu güvensizlik öyle kolay kolay da aşılamayacak. Önümüzdeki yıllarda da kim bilir başka neleri tartışacağız.
Sorun ÖSYM yönetiminde de değil. Bu yönetim gitse, başkası gelse yine benzer tartışmalar yaşanacak. Bugün birileri sınav iptal edilsin diyor. İptal edilse ne olur? O güne kadar aylarca çalışan, hayatlarından taviz veren gençler de cezalandırılmış olmayacak mı? Bunların hiçbiri çözüm değil.
Çünkü sistem çarpık. Öğrencilerin kaderinin tek bir sınava indirgenmesi, koca bir yılın emeğinin bir tek sınavla, o da devlet eliyle yapılması büyük bir adaletsizlik bir kere.
Üniversiteler, merkezi sistemle öğrenci aldığı sürece tartışmalar sürecektir. O yüzden bir an önce merkezi sistemin kaldırılması gerekiyor. Üniversitelerin öğrenci seçmelerinin önünün açılması şart. İnisiyatifi merkezden alıp üniversitenin kendisine verirseniz, öğrenciler okumak istedikleri üniversitelere başvurup onların sınavlarıyla, onların yapacağı mülakatla okula alınırsa şaibeli sınav bir ölçüde ortadan kalkabilir.
Ayrıca bu öğrencinin kaderini tek bir sınava bağlamaktan çok daha adaletli bir sistem. Kaldı ki çoğu zaman merkezi sistem yüzünden öğrenciler istemedikleri okullarda, istemedikleri bölümlerde okumaya mahkum oluyorlar. Bu hem okula, hem öğrenciye, hem de öğretim görevlisine haksızlık.

<p>Başkan Recep Tayyip Erdoğan, İnsan Hakları Eylem Planı'nı açıkladı. İnsan Hakları Eylem Planı'nın

Başkan Erdoğan İnsan Hakları Eylem Planı'nı açıkladı

Düzce'de altyapı çalışması sırasında şans eseri bulundu!

Her yerde uyuyabilen vurdum duymaz insanlar

Endonezya'nın Sinabung Yanardağı'nda hareketlilik